Kimin nereye kadar özgür sayacağımız sorusu sadece eşitlik, adalet, ilerleme sorunsalı bakımından değil akıl ile özgürlük arasındaki gerilim özelinde de çözümsüzdür. Liberal tez yasaların sessizliğini savunur. Cumhuriyetçi çizgi ise yasayı keyfiliğin yokluğu için güvence sayar. Yasanın varlığı keyfiliği önler. Yurttaşın özgür olabilmesi kanunlara bağlıdır.
Bu iki değerin birbirini tamamladığı düşünülür genellikle. Daha özgür bir dünya adaletin tesis edildiği bir yere karşılık gelir. Ayrıca adalet için attığımız her adım veya parçası olduğumuz her mücadele bizi özgürleştirir. Oysa gerçek durum genel kabulün aksine hiç de o kadar harmonik değildir. Her şeyden önce adalet, özgürlük ve eşitlik gibi siyasal fenomenleri meşrulaştıran başlıca değerler arasında uzlaşmaz karşıtlıklar vardır. Daha eşitlikçi bir dünya hiç de o kadar özgürlükçü olmayabilir. Ayrıca adaletin muhafazakar, hatta gerici ve bir ölçüde de tehlikeli bir kavram olduğunu söylemek gerekir. Özgürlük içindeki gerilimleri çözmek ise imkansızdır. Özgürlük, akıl ve yasa arasındaki ilişkileri makul bir formüle bağlama noktasında çok zorlanmaktadır siyaset felsefesi.
Adalet siyasal düşüncenin en eski ve en kapsayıcı erdemidir. Kaynağı tanrı olarak görülür. Adalet tartışmalarının en eski versiyonlarında kurucu aktörün tanrı olması şaşırtıcı değildir bu nedenle. İnsanlığın düşünsel evrimine paralel bir şekilde tanrı önce doğayla, sonra da toplumla ikame edilmiştir. Doğal hukuk ve doğal hak adaletin doğayla açıklanması bağlamında önemli duraklara karşılık gelir. Toplum ve devletin doğuşuna yönelik sayısız açıklama ve teori düşünsel ufku adalete bağlar. Adalet toplumu bir arada tutan temel erdemdir. Devlet ve mülkiyet onun yokluğunda devam edemez.
Bu genel ve bir ölçüde olumlayıcı değerlendirmeyi daha nüanslı bir şekilde yeniden ele aldığımızda karanlık bir tablo ortaya çıkar. Adalet o kadar iyi bir şey değildir. Adaleti sağlayamaya dair bakış açısı çözmeye çalıştığı sorunları devam ettirir. Mesela adalet sınıflı toplum ve kıt kaynaklarla ilgili bir zemini anlatır bize. Toplumun örgütlenme biçimi eşitsizliğe dayandığı ve her şey herkese yetmediği için adalet ilkelerine başvurmak zorunda kalırız. Daha eşitlikçi bir dünya adalete olan ihtiyacı azaltacaktır. Marx’ın eserlerinde özel olarak işçi sınıfı, genel olarak ise tüm insanlık için ortaya koyduğu kurtuluş düşüncesinin nirengi noktasının adalet değil de özgürlük olması şaşırtıcı değildir bu nedenle. Çünkü adalet ehven-i şerdir. Kötü bir dünyada ölçülülüğü, yani daha az kötüyü tercih etmektir.
Adaletin çözmeye çalıştığı olumsuzluğu yeniden ürettiği savının bir diğer kanıtı şiddettir. Adalet arayışı şiddetten bağımsız bir şekilde düşünülemez. Haksızlığa uğradığını düşünen insanın öfkesi adil dünya arayışının temel katalizör gücüdür. İntikam olmadan adaleti anlamak ve anlamlandırmak imkansızdır. Şiddetle adalet arasındaki içsel bağ ceza hukuku ve infaz sistemi gibi bir şeyin geliştirilmesine yol açmıştır. Normalde insan öldürmek yanlıştır. Ama binlerce yıl idam cezası adaletin gereği olarak kullanılmıştır. Aynı şekilde insanları bir binada kalmaya zorlamak, onları hürriyetlerinden alıkoymak da kabul edilemez. Ama hapis cezasının mantığı tam da budur. Adalet isteği hukuka dönüşünce şiddet zorunlu bir yaptırım olarak karşımıza çıkar.
Tartışmaya özgürlük erdemini dahil ettiğimizde mesele daha da içinden çıkılmaz bir hal alır. Çünkü özgürlüğün bugün sahip olduğumuz bir yetenek mi, yoksa ileride ulaşacağımız bir nitelik mi olduğu sorusu yanıtsızdır. İdeolojik skalanın merkezi ve sağda yer alan tüm akımlar özgürlüğü eşitsizlikçi dünyanın verili koşulları içinde ele alma eğilimdedir. Bugün itibariyle yapıp yapamayacaklarımız özgürlüğün sınırını belirler. Sosyalizm başta olmak üzere sol akımlar ise eşitsizliğin bilinci çarpıttığı konusunda ısrarcıdır. Eşitsizliğin olduğu bir dünyada hiç kimse gerçekten de özgür olamazlar. Özgürlük ileride, toplumsal bir devrimin devamında sahip olacağımız bir mükafat gibi görülür. Tabii özgürlük, eşitlik ve ilerleme arasında böyle bir ilişki tasarladığınızda totalitarizm kaçınılmaz hale gelir. Marksist akım ve rejimlerin insanların özgürlüklerine çok kolay bir şekilde müdahale etmesi ve yanlış bilinç içinde gördüğü bireylerin hürriyetlerini bağlarken fazlasıyla hoyrat davranması özgürlüğe yönelik mükemmeliyetçi bakışın sonuçları arasındadır. Eşitliğin olmadığı bir dünyada insanları özgür saymıyorum dediğinizde ayrımcılık siyasetin demir yasasına dönüşür. Ayrıca ileride ulaşacağımız güzel ve özgür günler hiçbir zaman gelmez. İleriye doğru ne kadar adım atarsak atalım aradaki mesafe kapanmaz.
Kimin nereye kadar özgür sayacağımız sorusu sadece eşitlik, adalet, ilerleme sorunsalı bakımından değil akıl ile özgürlük arasındaki gerilim özelinde de çözümsüzdür. Liberal tez yasaların sessizliğini savunur. Cumhuriyetçi çizgi ise yasayı keyfiliğin yokluğu için güvence sayar. Yasanın varlığı keyfiliği önler. Yurttaşın özgür olabilmesi kanunlara bağlıdır. Tabii cumhuriyetçilerin haklı olabilmesi için yasa yapım sürecine yurttaş katılımı, yani katılımcı demokrasi gereklidir. Ayrıca oybirliğinin olmadığı güncel maddi koşullarda yasanın çoğunluğun azınlık üzerindeki tahakkümünün aracı olmaması da gerekir. Tocqueville’den bugüne demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmemesi için çok sayıda tedbir alındığı doğrudur. Ancak sağ popülizm, özellikle Trump gibi siyasetçilerin faşist-popülist politik performansı açıkça göstermektedir ki çoğunluğun tiranlığını tam anlamıyla önlemek imkansızdır. Halkın özgürlüğü pekala halkın keyfiliği anlamına gelebilir.

