Laclau, popülizmin yaygın kullanımda sıklıkla tasvir edildiği gibi aşağılayıcı bir kavram olmadığını vurgulayarak başlar. Popülizmin siyasetin inşasını anlamak için bir araç olduğunu savunur. Zaten popülizm olgusundan hemen hemen hiçbir siyasetçi kaçamaz. Çünkü sadece siyasetçiler ve politikacılar da değil, hepimiz günlük yaşamımızda boş gösterenleri kullanır ve söylem inşaa ederiz. Fakat kimimizin retoriği güçlü değildir ve kitle oluşturup bu kitleleri peşimizden sürükleyemeyiz.
Laclau tezini daha anlamlı kılmak için dört farklı koşul sunar ve açıklar: Söylem (Discourse), Boş Göstergeler (Empty Signifiers), Hegemonya (Hegemony) ve Retorik (Rhetoric). Öncelikle bu kavramların ne olduğu üzerinde durmak yararlı ve faydalı olacaktır.
Söylem, yalnızca konuşmak veya dilin genel kullanımıyla ilgili değildir; nesnellik inşa eder, alternatif bir gerçeklik. Laclau bu hususta gerçeklik ve fenomenel dünya ayrımı yapar. Dilin yalnızca olumlu terimler içermediğini, aynı zamanda farklılıklar da içerdiğini savunur. Kimlik, kimlikler arasındaki farklılıktan doğar. Bu nedenle, örneğin "halk" demek, imkansız bir nesneyi adlandırma girişimidir. Bu, katakrezis olarak açıklanır. Ayrıca Laclau, özcü değildir, tam aksine anti-özcüdür (anti-essentialist). Bunu belirtmemin sebebi boş gösterenleri açıklarken daha iyi anlaşılacak.
Yukarıda da belirttiğim üzere Laclau özcü değildir. Öz (Substratum), bir sujenin veya objenin içinde bulunan, içinde bulunduğu şeyi şey yapan anlamdır. Laclau, biraz Nietzsche’ci ve post-yapısalcı bir yerden özcü değildir. Dilin, karmaşık hayatımızı kolaylaştırıcı bir işlevi olduğunu düşünür. Nietzsche’nin yaprak metaforu bu durumu çok güzel örneklendirir. Her yaprak aynı değildir aynı olması imkansızdır da zaten. Aynı ağacın iki yaprağı bile aynı değildir ontolojik olarak. Bizler hayatın bu karmaşıklığını gidermek için kavramlar üretiriz. Yaprak kavramını üretir ve aynı olmayan, birbirine benzeyen şeyleri dil aracılığı ile kategorize ederiz.
Boş gösterenler de kavramlardır ama özü olmaya, içi boş kavramlardır. Popülizmin ve popülist söylemin olmazsa olmazıdır. Örneğin özgürlük kavramı ve demokrasi konsepti. Milliyetçi, muhafazakar, liberal, sosyalist, yeşilci, sosyal demokrat herkes muhakkak bu iki göstereni kullanır. Fakat farklı kitlelerin hatta farklı kişilerin kullandıkları bu kavramlara yükledikleri anlamlar farklıdır. Yani herkesin özgürlükten anladığı veya demokrasiden anladığı ve içine yüklediği anlam farklıdır. Bu kavramlar gösterendir ve içi boştur. Bu yüzden Laclau bunlara boş gösterenler der.
Laclau’ya göre retorik, toplumsal gerçekliğin ve siyasal kimliklerin inşa edildiği temel kurucu mekanizmadır; yani sadece dili süsleyen bir araç değil, "nesnel" bir özü olmayan toplumu bir arada tutan ontolojik bir zemindir. Toplumdaki farklı ve tikel talepler (iş, adalet, özgürlük gibi), aralarındaki farkları koruyarak bir "eşdeğerlilik zinciri" oluşturur ve bu süreçte retoriksel bir işlem olan düzdeğişme (metonimi) devreye girer. Bu talepler zinciri, zamanla kendi tikel anlamını aşarak tüm toplumun özlemlerini temsil eden "Demokrasi" veya "Halk" gibi boş gösterenlere dönüşür ki bu da retoriksel bir eğretileme (metafor) sürecidir. Dolayısıyla Laclau için siyaset, retorik figürler aracılığıyla toplumsal boşluğu doldurma ve hegemonya kurma mücadelesinden ibarettir.
