Hohensalzburg, yalnızca taş bir yapı değil; Salzburg’un kalbi, geçmişin gölgesinde bugünü aydınlatan bir simgedir. Her köşesi, ziyaretçilerine sadece tarihi değil, aynı zamanda zamansız bir estetik duygusunu da fısıldar. Salzburg’u anlamak için mutlaka kaleye çıkmalı, rüzgârda taş duvarlara çarpan o derin sessizliği dinlemelisiniz
Geçenlerde iş için yaklaşık 3 haftalığına ilk defa Salzburg şehrine ziyarette bulundum ve bu iş fırsatı bir nevi lehime çevirmek istedim ve şehirde bulunan güzellikleri ve tarihi yapıları keşfetmeye koyuldum. Elbette ki şüphesiz Salzburg'a ziyarette bulunan kişilerin dikkatini ilk çeken yapı "Hohensalzburg Kalesi" Türkçe ismi ile: "yüksek tuz kalesi". Aslında bu isim, kalenin hem fiziksel olarak şehrin yukarısında yer almasından ötürü tanımlanmaktaydı. Hadi gelin yavaş yavaş başlayalım, saray gezisine…
Avusturya’nın kalbinde, Alp Dağları’nın gölgesinde kurulmuş olan Salzburg, yalnızca Mozart’ın doğduğu şehir olmakla kalmaz; aynı zamanda tarih, sanat ve mimarinin iç içe geçtiği büyüleyici bir kültür hazinesidir. Salzach Nehri boyunca uzanan eski şehir dokusu, barok mimarisi ve taş sokaklarıyla geçmişi bugüne taşır. Fakat şehri bir kartpostal güzelliğinde izlemek isterseniz, gözlerinizi yukarıya kaldırmanız yeterli. Çünkü şehrin tepesinde, tüm görkemiyle Hohensalzburg Kalesi yükselir.
Hohensalzburg, yalnızca Salzburg’un değil, Avrupa’nın da en büyük ve en iyi korunmuş ortaçağ kalelerinden biridir. İnşası 1077 yılına kadar uzanır ve bu devasa yapı, zamanla hem savunma kalesi hem de başpiskoposların gösterişli ikametgahı olarak hizmet vermiştir. Kale Başpiskopos Gebhard von Helfenstein tarafından inşa ettirilmeye başlanmıştır ve 1495 yılında Başpiskopos Leonhard von Keutschach, kaleyi büyük ölçüde genişletti. Onun döneminde kale sadece askeri değil, aynı zamanda idari ve konutsal bir merkez haline gelmiştir. Roma Germen İmparatorluğu’nun etkili bir parçası olan Salzburg’un dini ve politik önemi arttıkça, kale de giderek büyümüş ve güçlendirilmiştir.
Kale, özellikle 15. yüzyılda yaşanan iç karışıklıklar ve savaşlar sırasında ciddi şekilde tahkim edilmiştir. Top ve kuşatma teknolojilerinin gelişmesine karşılık, kalenin duvarları da kalınlaştırılmış, yeni savunma kuleleri eklenmiştir. Ancak ilginçtir ki, Hohensalzburg Kalesi hiçbir zaman savaşta ele geçirilmemiştir. Bu da onun ne kadar sağlam ve stratejik olarak konumlandığının kanıtıdır.
Bugün kaleye teleferikle ya da taş merdivenlerden çıkarak ulaşmak mümkün. Yol boyunca şehre dair büyüleyici manzaralar adım adım ortaya çıkar. Zirveye ulaştığınızda ise sizi sadece taş duvarlar değil; zamanın içinde bir yolculuk bekler. Kale avluları, eski askerî koğuşlar, başpiskoposun ihtişamlı odaları ve büyüleyici müzeleriyle ziyaretçilerine tarihsel bir şölen sunar.
Özellikle Altın Oda (Goldene Stube), zarif gotik detayları ve zarif işlemeleriyle göz kamaştırır. Kale içindeki müzik müzesi ve marionette müzesi de Salzburg’un kültürel zenginliğini bir kez daha hatırlatır. Ayrıca surlardan şehre bakmak, özellikle gün batımında, insana zamanın dışında bir yerdeymiş hissi verir.
Hohensalzburg, yalnızca taş bir yapı değil; Salzburg’un kalbi, geçmişin gölgesinde bugünü aydınlatan bir simgedir. Her köşesi, ziyaretçilerine sadece tarihi değil, aynı zamanda zamansız bir estetik duygusunu da fısıldar. Salzburg’u anlamak için mutlaka kaleye çıkmalı, rüzgârda taş duvarlara çarpan o derin sessizliği dinlemelisiniz. Ve son olarak önemli bir bilgi; Hohensalzburg, hiçbir zaman düşman güçler tarafından fethedilmemiştir. 1525'teki Köylü Savaşı sırasında kale kuşatılmış, ancak düşmemiştir. Bu durum, kale savunmasının ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.

Yorum Yazın