Bu mekanizmanın dinamosu ise dildir. Dil, Bourdieu’ya göre, iktidar ilişkilerinin bir aracı ya da dayanağıdır. Bu anlamda dil, şiddetin şiddetini artıran fonksiyonunu sağlayan olumsuz bir arka plan oluşturur: Burada dil; küçümseme, suçlama, hakaret, aşağılama, itibarsızlaştırma, küfür, iftira, vs. şeklinde dolaylı yoldan tahakküm tesis etme aracı olarak çalışır.SİMGESEL ŞİDDET VE DİL Bu noktada, şiddeti gaddarlaştıran, bir başka deyişle, şiddetin şiddetini artıran bir sürecin varlığına dikkat çekmek gerekir; Bu, sosyolog Pierre Bourdieu’nün “simgesel şiddet” dediği olgudur. Zaten, bir kültürün “erkek egemen” mahiyeti de, bu simgesel şiddetin varlığıyla ilişkili bir hâldir. Bu kavramlaştırma açısından simgesel şiddet (Bourdieu bazen “ideoloji” de der buna); türü ne olursa olsun (ekonomik, siyasî, vs.) iktidarın kılık değiştirmiş şekilde kabulünü temsilî şekilde sağlayarak, toplumsal dünyayı anlamayı ve uyarlamayı gerçekleştiren mekanizmadır. Bu mekanizmanın dinamosu ise dildir. Dil, Bourdieu’ya göre, iktidar ilişkilerinin bir aracı ya da dayanağıdır. Bu anlamda dil, şiddetin şiddetini artıran fonksiyonunu sağlayan olumsuz bir arka plan oluşturur: Burada dil; küçümseme, suçlama, hakaret, aşağılama, itibarsızlaştırma, küfür, iftira, vs. şeklinde dolaylı yoldan tahakküm tesis etme aracı olarak çalışır. Hâl böyle olunca, dil aracılığıyla şişirilmiş egolar ortaya çıkabilir; muhatabının egosunu yok etme arzusu, sosyal ilişkileri belirleyici hâle gelebilir. O kadar ki kültürel ortamın etkisi, çeşitli uyaranları, bastırılamamış söz konusu arzuyu, kendi içinde bir canavara dönüştürebilir. Belki ilk etapta, içindeki bu canavarla savaşabilir insan. Sonunda, Nietzsche’nin deyimini kullanırsak, “canavarla savaşan canavarlaşabilir” de. Bir canavar olarak kurban edildiğini düşünen, yansıtma mekanizmasıyla, en yakınındakini kurban ederek, kendi iktidarı sayesinde kurban olmaktan çıktığını sanır. İşin garibi, kadın cinayetlerinin neredeyse hemen hepsinin failler tarafından aşk/sevgi uğruna işlendiğinin söylenmesidir. Oysa, Jacques Lacan’a göre aşk, “sende olmayanı vermek” ise; “aşk” (!) adına işlenen cinayet de sende olmayanı acımasızca ve zorla geri almaktır. Bu sosyokültürel dinamikler, sosyal yapının insanî meselelerini münhasıran duygusal (kıskançlık, ihanet, küçümseme, vs. gibi) sebeplere sıkıştırılmış şekilde görmenin, son tahlilde toplum denen olguyu, bunların ardında yatan besleyici faktörleri ıskalayarak anladığımız gibi yanlış bir sanıya da kaptırabilir bizi. *Bu yazı, yazarın, Toplum Felsefesi Yazıları (Cedit Neşriyat, 2023) kitabının 58-60 sayfalarından biraz değiştirilerek alınmıştır.
Yeni Arayış
Yönetici