Bu, talebin belirsizliğine dikkat çekiyor. Sosyal talepler popülizmin kalbinde yer alır. Bir talep sistem tarafından tek başına karşılanırsa, demokratik bir talep haline gelir. Karşılanan talepler, sistemin farklılık mantığı içinde kaybolur ve siyasi bir kopuş yaratmaz. Gerçek sorun, talepler karşılanmadığında başlar. Talepler sistem tarafından karşılanmazsa, aynı durumu yaşayan mağdurlar olumsuz bir ortak zeminde bir araya gelirler. Bu bağlamda, taleplerin içeriği farklı olsa bile, aralarında bir eşdeğerlik ilişkisi veya zinciri oluşur. Böylece, toplum veya belki de toplum demek yanlış olur, iki kampa bölünür. "Halk" ve "Güç" ikiliği ortaya çıkar. Metnin bu kısmı bana Carl Schmitt'in Dost-Düşman (friends-enemy) ayrımını hatırlattı. Çünkü ortak bir düşman belirlenir ve bu düşmana dayanarak birbirini destekleyen bir grup insan vardır.
Toplumun inşası sürecinde, farklılık ve eşitlik mantığı gerilim halindedir. Farklılık mantığı, toplumsal talepleri absorbe ederek zinciri engellemeye çalışır; Laclau refah devletini örnek gösterir. Öte yandan eşitlik, popülizmi vurgular ve ortak bir amaç karşısında farklılıklardan birlik yaratır. Bu ikisi arasında gerilimler vardır, ancak birbirlerini ortadan kaldırmazlar. Eşitlik zinciri farklılıkları tamamen ortadan kaldırmaz, ancak onları bastırır. Örneğin, dünyanın birçok yerinde feministler, işçiler, LGBT+ bireyler, göçmenler ve azınlık etnik gruplar, farklı talepleri olmasına rağmen siyasi taleplerini dile getirmek için bir araya gelirler. Ancak Laclau, insanların asla bir bütün olarak var olamayacağını savunur. Çünkü eşitlik zinciriyle oluşan insanlar farklılıkları temsil eder. Hegemonya kavramı bu birliği temsil etmede rol oynar. Laclau'ya göre, toplumda mutlak birlik imkansızdır. Bu nedenle, belirli bir talep kendini aşar ve evrensel hale gelir. Örneğin, belirli bir talep adalet kavramı aracılığıyla evrensel hale gelir, ancak bu evrenselleşmede, kullanımda araç olan bu kavramların anlamları boşalır. Belki de bu kavramlar bu bağlamda boş göstergelerdir (tam olarak anlamadım, ama öyle görünüyor).
Laclau, Plebler ve Populus kavramlarını ortaya koyuyor. Belki de Orta Çağ'da kullanılan "plebler" terimi buradan geliyor. "Ötekiler" anlamına geliyor. "Nüfus" kelimesini de populus'tan türemiş olarak yorumladım. Bu aşamada plebler kendilerini populus olarak tanımlıyorlar ki bu bana sosyalist rejimlerdeki işçi sınıfının kendilerini "halk" olarak tanımlamasını hatırlattı. Solcu veya popülist politikacılar da genel olarak "halk"tan bahseder ve sıklıkla "ötekileri" işaret ederler. Bu açıdan, egemen populus dikkate alınmaz. Güç ve halk arasındaki ikilik, antagonizmi ortaya koyuyor. Bence halk kavramı, Schmitt'in Dost-Düşman ayrımında olduğu gibi, güce karşıtlık yoluyla oluşuyor. Toplumdaki yetersizlik duygusu, gücün kayıtsızlığıyla karşılaştığında, radikal bir kırılma meydana gelir. Bu bağlamda, anladığım kadarıyla, güç sistemin dışında kalıyor - devlet sisteminin değil, Laclau'nun sisteminin dışında.
Kimlikler sabit değildir; yüzen göstergeler biçimindedirler. İşçi kimliği bazen halkı (ki bence bu çoğunlukla sol söylemi ifade eder) temsil eder, bazen de bir sendika grubunu temsil eder. Laclau metninde Fransa'dan bir örnek bile veriyor; daha önce siyasi sistemin bir parçası olmayan Fransız Komünist Partisi sisteme entegre olduğunda, Fransız işçi sınıfı sisteme entegre olmayan aşırı sağcı Ulusal Cephe'ye yöneldi – yani Le Pen destekçisi oldular. Bence burada ontolojik işlev ve ontolojik içerik söz konusudur çünkü sisteme karşı muhalefet, yani siyasi pratik ve bir ideolojinin benimsenmesi ve temsili, yani siyasi teori, bu açıdan farklılık gösterir. Fransa'daki işçiler veya örgütlü işçi sınıfı ontolojik işlevi temsil eder.
Özetle, Laclau'nun başlangıçta açıkladığı gibi, popülizm temelde üç kavrama dayanmaktadır. Karşılanmamış talepler popülizmin oluşumunda önemli bir rol oynar. Burada, karşılanmamış talepler düşmanlığa yol açar ve bu da iktidar ile halk arasında bir ikiliğe neden olur.
Referans
Laclau, E. (2005). On populist reason. Verso.