Şubat ayında CHP’nin başında sallanan mutlak butlan davası karara bağlanacak gibi duruyordu. Büyük ihtimalle mutlak butlan kararı çıkacağı değerlendirmeleri yapılıyordu. Beklenti o kadar yüksekti ki televizyon kanalları, mahkeme binasının önünden yayına bile geçmişti.

İran savaşı ufukta görününce mahkeme ertelenmişti. Zaten CHP’nin mutlak butlan davasından birkaç gün sonra, ABD ve İsrail’in, İran’a yönelik saldırısı başlamıştı.

Yaklaşık üç ay geçti, savaşın bittiği açıklandı. Keza Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Donald Trump ile görüşmesi de savaşın biteceğine yorulmuştu.  

Savaş sona erince CHP ile ilgili mutlak butlan kararı birden çıkıverdi.

“Tesadüf” herhalde(!)

CHP ile ilgili mutlak butlan kararı kesinleşince eski yönetim –yani Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi- partinin tekrar başına getirildi. Hiç istenilmeyen görüntüler oluştu.

Mutlak butlan tekrar tartışmaya açıldı doğal olarak, tarihimizde partilere kayyum atanması gibi bir uygulama olmadığı konuşuldu. Ancak zannediyorum 12 Eylül dönemi atlanıyor. Zira 12 Eylül döneminde CHP’ye kayyum atanmıştı.

12 Eylül 1980 askerî darbesi gerçekleşince bütün siyasî partilerin politik faaliyetleri durdurulmuştu. Darbeden bir yıl kadar sonra da partiler kapatılmıştı. O aralıkta partiler olgusal olarak varlığını sürdürmesine rağmen siyasetten men edilmişti. Herhangi bir siyasî mesaj verilmesi, miting düzenlenmesi, propaganda ve saire yapılamıyordu.

Partiler siyasetin dışına itilince darbeciler ödeneği kesmişti. Siyasî partiler artık hazine yardımı alamıyordu. Ancak bu durum partileri ekonomik açıdan zora sokmuştu.

CHP, parti içi finansmanı döndüremediği noktada, Sıkıyönetim Komutanlığı’na başvurma ihtiyacı hissetti. Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan kayyum talep edilmişti. Böylece parti ekonomisinin çarkları çevrilebilir diye düşünülmüştü.

Bu fikir sadece CHP’ye mahsus değildi bu arada. Benzer şekilde Süleyman Demirel’in liderliğindeki Adalet Partisi de Sıkıyönetim Komutanlığı’na kayyum talebinde bulunmuştu.

Her iki partiye de kendi istekleri üzerine kayyum atandı.

CHP’nin başlangıçta üç kayyumu vardı. Sosyal demokrat kökenden gelen Erzan Erzurumluoğlu, Mehmet Can ve Cezmi Kartay, CHP’ye kayyum atanmıştı. Sıkıyönetim ve Ankara Valiliği tarafından kayyumlukları onaylanmıştı.

Tam göreve başlayacakları sırada kafaları kurcalayan bazı soru işaretleri doğmuştu. CHP’nin başına gene CHP’li gelenekten gelen sosyal demokrat kayyumlar getirilmişti. Hatta Mehmet Can, Bülent Ecevit’in kabinesinde bakanlık koltuğuna oturmuştu.

Oysa 12 Eylül partileri siyaset dışı bırakmıştı. CHP’li kayyumlar finansman sorununu aşarsa yeniden siyaset için kolları sıvayabilirdi.

Bunun üzerine Erzurumluoğlu, Can ve Kartay’ın kayyumluk görevine son verildi. Sıkıyönetim “sakıncalı” görmüştü.

Tekrar bir durum değerlendirmesi yapılarak Ural Sözen ve Vahdet Aydın, CHP’ye kayyum olarak atandı. Sözen ve Aydın, ilk kayyumlar kadar “sakıncalı” değildi. Akademi ve bürokrasi kökenliydi.

CHP’nin çiçeği burnunda kayyumları, Adalet Partisi’nin kayyumuyla buluşarak ilk iş Sıkıyönetim Komutanlığı’nın yolunu tutmuştu. Sıkıyönetim, kayyumlara bir nevi ihtar çekti. Özetle partileri siyasetten men ettik, bu işlere tevessül etmeyin, sizin göreviniz partilerin ekonomisini döndürmek denildi.

CHP kayyumları, partinin hesaplarını incelediğinde ekonomiyi çevirmenin epey güç olduğunu gördüler. Bunun için Sıkıyönetim’den partilere ödenek ayrılmasını talep ettiler. Sıkıyönetim, kayyumlara ödenek ayrılmasıyla ilgili bir rapor hazırlayın ve bize sunun dedi. Fakat, partilere herhangi bir ödenek verilmedi.

Kamuoyunda bu durum, partilerin kapatılabileceğine yoruldu. 1981 yılının sonu gelmeden söylentilerin doğru olduğu anlaşılacaktı.

Ancak CHP’nin kayyumla idare edildiği 1981 senesinin başka bir önemi daha vardı. Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılıydı. UNESCO tarafından “Atatürk Yılı” ilan edilmişti.

Haliyle CHP’nin kayyumları da Atatürk Yılı dolayısıyla açıklamalarda bulundular. Böyle bir dönemde Atatürk’ün partisini yönetmekten onur duyduklarını söylediler.

Toparlamak gerekirse bugün CHP etrafında yürüyen kayyum ve mutlak butlan tartışmaları, birçok kişiye ilk kez yaşanıyormuş gibi gelebilir. Oysa Türkiye siyasi tarihinde bunun bir örneği daha vardı. 12 Eylül rejimi, siyasî partileri tasfiye ederken CHP’yi de kayyum eliyle yönetmişti. Üstelik mesele yalnızca bir hukuk tartışması değil, siyasetin devlet müdahalesiyle yeniden dizayn edilmesi meselesiydi. Aradan geçen onca yıla rağmen, Türkiye’de siyaset ile olağanüstü müdahaleler arasındaki ilişkinin hâlâ bütünüyle değişmediği anlaşılıyor.