Devlet kendini dönüştürürken toplumdan gelen ve “neden”lerle biten hiçbir soruya cevap vermiyor. Çünkü onun önceliği, onu oluşturan vatandaşların soru ve talepleri değil otoriter özünü güçlendirmektir.
Basit bir soru olarak görülebilir “neden?” sorusu.
Ama cevaplanmadığı sürece zor bir soru olarak karşımızda olacak. Nitekim uzun yıllardır böyle.
Açıkçası iktidar bloku, kendine yöneltilen hiçbir neden sorusuna toplumu ikna edecek bir şekilde cevap vermiyor.
Son dönemde olanlara bakın.
19 Mart’tan bu yana olanlara.
Yolsuzluk gerekçesi ile muhalefetin en güçlü cumhurbaşkanı Ekrem İmamoğlu, hapse atılıyor.
Cumhurbaşkanı adayı olmasının önünü kesmek için 17-18 yaşında genç olarak yapmış olduğu tercihleri sonucunda mezun olduğunda almaya hak kazandığı üniversite diploması 31 yıl sonra iptal ediliyor?
Neden, cumhurbaşkanlığını, iktidarı kaybetmemek için bunca çaba?
Neden?
Neden iktidar bloku, kendisine yönelik siyasi partilerden ya da vatandaşlarından gelen her soruya ve eleştiriye, “hain”lik, “terörist”lik ya da “emperyalizme hizmet etmekle” karşılık veriyor?
Mesele dün gerçekleşen “boykot” eylemine katılanlara karşı akla hayale gelmeyecek suçlamalar, dava açma tehdidi neden yapılır?
İnsanların bireysel hak ve özgürlüğünü kullanması nasıl olurda, bir suça dönüşür?
Neden?
Açıkçası bugüne kadar gerek muhalefetin gerek sıradan insanların dillendirdiği onlarca, yüzlerce eleştiriye karşı iktidar blokundan ikna edici neredeyse hiçbir açıklama duymadık.
Bu açıdan vatandaş olarak ikna edilemeye ihtiyacımız var. Neden?
Neden bir özgürlük, demokrasi, adalet talebi, hemen iktidar eleştirisine dönüştürülüp, kriminalize ediliyor?
Neden?
İktidar bloğunun bildiği ama bizim gibi fanilerin bilmediği ne var?
İktidar bloğunun gördüğü ama bizim gibi sıradan vatandaşların göremediği ne var?
İktidar bloğu, biz “cahilleri” neden aydınlatmaz?
Neden?
Belli ki, iktidar bloku bizleri ikna etmeye ya da bizi bilgilendirmeyi gereksiz, zaman kaybı olarak görüyor.
O yüzden iş bize düşüyor.
Ne olduğunu anlamak, iktidar bloğunun ne hedeflediğini öğrenmek için bizim biraz çaba harcamamız gerekecek.
Ki uzunca bir süredir yaptığımız bu esas olarak.
Anlamaya çalışmak. Anladıklarımızı tekrar olması adına yeniden yeniden paylaşmak.
Devletlerin ulus-devlet sistematiği içinde güçlü olmak istemeleri kadar doğal bir şey yoktur. Ancak güçlü devlet olmanın en rasyonel yolu, toplumun bazı kesimlerini dışlamak değil, tersine katılımcı bir süreçle herkesin sahiplenip, parçası olmaktan mutluluk duyacağı bir devleti inşa etmekten geçer.
DEVLET KENDİNİ YENİDEN İNŞA EDERKEN…
Evet yazılarımızda, konuşmalarımızda özne olarak iktidar bloku ve onun ortaklarını anıyor olsak da; görmemiz gereken bu aktörleri aşan bir siyasal dönüşüm projesi var. “Devlet” kendini yeniden inşa ediyor.
Ve kuruluşta olduğu gibi bu kez de kapsayıcı değil, dışlayıcı davranıyor.
Bu dönüşüm projesinin esas öznesi “devlet”. Devlet geçmiş pratikten bildiği şeyi yani otoriter özünü korumayı bu kez kültürel kimliği farklı olan iktidarla yapıyor.
Uluslararası alanda yaşanan kimi gelişmeler, devletleri dönüşmeye zorlaması elbette anlaşılabilir bir nedendir. Ama bu siyaseti ve toplumu dışlayarak yapılmaz. Eğer yapılan bu ise, o zaman bu dönüşüm uluslararası koşulların değil, kendini toplumdan koruma amaçlı olduğu açıktır. Ve ülkede yaşanan budur.
Hedef, devlet-toplum ilişkisini asimetriyi devlet adına güçlendirmek ve toplumu her anlamda denetlemek.
Devlet 2015’de başlayan bu dönüşümü kesintiye uğratmak istemiyor.
Bu açıdan Cumhurbaşkanı Erdoğan bu sürecin siyasi, MHP lideri Bahçeli ideolojik taşıyıcısı.
