Ya özgürlükçü Kemalist/seküler/laik/ ve özgürlükçü milliyetçi/muhafazakâr/dindar tonda ve yapıda siyaset yapılacak ya da anayasasız ve hukuksuz otoriter bir düzende yaşamaya alışacağız. O yüzden hem dünya hem Türkiye gerçekten bir yol ayrımında. Bu ikisi arasında bir tercih bizler için değil; ancak çocuklarımız için çok daha büyük bir anlam ifade edecek. Çünkü onlar dahli olmadıkları bir düzeni ellerinde hazır bulacaklar. Bunun içinde her iki siyasal damarda ön yargılarını ve tarihi çatışmalarını bir paranteze alarak ötekine açılmak zorundadırÖZGÜRLÜK, ÖTEKİ VE SİYASET Bu noktada en dramatik tavizler, kanaatimce İslamcı camiadan, dolasıyla AK Parti tarafından verildi. Zira İslamcı aydınlar, bir zamanlar devletçi 28 Şubat zulmüne karşı devletin kutsanma nosyonuna karşı çıkarak bireyi ön plana alan yaklaşımlarının tam tersi istikamette, her toplumsal karşı çıkışı devlete karşı yapılan bir eylem olarak değerlendirmeye başlamışlardır. Burada kadim bir nasihatname ve siyasetname öğüdü olarak, “Güç, ayakta kalabilmek için, daha fazla gücü talep eder.” sözünün ne kadar değerli olduğu ortadadır. İslamcı camianın önde gelen yazar-çizer takımına bakıldığı zaman, sürekli gücü kaybetme korkusunun yansıması olarak, devlete karşı bir operasyon yapılıyor çağrıları ile yazdıklarını, çizdiklerini görmekteyiz. Oysa 90’lı yılların İslamcı entelektüel çevrelerin ne kadar büyük bir fikir zenginliği içinde olduğu ve dünyaya ne kadar açık olduklarını düşününce, Hannah Arendt’in “zihin genişlemesi” kavramı akıllara gelir. Ancak bugün o 90’lı yılların entelektüel sermayesi üzerine kurulan AK Parti iktidarı bugün geldiği noktada, bir “zihin daralması” neticesinde, daha önceleri çokça eleştirdiği güvenlikçi politikalara daha sert bir şekilde bağlanmıştır. Adeta Sovyetleri hatırlatır biçimde savunma-askeri sanayinde iyi ama halkın refahı konusunda çok aşağılarda bir durumu kitlelerine yaşatır olmuştur. 90’lı yıllarda İslamcı camianın yaşadığı ufki açılma ve zihinsel genişleme; Erdoğan için yapıldığı mucitleri tarafından da inkâr edilmeyen ve mutlak bir güç talebi içinde hareket eden başkanlık sistemi ile tam tersi yönde, gittikçe dünyaya kendini kapatma ve nazari ufuk genişliğini kaybetme noktasına gelmiştir. Bunun doğal sonucu olarak da “kutuplaştırıcı siyaset” tek alternatif olarak kendini dayatmıştır. 90’lı yıllarda Soğuk Savaş sonrası dönemde faili meçhuller, terör, ekonomik sorunlar, gelir dağılımındaki sorunların ağırlığı vb. sorunlar karşısında gücü elinde tutan Kemalist siyasi söylem, karşıt siyasi her söylemi bir tehdit gibi algılayıp boğmaya çalışmış iken, dünyaya ve dünyadaki gelişmeler de kendini kapatmıştır. Öyle ki Sovyetlerden bağımsızlığını kazanan Türki Cumhuriyetler yüzlerini Türkiye’ye dönmelerine rağmen karşılık bulamayıp “ağabeylik” nosyonu yerine getirilemeyince yüzlerini başka istikametlere çevirmek durumunda kalmışlardır. Şimdiler de her karşıt siyasi söylemi kendi iktidarı için tehdit olarak algılayan AK Parti ve MHP yönetimleri, tıpkı 90’ların Kemalist/ ulusalcı paşalarının yaptığı gibi, ötekini bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Yani iktidarda olanın siyasi mensubiyeti değişse bile, davranışsal tepkiler olarak çok benzer tavırlar gözlemlenebilmektedir. Tıpkı son günlerde hem beğeni olarak hem de eleştiri olarak gündemde olan “Kızıl Goncalar” dizisinde anlatıldığı gibi, yok birbirlerinden farkları. Türkiye’de bütün siyasi taraflar gerçek bir özgürlük talebi ile değil, kendisi ve siyasi mensubiyeti için bir imtiyaz talebini dillendirmektedir. Dünkü oynanamayan Süper Kupa finali de aslında, “Bu iki asırlık devletin sahibi kim olacak?” sorunun görünen bir yüzü olmuştur. Bugün Türkiye ve dünya ikili bir ayrım noktasında durmaktadır: Ya herkes mağarasından çıkıp savunduğu siyasi pozisyonunu özgürlükçü bir tonla buluşturacak ya da anayasasız ve hukuksuz bir düzen, çete liderlerinin devlet içinde yer bulduğu, uyuşturucu baronlarının devletin en üst makamlarında ağırlandığı, kara para aklamanın geçer akçe olduğu ve yolsuzluk ve yasakların sıradanlaştığı, yani kötülüğün sıradanlaştığı bir düzende yaşamayı kabul edeceğiz. Toplumun her kesiminin bunun idrakinde olması gerekiyor. Ya özgürlükçü Kemalist/seküler/laik/ ve özgürlükçü milliyetçi/muhafazakâr/dindar tonda ve yapıda siyaset yapılacak ya da anayasasız ve hukuksuz otoriter bir düzende yaşamaya alışacağız. O yüzden hem dünya hem Türkiye gerçekten bir yol ayrımında. Bu ikisi arasında bir tercih bizler için değil; ancak çocuklarımız için çok daha büyük bir anlam ifade edecek. Çünkü onlar dahli olmadıkları bir düzeni ellerinde hazır bulacaklar. Bunun içinde her iki siyasal damarda ön yargılarını ve tarihi çatışmalarını bir paranteze alarak ötekine açılmak zorundadır. Ve önermelerini ya değiştirmek ya da ötekini de hesaba katacak şekilde yumuşak hale getirmelidir. Tarih şu an yaşayanlar olarak bizlere böylesi bir yükü yüklemiştir. Ya üstesinden geleceğiz ya da altında hep birlikte kalacağız. Aykut Karahan, Dr., Siyaset Bilimci, Yazar
Yeni Arayış
Yönetici