TikTok tartışmalarının düşündürdükleri

TikTok tartışmalarının düşündürdükleri

Öngörülemeyen bir olguya karşı insanî ilk refleksin de koruma olduğunu anlayabiliyorum. Anlayamadığım, bu korumanın devlet regülasyonunu meşrulaştıracak bir boyuta yükselmesi. Nitekim regülasyon, yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi, çok nadiren iyi niyetli pratiklerden ileri geliyor; TikTok tartışmalarını da bu ikilem ekseninde yorumlamak gerekiyor.

 

Sosyal medyanın etkin kullanımıyla beraber, kamusal alan Türkiye’de uzun bir süredir dijitale kaydı. Dijital dünyanın fiziksel dünyaya kıyasla sunduğu imkânları özetleyecek olsaydım, “imkânlar bolluğu” ifadesini kullanırdım. Dijital dünya, fiziksel dünyaya kıyasla çok daha geniş ve hatta sınırsız. Bu genişlik, özellikle fiziksel dünyanın yetersiz kaldığı zamanlarda sınırı aşabilmek adına bir imkân olarak kullanıcıların karşısına çıkıyor.

 

Dijital dönüşümü hayatının ilk evrelerinde yaşamış Z Kuşağı bir birey olarak dijital dünyanın sunduğu imkânlar bolluğunu fiziksel dünya ile kıyaslamakta herhangi bir zorluk çekmiyorum. Demek istediğim, aradaki farkın karşılaştırmasız belirgin olduğu yönünde. Ancak bu durum artık sadece gençleri de ilgilendirmiyor.

 

“Sosyal medya” ifadesi, örneğin, bana kalırsa son derece kısıtlayıcı bir ifade. Öyle ki dijital alanda paylaşılan bilgi ve ilişkiler, salt medya aktivitesinin bir izdüşümü değil. “Dijital dünya”, bir medya aktivitesinin ötesinde, yeni bir yaşam alanı sunuyor. Ve bunu yaparken de çeşitli yollarla bireyler için bu dünyayı daha cazip bir alternatif olarak sunmaya çalışıyor.

 

Anonimlik, bireysel hak ve özgürlüklerin tatbiki bakımından da çok önemli. Dijital dünyanın sağladığı bu ayrıcalık ile bireyler, fiziksel dünyadaki kimliklerinin ötesine taşabiliyorlar.

 

ANONİMLİKTEN PARASALLAŞTIRMAYA DİJİTAL DÜNYA

 

Dijital dünyanın fiziksel dünyaya kıyasla bireylere sunduğu en önemli ayrıcalık, şüphesiz anonimliktir. Kimlik, fiziksel dünyanın bir vazgeçilmezi olsa da dijital dünyada kimlik yalnızca bir tercih; anonimlik ise bir ayrıcalıktan da öte, bir hak.

 

Anonimlik, bireysel hak ve özgürlüklerin tatbiki bakımından da çok önemli. Dijital dünyanın sağladığı bu ayrıcalık ile bireyler, fiziksel dünyadaki kimliklerinin ötesine taşabiliyorlar. Bu, kimi zaman basit bir politik eleştirinin ortaya konulması olabileceği gibi, kimi zaman zihinle uğraşanların “baskılanmış” diyebileceği belli karakterlerin de dışarı çıkabilmesini mümkün kılıyor.

 

Bunun yanı sıra dijital dünya, uzunca bir süredir, kullanıcılarına çeşitli yollardan “parasallaştırma” imkânları sunuyor. Gerçek dünyayla ilişkilendiremeyeceğimiz pek çok aktivite, dijital dünyada etkili bir para kazanma yolu olarak karşımıza çıkabiliyor. Nitekim bugün en çok para kazanan mesleklerin başında streamerlık (yayıncılık) ve influencerlık (etki ediciler) gündeme geliyor.

 

Dijital dünya, bireylere zenginleşmenin yeni yollarını sunarken, 1990’larda neo-liberal dünyanın kesin zaferiyle yeni bir yola giren dünyada, liberalizmin sunduğu imkânların asla bitmeyeceğinin de sinyallerini veriyor. Neticede tüketicinin olduğu her denklemde, tüketicinin ihtiyaçlarına karşılık verecek bir arz yaratmak mümkün. Sanayi Devrimi’nden beri gerçekliği tartışılmayacak derecede kabul görmüş bu realite, bugün sol literatürün ısrarla gözler önüne sermeye çalıştığı, ekonomik krizlerin aslında salt fiziksel dünyaya ilişkin itirazlarla sınırlı kaldığını da ispat ediyor.

 

Ne zaman ki dijital dünyanın sunduğu imkânlar, toplumdaki ahlak çerçevesi ile çelişse, o zaman bu regülasyonları davet eden itirazlar ile regüle etmeye hazır olan otoriter arasındaki görünmez sözleşme kesinleşiyor.

 

DEVLET, REGÜLASYON VE ÖTESİ

 

Hâl böyle olunca devletler de gelişen bu dünyayı tanımaya ve kontrol altında tutmaya çalışıyor. Sadece Türkiye ile sınırlı olmayan bu koruma pratiğinin, salt tüketici lehine düzenlemeler ortaya koyma iddiasına karşı şüpheci yaklaşıyorum. Nitekim koruma içgüdüsü, yalnızca nadiren salt sevgiden ileri gelen bir güdüdür. Bir annenin yavrusuna karşı güttüğü koruma içgüdüsünün, düzenleyiciler/karar alıcılar ile tüketiciler arasındaki ilişki bakımından da yankı bulduğu iddiasına karşı şüpheciyim.

 

Şüpheciliğimin temel nedenlerinin başında, gelişen bu dünyanın tanım icabı kontrol edilemez olması yatıyor. Anti-virüs yazılımları ile yayılan dijital virüsler arasında nasıl bir ilişki varsa, düzenleyiciler ile kullanıcılar arasında da böyle bir ilişki var.

 

Diğer taraftan, öngörülemeyen bir olguya karşı insanî ilk refleksin de koruma olduğunu anlayabiliyorum. Anlayamadığım, bu korumanın devlet regülasyonunu meşrulaştıracak bir boyuta yükselmesi. Nitekim regülasyon, yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi, çok nadiren iyi niyetli pratiklerden ileri geliyor.

 

Oysa bu meşrulaştırmanın tartışılamaz bir boyuta yükseldiği tek nokta, ahlak tartışmaları oluyor. Ne zaman ki dijital dünyanın sunduğu imkânlar, toplumdaki ahlak çerçevesi ile çelişse, o zaman bu regülasyonları davet eden itirazlar ile regüle etmeye hazır olan otoriter arasındaki görünmez sözleşme kesinleşiyor.

 

Bu durum, tüm dijital alanı kapsayacak bir kaygan zemine işaret ediyor. Liberal teorideki klasik özgürlük-koruma ikileminin modern bir yansıması.

 

TikTok tartışmalarını da bu ikilem ekseninde yorumlamak gerekiyor.

Çağın Tan Eroğlu

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir