Tanpınar’a Huzur Yok | 24. Bölüm | İki başlı güzel kadın

Tanpınar’a Huzur Yok | 24. Bölüm | İki başlı güzel kadın

Sahnede, genç bir adam Yunan aksanıyla ‘Bir ihtimal daha var / O da ölmek mi dersin’ şarkısını söylüyor. Bazen gönlümüzden geçen hislerin ifadesi böyle hariçten birdenbire kulağımıza çalınıverir. Alınyazımızdan bir cümlenin seslendirilmesi gibi…

“Ben sizi… Nastasya Filippovna… seviyorum. Sizin için ölürüm Nastasya Filippovna.

Hakkınızda kimsenin kötü söz söylemesine müsaade etmem Nastasya Filippovna…

Yoksul düşersek, çalışırım Nastasya Filippovna…”

[DOSTOYEVSKİ, 1821-1881, Budala]

Kalabalık meyhanede herkes şarkı mırıldanır gibi konuşuyor. Fabrika kızları, bekar memurlar, fahişeler, bilmediğimiz ihtisaslarıyla gündelik hayatımızı kuran elleri nasırlı işçiler, hepsi kendi insanlık yükleriyle, ayrı ayrı diyarlardan gelmiş küçük kervanlar gibi buraya, alkolün çeşme başına, bu cümbür cemaat acayip inzivaya savrulup çekilmişler, kaderlerinin dayattığı susuzluğu kandırmaya çalışıyorlardı. Istıraptan kaçışın hüznü mü sarmış onları, içlerindeki karanlıkta pusuya yatmış hesapçı hayvanın planlayıp yönettiği tatbikata mı katılmışlar? Hakikatin buharı ile desisenin dumanı birbirine karışmış… Bu teşevvüş [karışıklık] iç âlemimizde de aynıyla mevcut değil midir?

Hayatın çıkış kapısına yaklaştığımdan olsa gerek, etrafa bakmak dahi beni bitap düşürüyor. Yorgo’nun Meyhanesi’nde Bourbon yudumluyorum. Talihim yaver giderse, General Payidar Kont’un intikam hamlesinden önce tutuklanırım. Bahtiyar’ın hayaleti geri döner mi? Cenaze merasiminde gözüme takılan Lami Alem, Şahmat Bey’leri ve Nermin Mermi’yi arayıp bulsam, cinayeti çözmeme yarayacak ipuçları yakalayabilir miyim? Bahtiyar Kont’un ölümünden mesul tutulduğum şayiasının hâlâ yayılmamış olması mucize; bugün yarın bomba patlayacaktır; o vakit elim kolum büsbütün bağlanacak, insan içine çıkamayacağım.

Sahnede, genç bir adam Yunan aksanıyla ‘Bir ihtimal daha var / O da ölmek mi dersin’ şarkısını söylüyor. Bazen gönlümüzden geçen hislerin ifadesi böyle hariçten birdenbire kulağımıza çalınıverir. Alınyazımızdan bir cümlenin seslendirilmesi gibi…

Garsonun içkimi tazeleme teklifini, başımı sallayarak kabul ettim. İkinci duble beni mayıştıracak. Varsın olsun. Milletçe sarhoşluktan kâfi derecede istifade edemiyoruz belki? Gene de ömrümüzü sarhoş şoförlerin yoluna çıkan sarhoş yayalar gibi geçiriyoruz. Alkol beni ölüme, hiç değilse uykuya alıştırır, yaklaştırır. Mevcudiyetimin mükellefiyetinden, can taşımanın mesuliyetinden, kişiliğimin vergisinden birkaç saatliğine, birkaç adım öteye, bir muafiyet mıntıkasına taşır.

İkinci bardağın son yudumunu aldığımda karşımda harikulade bir kadın belirdi. O kadar güzel ki, onu gördüğüm anda, gerçek aşkı aramaktan vazgeçtim. Üstelik iki başlıydı! Yoo, galiba viskinin tesiriyle çift görüyorum.

Ağzının içinde akide şekeri varmış gibi konuşuyor: “Ahmet Hami Bey, size tekrar rastlamak ne büyük saadet!”

İkinci bardağın son yudumunu aldığımda karşımda harikulade bir kadın belirdi. O kadar güzel ki, onu gördüğüm anda, gerçek aşkı aramaktan vazgeçtim. Üstelik iki başlıydı! Yoo, galiba viskinin tesiriyle çift görüyorum. 

