Bu kara tablodan kurtulmak, yine ve sadece hukuka sarılmakla mümkün olabilir. 12 Eylül’ün en bunaltıcı anlarında, dönüp dönüp yine de hukuk diyebilenlerin sayesinde o karanlık günlerden kurtulmak mümkün olmuştu.Gezi Parkı davasında 18 yıl hapse mahkûm edilen Can Atalay, 14 Mayıs 2023 genel seçimlerinde milletvekili seçilmiş, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu ise ilk AYM kararından sonra 21 Aralık’ta Atalay’la ilgili dosyayı ikinci kez görüşerek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermişti. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, bu kararla ilgili olarak, “İkinci bir ihlal kararı söz konusu oldu. Gerekçeli karar henüz açıklanmadı. Açıklandığında ilgili mahkemeler, ilgili süreçlerde kararları vereceklerdir. Beraber onu bekleyeceğiz.” açıklamasını yapmış. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nden gelen haberler de, mahkemenin AYM gerekçeli kararından sonra karar vereceği yönünde. Adeta “Bunca yıllık yoğurtçuyum, böyle kâse görmedim” dedirtecek gelişmeler bunlar; zira bunca yıldır ilk defa bir ilk derece mahkemesi uygulamak için AYM’nin kısa kararıyla yetinmiyor, mutlaka gerekçeli kararı görmek istiyor. Oysaki bir ilk derece mahkemesinin AYM kararını uygulamak için gerekçeli kararı beklemesine ne hukuken ne de mantıken bir gereklilik yok. Ortada bir kısa karar var ve hukuktaki “dehal uygulanırlık” prensibi uyarınca o kısa karara göre işlem yapılmalı, Atalay serbest bırakılmalı. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi aslında suç işliyor. Anayasa’nın 153. maddesine göre, AYM kararları yasama, yürütme ve yargı organları için bağlayıcı nitelikte olduğundan, kendisini bir AYM kararı ile bağlı saymayan mahkeme hâkimlerinin hukuki, idari ve cezai soorumlulukları söz konusu olacak. Elbette normal kurallaruyla işleyen bir hukuk devletinde; zira Türkiye artık öyle bir yer değil! Bu kara tablodan kurtulmak, yine ve sadece hukuka sarılmakla mümkün olabilir. 12 Eylül’ün en bunaltıcı anlarında, dönüp dönüp yine de hukuk diyebilenlerin sayesinde o karanlık günlerden kurtulmak mümkün olmuştu. Hukuk üstadı Halit Çelenk, “12 Eylül ve Hukuk” adlı kitabında en zorluları da dâhil olmak üzere her şart altında hukuki mücadelenin devam ettirilmesi gerektiğini anlatır. Çelenk’e göre, mücadele verilmeyecek hiçbir koşul düşünülemez; olumsuz koşullar da mücadele yöntemlerini, mücadele koşullarını kendi içinde taşırlar. AYM’nin 2016’dan beri izlenen duruşu, mahkemenin yeniden yapılanması gündeme geldiğinde elbette bir belirleme noktası oluşturacaktır. Bununla birlikte esas belirleyici, iktidarın zaman zaman azgınlaşan hukuk tanımazlığı karşısında verilecek hukuki yanıtlardır. Yargı erkinin yasama ve yürütmeden bağımsız hale getirilmesinin en önemli dayanağını da bu durum oluşturmaktadır. Dün (26.12.2023) Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliği’nce yayınlanan basın açıklamasında bu yüzden, “Kamu gücünün eylem, işlem ve ihmallerinin Anayasa’ya uygunluğunu kesin ve bağlayıcı olarak karara bağlama yetkisi münhasıran Anayasa Mahkemesi’ne aittir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru yoluyla bir temel hak ve özgürlüğün ihlal edildiğine karar verdiğinde herhangi bir merciin bu kararın Anayasa’ya ve kanuna uygun olup olmadığını inceleme ve denetleme yetkisi bulunmamaktadır.” denmektedir. Anayasa Mahkemesi “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” tekniği ile İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi üzerinden, aslında Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ne yetkisizlik hatırlatmasında bulunmaktadır. Bundan bir adım ötesi, artık Yargıtay üyeleri ve ilk derece mahkemesi hâkimleri hakkında “Anayasa’yı ihlal” suçundan suç duyurusunda bulunmak olacaktır. Hatırlanacağı üzere o kapıyı da Yargıtay üyeleri açmıştı. Can Atalay serbest bırakılmalıdır! Hukuka karşı direnmenin kimseye bir faydası yoktur, Yargıtay’a bile…
Yeni Arayış
Yönetici