Bu dönüşüm süreci, 28 Şubat 2015 Dolmabahçe Mutabakatı ile 7 Haziran 2015 seçimleri arasında muhtemelen Nisan-Mayıs 2015’de Bahçeli ve Erdoğan arasında varılan zımni bir uzlaşma ile başladı.
Bu ortaklık, bugün siyasi olarak Cumhur İttifakı olarak karşımızda.
7 Haziran 2015 seçimlerinin tanınmaması da, gündemden düşmüş başkanlık sisteminin yeniden gündeme gelmesi ve mühürsüz oylar ile anayasa değişikliğinin kabul edilmesi ve yeni sisteme geçilmesi de bu dönüşümün, hem araçları hem de tamamlayıcı unsurlarıdır.
Ancak 2018’de hayata geçen siyasal sistem, yeterli görülmemiş olacak ki, 2023 ile birlikte tüm muhalefeti “yerli ve milli” olma adına sistemin unsurları ve taşıyıcısı haline dönüştürmek istiyorlar.
Meral Akşener üzerinden İyi Parti’yi sisteme entegre etme başarılı olmadı. Şu an, adı konulmamış süreci ile DEM Parti’yi yeni sisteme entegre etme yani Cumhur İttifakı’nın parçası haline getirmek isteniyor.
“Ama mesleki tecrübemle gördüğüm bir başka hususu söyleyeyim. Ekrem İmamoğlu, Ankara'ya güven vermiyor! Evet, evet... "Devlet" dediğimiz o canlı organizma, farklı kurum ve kuruluşları ile İmamoğlu'na kuşku ile bakıyor.”
“İMAMOĞLU, ANKARA'YA GÜVEN VERMİYOR!”
CHP ve İBB Başkanı İmamoğlu sistem tarafından en büyük risk görülüyor. Hatta Okan Müderrisoğlu bu durumu “Ankara ve Ekrem İmamoğlu!” yazısında şu satırlarla ifade etti;
“Kendisini, Türkiye Belediyeler Birliği ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, CHP cumhurbaşkanı aday adayı olarak tanıtıyor. Tek aday olarak girdiği parti içi ön seç-i mi, sözde demokratik bir yarışa (!) çevirmeye çalışıyor. Adaylığına hakiki manada meşruiyet kazandırmak ve hakkındaki yasal takibata karşı siyasi zırh elde etmek için uğraşıyor. Bu amaçla, 1.7 milyonu aştığı söylenen CHP üyelerinin hatırı sayılır bölümünü sandığa taşımayı hedefliyor. Öyle ya, milyonluk üyenin sadece birkaç yüz bini ile aday gösterilmek, Ekrem Bey'i ne kadar sağlama alır, bilinmez!
Ama mesleki tecrübemle gördüğüm bir başka hususu söyleyeyim.
Ekrem İmamoğlu, Ankara'ya güven vermiyor! Evet, evet... "Devlet" dediğimiz o canlı organizma, farklı kurum ve kuruluşları ile İmamoğlu'na kuşku ile bakıyor. Amaca ulaşmak için her aracı mubah gören tarzı, siyasal ikbali için girdiği girift ilişkileri, gözünü küresel odaklardan ayırmayan politik tutumu, itimat telkin etmiyor.”
Burada ifade edilmiyor ama İmamoğlu’nu devlet için güvensiz hale getiren temel neden, toplumsal güç ve meşruiyet.
O yüzden tasfiye edilmek isteniyor.
Devlet, iktidar bloğunun toplumsal meşruiyetinin azaldığını biliyor ve bu sistemi, sahip olduğu rant yaratma ve onu sistemi destekleyenlere dağıtarak ayakta tutmaya çalışıyor. Gelecek dönem için de taşıyıcı olarak “şimdilik” Erdoğan’ı seçmiş görünüyor.
Kuşkusuz devletlerin ulus-devlet sistematiği içinde güçlü olmak istemeleri kadar doğal bir şey yoktur. Ancak güçlü devlet olmanın en rasyonel yolu, toplumun bazı kesimlerini dışlamak değil, tersine katılımcı bir süreçle herkesin sahiplenip, parçası olmaktan mutluluk duyacağı bir devleti inşa etmekten geçer.
Toplumu siyasetten dışlayarak, baskı kurarak sistemi ancak bir sürdürebilirsiniz ama rıza üretemezsiniz.
Geldiğimiz noktada, bu sisteme eleştirel bakanlar, muhalif olanlar olarak ister vatandaş, ister siyasi parti olarak farkına varmamız gereken, Erdoğan’ın sadece siyasi taşıyıcısı olduğu bir sistemle mücadele ettiğimizdir.
O yüzden siyasete katılım her şeyden çok daha önemli hale gelmektedir. Siyasete katılım sonuç olarak kendi geleceğimiz kadar, ülkemize de sahip çıkma anlamına gelecektir.

Yorum Yazın