Son 1 haftanın pek çokları için 10 yıl geçmişçesine bir duygu yarattığına kuşku yok. En azından ben böyle hissediyorum. 1956’da Budapeşte’de 1968’de Prag’da yada 1990’da Tiannanmen’de yaşananlara benzer bir sürecin içinden geçiyoruz. Şükür ki kimse tankların altında ezilmiyor o kadar da fark olsun.
Bayburt Türkiye’nin son 30 yılında AKP’nin yıkılmaz kalesi olarak kayda geçmeden önce Bayburt Bayburt olalı böyle eziyet görmedi sözüyle bilinirdi.
Bir klasik müzik konserine maruz kalan Bayburtlular çok sıkılmış olmalılar ki bu şekilde sitem etmişler. Bayburt’taki konserde hangi eserler çalındı bilmiyorum. Ama ne çalınmadığını adım gibi biliyorum.
Öncüleri Alban Berg, Anton Webern ve Arnold Schoenberg gibi sanatçılar olan atonal müzik kesinlikle çalınmamış olmalıdır. Bırakın Bayburt’u AKM’nin yılmaz müdavimleri bile atonal bir esere çok fazla dayanma gücü gösteremez.
Wishful Thinking yazısında iktidarın bastığı tuşların uyumundan söz etmiştim. Eş zamanlı olarak Kürtlerle, Ermenilerle ve Rum-Yunanlarla kurulan diyalog kapısının adeta bütün doğru tuşlardan çıkan armonik bir ses olduğunu ifade etmiştim. Viyana valslerinin sükûnetli melodisi ile çalınan eser birden çılgın bir piyanistin devreye girdiği bir Arthur Schoenberg bestesine evrildi. Piyanonun bile isyan edeceği zıt notalar, inen çıkan sesler ülkede herkesin tüylerini dikecek denli yankılandı. Grok’un çizdiği görseldeki kırık piyano iktidarın bestelerini çalması için ideal.
Müziksel analojinin sınırlarını zorlayıp işin erbabını kızdırmayayım.
Şener Şen’in Banker Bilo’daki müthiş repliğinde olduğu gibi “Yaptım ama sor bak neye yaptım ?” sorusuna cevap arayalım.
İktidarın hemen her seviyesindeki müttefik ve sözde muhalif müttefiklerinden gelen izahat : Efendim yolsuzluk soruşturulmayacak mı?
Bugüne kadar tek bir AKP’linin bile yolsuzluğunun soruşturulmamış olmasını dert etmiyorlar. Kötüyü emsal göstermeyin diyorlar. Hazreti İsa misali yanağımıza tokat vurana bir de kafamızı gösterip copunu buraya indir denmesi gerekiyor bu akla göre.
%99’ı müslüman ülkede İsevi jestler çok da prim toplamaz . Ayrıca İsa’yı örnek alacaksak 1250 odalı saray ve yan saraylar yapmamalıyız.
AKP’nin bugüne değin bırakın söylentiyi Sayıştay Raporu ile tescillenmiş, örneğin emsal yolsuzluğu ya da Bakanlık tescilli dezenfektan usulsüzlüğü, ya da bizatihi AKP içinden yapılan ihbarla afişe edilen parsellerin satış yolsuzluğu, benim aklıma ilk gelen örneklerdi.
AKP’nin tek bir iddiayı dahi araştırmaktan imtina etmesinin sebebinin bu çorabın tek ilmiğinin sökülmesinin bile ne anlama geleceğinin bilinmesinden kaynaklı olduğu su götürmez.
Pek çok yorumcuya göre Türkiye’de seçimle gelinebilen en yüksek ikinci makamı hukuk yoluyla izale etmek ister istemez bundan sonra bu yola girmeye niyetlenenlere de gözdağı niteliği taşıyor.
Türk sağının idolü Turgut Özal zamanın Türkiye’sinden şikayet ederken “Son Komünist Ülke” diyerek durumu ifade ederdi. Bürokrasinin gücünden dem vuran bu eleştiri 2025 Türkiye’sini görse ne düşünürdü?Özal bir melek değildi ve muhalefeti sevmezdi. Ama zihnindeki eleştirel kurgunun 2025 Türkiye’sine aferin diyeceğini düşünmüyorum.
Emin Gürses kişisel olarak da tanıdığım birisi. Ona göre Ekrem İmamoğlu ringe çıkınca yumruğu hak etti. İyi de ringde 2 boksör olur ve boksörlerin elleri serbesttir.
Ringe 500 kişi çıkıp karşındaki adamın da ellerini bağlarsan kimin dayak yiyeceğini öngörmek için profesör olmanıza gerek yoktur.
Konu ister istemez otoriterliğe ve bunu popülizmle harmanlayan yönetimlere geliyor. İdeolojik mayayı ekonomik güçle birleştiren korporatizmin tarihteki karşılığı reel sosyalizmdi. Reel sosyalizmde doktrin her şeyden önce gelir. Bu doktrinin mutlak doğrularına herkes uymalıdır. Yasama ve Yürütme yanında Hukuk da yönetimin tam kontrolündedir. Adamın bulunması kafidir. Suçunu bulmak kolaydır. 4. Kuvvet Basın ise Pravda’dır ve TASS ajansıdır. Ekonomi ise kumanda altındadır.
2025 Türkiye’sine reel sosyalizm deneyinden bakıldığında (sözde) serbest piyasa dışındaki unsurların neredeyse mükemmel bir birleşiminin karşısındayız. Devlet Bahçeli’nin sağlık durumu ise bu zaman dışı yapının şeffaflık sınavı olarak karşımıza çıkar. Tıpkı Sovyetler Birliğinin sağlık durumu bozuk olduğu halde politik gücünden taviz verilmeyen Politbüro üyeleri gibi Bahçeli Marquez’in Başkan Babası veya Schrodinger’in Kedisi misali varlık ve yokluk sınırlarında geziniyor. Kimse bunu tuhaf bulmuyor.
Türk sağının idolü Turgut Özal zamanın Türkiye’sinden şikayet ederken “Son Komünist Ülke” diyerek durumu ifade ederdi. Bürokrasinin gücünden dem vuran bu eleştiri 2025 Türkiye’sini görse ne düşünürdü?
Özal bir melek değildi ve muhalefeti sevmezdi. Ama zihnindeki eleştirel kurgunun 2025 Türkiye’sine aferin diyeceğini düşünmüyorum.
Son 1 haftanın pek çokları için 10 yıl geçmişçesine bir duygu yarattığına kuşku yok. En azından ben böyle hissediyorum. 1956’da Budapeşte’de 1968’de Prag’da yada 1990’da Tiannanmen’de yaşananlara benzer bir sürecin içinden geçiyoruz.
Şükür ki kimse tankların altında ezilmiyor o kadar da fark olsun.
Güçleri elinde toplayanın kendini münezzeh gördüğü baskıyı karşısında kendine tehdit olanlar için yapmaktan tereddüt etmediği rejimlerin ortak bir adı vardır. Sizin kendinize ne ad koyduğunuzun önemi yoktur. Sizi izleyenlerin karşısında durmaktan kaçtığınız bu aynaya ihtiyacı yoktur.

Yorum Yazın