Trump’ın tarifeleri, yeni bir dönemin kapısını araladı. Küreselleşme darbe yerken, korumacı ekonomi, yeniden yükseliyor. Ama bu kez kazananlar, sadece korunanlar değil, hızlı uyum sağlayanlar olacak. Türkiye için bu dönemde önemli olan; mevcut sorunlara takılıp kalmak değil, yönü iyi okuyarak stratejik kararlar almak. Çünkü her fırtına bir rotayı bozar, ama aynı fırtına yeni limanlara da sürükleyebilir.
Trump’ın 2025 tarihli tarifeleri sadece Amerikan ekonomisini değil, küresel ticaret sistemini de yeniden şekillendiriyor. Türkiye bu dönüşümde nereye konumlanmalı?
2 Nisan 2025... Dünya ekonomisinin yönü belki de bu tarihte değişti. ABD’nin başkanı Donald Trump, “ekonomik bağımsızlık” adı altında ilan ettiği yeni tarifelerle, adeta küresel ticarete duvar ördü. Bu duvarlar, sadece Çin’i ya da Avrupa Birliği’ni değil; Türkiye gibi üretime dayalı dış ticaret yapan ülkeleri de etkiliyor. Ancak sorulması gereken esas soru şu: Bu yeni ticaret rejimi Türkiye için sadece bir tehdit mi, yoksa dikkatli bir stratejiyle avantaja çevrilebilecek bir fırsat mı?
Tarifeler nedir, ne işe yarar?
Tarifeler, bir ülkenin ithal ettiği ürünlere uyguladığı vergilerdir. Temel amaç, yerli üreticiyi korumak, ithalatı pahalılaştırmak ve bu sayede iç üretimi teşvik etmektir. Kulağa mantıklı geliyor olabilir; ancak küresel ekonominin bugünkü yapısında tarifeler artık sadece ekonomik değil, jeopolitik ve stratejik bir araç haline gelmiş durumda.
Trump’ın 2 Nisan’da duyurduğu yeni tarifeler, ABD’ye ithal edilen birçok üründe %10 ila %34 arasında ek vergiler anlamına geliyor. Hedefte özellikle otomotiv, elektronik, tarım ve sanayi ürünleri var. Bu, yalnızca ithalatçı ülkelerin zararına bir durum değil; ABD’li tüketiciler ve üreticiler de daha yüksek maliyetlerle karşı karşıya kalıyor. Enflasyonist baskılar artacak, tüketici harcamaları düşecek, büyüme aşağı çekilicek. Örneğin FitchRatings, ABD’nin 2025 büyüme tahminini %1,7’nin altına düşürdü. Oxford Economics ise resesyon ihtimalinin ciddi biçimde yükseldiğine dikkat çekiyor.
Türkiye'ye etkisi: İhracat baskı altında
Türkiye için etkiler çok boyutlu. ABD'nin Türkiye’ye karşı uyguladığı %10’luk ek tarife, özellikle otomotiv, tekstil ve tarım sektörlerini hedef alıyor. Bu sektörler Türkiye’nin ihracatında önemli yer tutuyor. Artan maliyetler, ABD pazarında rekabet gücünü doğrudan zayıflatıyor. Bu durum kısa vadede ihracatçıları zorlayacak gibi görünüyor.
Ancak Türkiye’nin tek pazarı ABD değil. Gümrük duvarları yükselirken, Türkiye gibi üretim gücü olan ülkeler için alternatif pazarlar daha da önem kazanıyor. Orta Doğu, Afrika ve Asya’daki ticaret ağlarının genişletilmesi, Türkiye’nin krizi fırsata çevirmesi için önündeki ilk yol.
Avrupa Birliği ile ilişkiler: Yeni bir sayfa mı?
Özellikle Avrupa Birliği ile ticari ilişkiler bu noktada kritikleşiyor. ABD’nin AB’ye yönelik %20’lik tarifesi, Avrupa’yı alternatif tedarikçilere yönlendiriyor. Türkiye, bu boşluğu doldurabilecek potansiyele sahip. Mevcut Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesi, yeşil dönüşüm ve dijitalleşme gibi yeni ticaret başlıklarını kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekiyor.
Türkiye’nin AB’ye ihracat kapasitesi hem kalite hem coğrafi yakınlık bakımından güçlü. Ancak burada engel, teknikten çok siyasidir. Reformlara hız verilmesi, hukukun üstünlüğü ve ekonomik istikrar sinyalleri, Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerini derinleştirmek açısından belirleyici olacak.
Türkiye’nin bu süreçte en çok önem vermesi gereken konu, yerli üretimin güçlendirilmesi. Özellikle savunma sanayi, elektrikli araçlar, yeşil enerji, yazılım ve dijital teknolojiler gibi alanlarda yatırımların artması, sadece bugünün krizlerini aşmak için değil, yarının rekabetinde söz sahibi olmak için de kritik. Yüksek teknolojiye dayalı, katma değerli üretim artık bir tercih değil, zorunluluk.
Yatırımlar, döviz ve yerli üretim üçgeni
Tarifelerin küresel ticarette yarattığı belirsizlik, döviz kurlarında volatiliteye neden oluyor. Türk Lirası üzerindeki baskı artarken, ithalat maliyetleri de yükseliyor. Bu da enflasyonu körükleme riski taşıyor. Merkez Bankası’nın para politikaları, bu süreci yönetmede kilit rolde olacak.
Öte yandan, Türkiye’nin lojistik konumu ve genç nüfusu, yatırımcılar için hâlâ cazip. Çin-ABD gerilimi ve tedarik zincirlerinin yeniden şekillenmesi, Türkiye’nin “üretim üssü” olarak konumlanması için eşsiz bir fırsat. Yeter ki yatırım ortamı iyileştirilsin. Şeffaflık, öngörülebilirlik ve teşvik politikaları burada belirleyici olacak.
Uzun vadeli çıkış: Stratejik sektörlere yönelmek
Türkiye’nin bu süreçte en çok önem vermesi gereken konu, yerli üretimin güçlendirilmesi. Özellikle savunma sanayi, elektrikli araçlar, yeşil enerji, yazılım ve dijital teknolojiler gibi alanlarda yatırımların artması, sadece bugünün krizlerini aşmak için değil, yarının rekabetinde söz sahibi olmak için de kritik. Yüksek teknolojiye dayalı, katma değerli üretim artık bir tercih değil, zorunluluk.
Sonuç: Rüzgar tersine esiyor ama yön sizin elinizde
Trump’ın tarifeleri, yeni bir dönemin kapısını araladı. Küreselleşme darbe yerken, korumacı ekonomi, yeniden yükseliyor. Ama bu kez kazananlar, sadece korunanlar değil, hızlı uyum sağlayanlar olacak. Türkiye için bu dönemde önemli olan; mevcut sorunlara takılıp kalmak değil, yönü iyi okuyarak stratejik kararlar almak. Çünkü her fırtına bir rotayı bozar, ama aynı fırtına yeni limanlara da sürükleyebilir.

Yorum Yazın