Yeni nesil faşistlerin de aynı dedeleri gibi demokrasi hayranı olmadıklarını biliyoruz. Burada soru, “Demokrasi, kendisini yok etmeye programlı ideolojiler ve siyasi uzantılarına ne derece müsamaha gösterebilir” olmalı. İşte bu müsamahanın sınırları aşırı sağın etkisini, gücünü sınaması noktasında önemli.
AŞİKÂR ÇATIŞMA
Demokrasi ile otoriteryanizm dünya çapında aşikâr bir çatışma yaşıyor. Bu çatışmanın temel dinamiği faşistlerin, insanlığın başına gelen her türlü kötü şeyden demokrasiyi sorumlu tutmaları ve bunun propagandasını yapmaları. Kör noktaları bulunan ve kusursuz olmadığını kabul ettiğimiz demokrasiyi yine de savunmanın ve her anlamda aşırı sağcı karşı devriminin önüne dikilmenin insani bir sorumluluk ve görev olduğunu biliyoruz. Dünya, bir umutsuzluk sarmalının hegemonyasında savruluyor. Öyle kuvvetli bir manipülasyon altındayız ki faşistler, "dünyanın yeni bir başlangıca ihtiyacı var, bildiğimiz dünya sona erdi" algısı yaratmaya çalışıyor. Bu tür umutsuzluk dönemleri her zaman faşist kalkışmalara zemin hazırlamıştır. Bütün bu yaşananlar 1930’ların dünyasını hatırlatıyor, "bir yıkımla karşı karşıyayız ve bunu sadece faşistler tersine çevirebilir" savunusu milyonlarca kanaldan subliminal ya da açık bir şekilde kulaklara fısıldanıyor. Oysa ki net bir şekilde görülüyor ki insanlığın emeği, duyguyu ve umudu önceleyen yönetim şekillerine ihtiyacı var, sevgiye ihtiyacı var, öfkeden, nefretten, kandan, baruttan beslenen faşistlere değil. Bununla birlikte aşırı sağ partilerin siyasi geleceklerini şekillendiren önemli koşullardan biri diğer partilerin bunlara yönelik tutumları ve tavırları. Siyasetin merkezinde yer alan partilerin aşırı sağ ile olan ilişkisi belirleyici bir kıstas. Meselâ geçmişte, Belçika’da faaliyet gösteren aşırı sağcı Flaman Bloğu’na karşı diğer partiler bir araya gelerek onu meşru siyasetin dışına itmeyi başarmışlardı. Bununla birlikte aşırı sağcı partilerle işbirliğini geliştiren merkez siyaset enstrümanlarının ise bir süre sonra etkinliğini ve güncelliğini yitirmeye başladığını görüyoruz. Avusturya sosyal demokratlarında olduğu gibi. Yasal ya da kurumsal düzenlemelerin aşırı sağın faaliyetlerini yeteri kadar sınırlayıp sınırlamadığı meselesi de diğer bir önemli konu. Yeni nesil faşistlerin de aynı dedeleri gibi demokrasi hayranı olmadıklarını biliyoruz. Burada soru, “Demokrasi, kendisini yok etmeye programlı ideolojiler ve siyasi uzantılarına ne derece müsamaha gösterebilir” olmalı. İşte bu müsamahanın sınırları aşırı sağın etkisini, gücünü sınaması noktasında önemli. Yani faşistler açısından baktığınızda “pervasızlıkta ne kadar cüretkâr olabiliriz” sorusunun yanıtı bir anlamda. Hindistanlı Antropolojist Arjun Appadurai, “Yeni otoriter liderler, küresel anlaşmaların, uluslararası finansın, işçi hareketliliğinin ve sermayenin esiri olmuş ulusal ekonomilerini tam anlamıyla kontrol edemeyeceklerinin farkındalar. Bunun yerine, ülkelerinin ‘kültürel arınma’ yoluyla küresel anlamda siyasi bir güce dönüşeceğini vadediyorlar” cümlesi tüm yaşanını özetliyor esasında. Appadurai, meselenin özüne temas etmiş. İşte "göçmenler dışarı" diye bağıran neofaşistlerin, “Farklı kültürler bir arada yaşayamaz” temalı güya salt kültürel farklara indirgenmiş "şirin ve masum ırkçılık"ları böyle bir anlayıştan esinleniyor.AP seçimlerinin, yazının girişinde bahsettiğim aşırı sağcı karşı devrimin ete kemiğe bürünmüş hali olarak belirme olasılığı oldukça yüksek. Bu tedirginlikle merkez siyaset partilerinin, propaganda çalışmalarını daha çok sandığa gitmek istemeyen seçmene yönelik kurguladıkları görülüyor. Sandığa gidilmemesi kimin işine gelir bunu şimdiden söylemek zor. Ancak geçmiş seçimler incelendiğinde oy kullanmamanın daha ziyade sol partileri olumsuz etkilediği anlaşılıyor.