Dün İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in, Denizli’nin ve daha onlarca kentin sokaklarında toplantı ve gösteri yapma yasağı vardı. Bu yasağı uygulamak için devletin şiddet araçları vardı. Plastik mermiler vardı. Biber gazı vardı. Tomalar vardı. Onları sıkan, kullanan polisler vardı. O polislere emir verenler vardı. Onlara emir verenler de vardı. Ve o hiyerarşik silsilenin en tepesinde rejimin tek adamı vardı.
Bu tek adamın “meşruiyeti” görevine seçilerek gelmiş olmasından, “gücü” ise “meşru şiddet araçlarını” kullanma tekelinin, onun Cumhurbaşkanı olduğu devlette olmasından geliyordu. En azından sosyoloji biliminin üç kurucusundan biri olarak anılan Max Weber’e soracak olsak, bize tam da bunları anlatırdı.
Ama dün sokaklarda başka birileri daha vardı: CHP, İYİ Parti, DEM başta olmak üzere muhalefet partilerinin seçmenleri vardı. Sağcılar ve solcular vardı. Politik İslamcılar ve Kemalist-laikçiler vardı. Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler vardı. Sünniler ve Aleviler vardı. Liberaller ve sosyalistler vardı. Yaşlılar ve gençler vardı. Kadınlar, erkekler ve LGBTİQA+ bireyler vardı. İşçiler ve işverenler vardı. Akılları ve vicdanları farklı farklı işleyen daha nice nicelerinden müteşekkil bir Türkiyeliler cümbüşü vardı.
İlan edilmiş toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasaklarına rağmen, farklı farklı yollardan gelip, aynı meydanda buluşmuşlardı. Onları aynı meydanda buluşturan şey, farklı farklı işleyen akıllarının ve vicdanlarının, farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle aynı politik yargıda ortaklaşmış olmasıydı:
İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun mesnetsiz suçlamalarla itibarsızlaştırılması, üniversite diplomasının iptal edilmesi ve nihayet 19 Mart günü sabaha karşı yapılan bir polis operasyonuyla gözaltına alınması bir insafsızlıktı. Görevden alınmaya çalışılması, yerine kayyım atanmasının gündeme getirilmesi ve bir sonraki seçimlerde Cumhurbaşkanı adayı olmasının engellenmek istenmesi ise düpedüz bir haksızlıktı. Tüm bu yapılanlar yalnızca onun seçilme hakkını değil, onu 2019’da iki defa, 2024’te ise bir defa daha seçenlerin de seçme haklarını ihlal ediyor; Türkiye’de bir daha özgür, adil, demokratik seçimlerin yapılıp yapılamayacağı konusunda ciddi bir kaygı yaratıyordu.
Yani onlar o meydanlara o veya bu partinin, o veya bu politik liderin çağrısıyla değil, kendi akıllarının ve kendi vicdanlarının sesini dinleyerek çıkmışlardı. O meydanlara o veya bu partiyi iktidara getirmek, o veya bu lideri cumhurbaşkanı yapmak için değil; kendi seslerini duyurmak, kendi haklarını savunmak, kendi akıllarına ve vicdanlarına ters gelen bir haksızlığı durdurmak, kendilerine yapılmış bir zorbalığa direnmek için çıkmışlardı. Onları aynı meydanlarda buluşturan şey İmamoğlu’nun şahsına besledikleri muhabbet ya da sadakat değil, farklı farklı işleyen akıllarının ve vicdanlarının arasında demokrasi üzerine kurulmuş, siyaset teorisyeni John Rawls’un anlattığı türden bir “örtüşen görüş birliğiydi.”
Dün gece Türkiye’nin dört bir köşesindeki sokaklarda “şiddet” ile “politik güç” karşı karşıya geldi yani. Bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçilmesi kuvvetle muhtemel bir adayı elimine etmek için devletin meşru yargı organlarını ve şiddet araçlarını gayrimeşru biçimde kullanan bir sivil darbe girişiminde bulunan tek adam rejiminin şiddeti ile bu zorbalığa direnmek, kendi seçme ve seçilme haklarına — dolayısıyla demokrasiye — sahip çıkmak isteyenlerin politik gücü…
Yeni ortaya çıkmış bir şey değil bu örtüşen görüş birliği. İlk kez 2017 yılında OHAL koşullarında yapılmış referandumda verilen “hayır” oylarıyla sayısal büyüklüğünü görmüştük. Sonra 2019 yılında İmamoğlu’na iki defa seçim kazandıran “İstanbul İttifakı’nda,” en son da 2024 yılında CHP’yi birinci parti yapan “Türkiye İttifakı’nda” karşımıza çıktı.
İmamoğlu’nun politik gücü, kontrol ettiği için bir tehdit unsuru olarak kullanabileceği meşru şiddet araçlarının ya da seçim rüşveti olarak dağıtabileceği ekonomik kaynakların bulunmasından değil; bu örtüşen görüş birliğiyle üzerinde ortaklaşılmış demokratik değerlerin taşıyıcılığını yapabilmesinden, onun dilini sezgisel olarak konuşabilmesinden kaynaklanıyor. İnsanların ona yapılan bir zorbalığı kendilerine yapılmış bir zorbalık olarak görmelerinin ve kendi akıllarının ve vicdanlarının sesine kulak vererek, farklı farklı yollardan gelip aynı meydanda buluşabilmiş olmalarının nedeni bu.
Dün toplantı ve gösteri yürüyüşleri Valilikler taraından yasaklanmış, devletin meşru şiddet araçları bu yasağı uygulamak için sokağa sürülmüştü. Ama dün gece meydanları dolduran Türkiyeliler cümbüşü, bu şiddet araçlarını sokağa süren hiyerarşik silsilenin en tepesindeki iradenin sesini değil, kendi akıllarının ve vicdanlarının sesini dinlemeyi tercih etmişlerdi.
Yasağa rağmen sokağa çıkmalarının meşruiyetini aralarındaki örtüşen görüş birliğinden alıyorlardı. Bunu yapacak cesareti ise birbirlerinden, farklılıklarıyla bir ve beraber olabilmelerinden, uyum içinde birlikte eyleyebilmelerinden kaynaklanan politik güçten. 20. yüzyılın belki de en içgörülü politik düşünürü olan Hannah Arendt’in tanımladığı şekliyle, şiddetin tam zıddı olan politik güçten…
Dün gece Türkiye’nin dört bir köşesindeki sokaklarda “şiddet” ile “politik güç” karşı karşıya geldi yani. Bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçilmesi kuvvetle muhtemel bir adayı elimine etmek için devletin meşru yargı organlarını ve şiddet araçlarını gayrimeşru biçimde kullanan bir sivil darbe girişiminde bulunan tek adam rejiminin şiddeti ile bu zorbalığa direnmek, kendi seçme ve seçilme haklarına — dolayısıyla demokrasiye — sahip çıkmak isteyenlerin politik gücü…
Bu politik gücün kazanması, politik güç olarak kalmasına; dolayısıyla şiddetten uzak durmasına bağlıdır. Şiddetin kazanması ise politik gücün politik güç olmaktan çıkmasına, sokağa çıkanların şiddetle lekelenmesine... Dolayısıyla şiddetin işi kışkırtmak, politik gücü oluşturanların işi ise bu kışkırtmalara direnebilmektir.
Şiddete direnmek, onun kışkırtmalarına direnebilmeyi gerektirir.
Zordur. Ama direnen kazanır.
Sabrımız bol olsun.

Yorum Yazın