Geçen akşam arabayla eve doğru sürerken, tam karşımda, gökyüzünün en görkemli köşesinde asılı duran ayı gördüm. Öyle parlak, öyle büyüleyiciydi ki gayriihtiyari dikkatimi oraya kilitledim. Fakat gökyüzünde amansız bir rüzgar vardı. Kapkara bulutlar bir anda hücum etti ve o güzelim ayı tamamen kapattı. "Yazık oldu" demeye kalmadan, rüzgar aynı hızla o bulutları dağıttı ve ay, tüm ihtişamıyla, güzelliğinden zerre bir şey kaybetmemiş olarak yeniden belirdi. Aslında ay hep oradaydı; sadece bulutlar geçici bir gölgeydi.
Siyasetin de kendine has doğa olayları vardır. Bazen rüzgarlar öyle sert eser ki, kimin o rüzgarı arkasına alacağını, kimin bulutların arkasında kalacağını ancak o anın dinamizmi belirler.
İşte 30 Mayıs günü Ankara, tam da böyle bir meteorolojik ve siyasi kırılmaya sahne oldu.
Bir tarafta Özgür Özel ve ekibi, Ankara meydanlarında kelimenin tam anlamıyla "millet iradesinin rüzgarını" arkasına almış şekilde yürürken; aynı zaman diliminde, partinin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu genel merkez koridorlarında bir açıklama yapıyordu. Ancak iki kürsü arasında sadece mekânsal değil, zihniyet olarak da uçurumlar vardı.
Özgür Özel, siyaset fısıltılarını, parti içi klik çatışmalarını ve yapay gündemleri bir kenara iterek meydandan çok kritik, adeta o sis perdesini dağıtan bir söz fırlattı:
"Bu benim Kılıçdaroğlu ile kavgam değil. Bu parti içi bir kavga da değil. Bu, Cumhurbaşkanı ile millet arasındaki kavgadır, mücadeledir."
Ve hemen ardından, bugünün asıl manifestosu niteliğindeki o can alıcı cümleyi ekledi:
"Tarihin doğru yerinde durmak."
Tarihin doğru yerinde durmak; ne genel merkez koridorlarındaki koltuk hesaplarına sığınmak ne de kişisel kırgınlıkların esiri olmaktır. Tarihin doğru yeri, tam da bugün o meydanları dolduran, değişim diye haykıran millet iradesinin tam yanıdır. O iradeyi görmezden gelmek, yok saymak ya da kendi hırslarına kalkan yapmaya çalışmak, tarihin akışına karşı kürek çekmektir.
Tam bu esnada Kılıçdaroğlu’nun genel merkezden yükselen sesi ise ne yazık ki bu vizyonun çok gerisinde kaldı. Suçlayıcı, kavgayı körükleyen ve içe dönük o hırçın ton; dışarıda birikmiş olan o devasa toplumsal dalgayı ıskalayan bir körlüğün tezahürüydü. Oysa Kılıçdaroğlu’nun artık şunu net bir şekilde görmesi gerekiyor: Sokakta ve meydanlarda esen bu rüzgar, şahısların kaprislerinden çok daha büyüktür. Atatürk’ün kurduğu, Türkiye’nin en köklü ve asırlık partisine iç kavgalarla verilen bu zarar artık tahammül sınırlarını aşmıştır. Eski liderin yapması gereken yegane şey; o meydanlarda tecelli eden millet iradesine saygı duymak, bu rüzgarı fark etmek ve tarihin yanlış tarafında kalıp partiye daha fazla zarar vermeden bu kavgacı tutumdan en hızlı şekilde vazgeçmektir.
Çünkü bu hırçınlıklar, o parlak ayın önüne çekilmek istenen suni bulutlardan ibarettir.
Üstelik sadece içerideki bulutlar da değil; iktidar kanadından gelen bulanık kararlar, oyalama taktikleri ve süreci bulandırma çabaları da aynı amaca hizmet ediyor. Ancak hem içerideki hırsların hem de iktidarın hesap edemedikleri bir şey var: Rüzgar bir kez yönünü tayin ettiyse, önüne koyduğunuz her engel rüzgarın hızını azaltmaz, aksine fırtınanın şiddetini artırır.
Tıpkı o gece yolda gördüğüm ay gibi...
Yukarıda ne kadar büyük bir rüzgar dönerse dönsün, bulutlar ne kadar hızla gelip ayın önünü kapatırsa kapatsın; o ay orada, tüm berraklığıyla durmaya devam ediyor. Bugün muhalefetteki değişim iradesi ve halkın beklentisi de o ay kadar somut, o ay kadar parlak.
Kişisel hırsların veya iktidarın hamlelerinin oluşturduğu bulutlar ne kadar hızlı gelirse gelsin, aynı hızla dağılmaya mahkumdur. Çünkü arkasına halkın, yani millet iradesinin rüzgarını alan ve "tarihin doğru yerinde" konumlanan bir hareketi, hiçbir geçici gölge kalıcı olarak karanlıkta bırakamaz.
Ankara’dan esen rüzgar, gökyüzünü temizlemeye başladı bile.