Tekrar mı? Bu kadını daha evvel gördüm ve unuttum demek?! İnsana en büyük ihanet kendinden geliyor hakikaten! İtirafta bulundum: “Bendenizi affediniz… sizi çıkaramadığım için şaşkınım…”

“Aman, estağfurullah. Heyecandan dilim dolanıyor, konuşamıyorum. Sizinle tanıştırılmadık. Bahtiyar Kont’un cenazesinde görmüştüm sizi. Beni farketmemişsinizdir. Hem o gün başıma eşarp bağlamıştım. İsmim, Nastasya Filippovna” diyerek, piyanist bir meleğin ellerine benzeyen elini uzattı. Bahtiyar Kont, Nermin Mermi’den bahisle “Bu dilberin aşkı size feyiz verecek” demişti. Nastasya Filippovna feyiz vermeye başladı bile. Bu kadın, girdiği yere bereket getiren, vücut bulmuş bir müjde adeta; güzelliğiyle insanı terbiye eder, kemale erdirir.

“Benim adımı zaten biliyorsunuz” diyerek gülümsedim. Birdenbire ayılıp zindeleşmiştim, daha doğrusu, alkolün verdiği sarhoşluk, Nastasya’nın neden olduğu baş-dönmesiyle yer değiştirmişti. Kanımın temizlendiğini ve hızlandığını hissediyorum. Dostoyevski’nin Budala romanından çıkıp, İstanbul’u teşrif etmiş bu kadına Prens Mışkin’in duyduğu hürmet, benim kalbimi de kaplıyor. Neşesinin ve sevincinin üstünde daima ıstırabın gölgesi gezinen Nastasya Filippovna’ya gerçek ismini sormaktan imtina ediyorum. “Dilerseniz buyurun, birşeyler içelim?”

“Maatteessüf gitmek mecburiyetindeyim. Lakin telefon numaranızı vermek lütfunda bulunursanız çok sevinirim ve sizi birkaç gün içinde ararım. Müsait bir vakitte buluşup sizinle uzun uzun sohbet edebilmek en büyük arzum.”

“Ah, elbette, memnuniyetle…” Ceketimin iç cebinden not defteri ve dolmakalem çıkarıp numaramı ve adımı yazdım. Sayfayı koparıp Nastasya’ya uzattım.

“Aaa? İsminizi eski harflerle yazmışsınız, ne kadar etkileyici!” Gülüşü, yüzüne tamamen yayılmıştı; ağzı, gamzeleri, gözleri devredeydi. Kağıdı zarif burnuna yaklaştırıp, çiçek koklar gibi kokladı. “Biliyor musunuz, Türkçe’yi sizin eserlerinizi okumak için öğrendim. Yazdıklarınızı okuyunca da Türkçe’yi yeniden keşfettim” dedi ve Çiçek Pasajı’nın kımıltılı loşluğunda bir ışık rüzgarı gibi esercesine uzaklaştı.

Gece, mutluluk aşılayan bir vaatle kapanmıştı. Kalkayım yavaştan… Garsona işaret çaktım. Hesabı ödedim. Sigaradan son bir nefes çektim. O da ne? Nastasya Filippovna sahneye çıktı! Edith Piaf’ın ünlü şarkısını terennüm ediyordu:

“Allez, venez, Milord

Vous asseoir à ma table

Il fait si froid, dehors

Ici c’est confortable

Laissez-vous faire, Milord

Et prenez bien vos aises

Vos peines sur mon cœur

Et vos pieds sur une chaise

Je vous connais, Milord

Vous n’m’avez jamais vue

Je n’suis qu’une fille du port…” *

Birdenbire ayılıp zindeleşmiştim, daha doğrusu, alkolün verdiği sarhoşluk, Nastasya’nın neden olduğu baş-dönmesiyle yer değiştirmişti.

Şarkının arasında durdu, enstrümanlar çalmaya devam ederken “Bu gece mekanımızı son derece seçkin bir misafir şereflendirmiş bulunuyor… Hanımefendiler, beyefendiler! Edebiyat Profesörü, Romancı ve Şair Ahmet Hamdi Tanpınar’ı alkışlarla selamlayalım!”

Meyhanedeki herkes Nastasya’nın davetine uydu ve bir alkış tufanı koptu. Birçokları dönmüş bana bakıyordu. El çırpıyor, ayağa kalıyor, gülümsüyor, baş selamı veriyor…

Sahnenin tam önündeki masanın yanında silahlı ve şık bir heykel gibi dikilen takım-elbiseli bir adam ise öfkeyle kızıl korlaşmış gözlerini bana çevirmişti: Fatin Fantom!

______________________

* Haydi gelin Lord’um

Masama oturun,

Dışarısı soğuk,

Burası pek rahat.

Dert etmeyin Lord’um

Keşfinize bakın

Kederlerinizi kalbime aktarın

Ayaklarınızı sandalyeye koyun

Sizi gayet iyi tanıyorum Lord’um

Ama siz beni hiç görmediniz bile

Bendeniz sadece limandan bir kızım

Yani gölgesiyim fukara sokağın

Tanpınar’a Huzur Yok | 25. Bölüm | Can çekiştiğim tuzakta eğlendiğimi mi sanıyorsunuz?

Murat Menteş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir