Tanpınar’a Huzur Yok | 23. Bölüm | Stresin yarattığı gerginlik beni genç gösteriyor

Tanpınar’a Huzur Yok | 23. Bölüm | Stresin yarattığı gerginlik beni genç gösteriyor
“Evin de pek ferah kuzum. Buraya her gelişte içim açılıyor. Zevkiselim sahibisin. Sen, her şeye estetik merceğiyle bakan ender kişilerdensin Hamdi. Lüksün esası sadeliktir. Ve bittabi ‘unique’ eşya. Nasıl da biriciklik peşindesin hep. İnsanlar sana hayranlık ve şükran duymasın da ne yapsınlar dostum?”

ℹ️ Tanpınar’a Huzur Yok romanın ilk tefrikasını okumak için buraya tıklayınız.


 
Yanımdaki hayalete dil döküyorum: “Affınıza sığınıyorum Bahtiyar Beyciğim. Kıymetli pederinize vurmakla büyük hata ettim. Böyle bir çılgınlığı kendimden ummazdım. Mike Hammer mıyım ben? İnsan kendini şaşırıyor ve şaşırtıyor demek ki. Galiba bir buhran bulutunda sıkışıp kaldım. Bir paşaya darbe indirmeyi düşünmemiştim hiç. Böyle şeyler düşünerek yapılamaz gerçi. Bir an kendimi kaybettim. Korkusuz bir aptal gibi davrandım. Adamı öylece bırakıp kaçmak da hoş olmadı. Yaşıyor mu acaba? Köpeğe ne demeli? O da düşüncesiz davrandı. Hedefini şaşırdı hayvancağız_”

Otomobille sahil yolundan gerisingeri dönüyorduk. Sıkıntıdan yüreğim şişmişti. Dünyaya ölü gözlerle bakıyorum. Harikulade manzaraya katran dökülmüştü sanki.

“Sevgili Üstat…”

“Efendim?”

“Asıl ben sizden af dilemeliyim.”

“Ne münasebet azizim, müthiş bir felakete sebep oldum. General’in abus tavrı, hakaretamiz sözleri ve bozuk üslubu benim hislerime kapılmamı gerektirmezdi.”

“Babama o yumruğu siz atmadınız.”

“Ne?!”

“Size hakaret etmesine dayanamadım. Ve pek muteber babamı yumrukladım.”

Hayretler içindeydim: “Lakin sizin müşahhas bir vücudunuz yok ki?..”

“Muhtemelen, heyecan anında uzviyetim cisimleşiyor, bilemiyorum. Belki de cin çarpması gibi, bir sadmeydi [vuruş]. Maalesef kabahatim sizin üstünüze kaldı… Nicedir başınıza durmadan bela sarıyorum.”

“Anlamadığım bir husus var: Babanızla aranızdaki mesele nedir; handiyse husumetle bahsediyordu sizden?”

“O savaş meydanlarının haşin kumandanıdır, bense salon beyefendisiyim. Harbiye’de okumamı istedi, reddettim. Beni bir generalin kızıyla evlendirmeye kalktı, kaçtım. Onun nazarında bedeninden attığı fakat cesamet kazanıp geri dönmüş bir ifrazattan ibaretim. Homoseksüel olduğumu öğrendiğinde büsbütün çıldırdı. Beni kaderindeki arıza gibi görüyor. Birbirimize hep uzak ve soğuktuk. Üzgünüm… Sizi de ailevi bataklığımıza çektim istemeden. Müsaadenizle” dedi ve arabanın penceresinden çıkıp uçtu! Kuzguncuk’tan Kadıköy istikametine şeffaf bir uçurtma misali süzülüyordu.

Paşa’nın gazabına uğrayacağım aşikar. Vaziyet vahim… Ondan da vahimi, Bahtiyar Bey’in, bir evladın babasına böyle şiddetle vurması. Bu galeyanın müsebbibi ben miyim?.. Yoksa?!.. Bahtiyar’ın kâtili babası Payidar Kont mu?..

***

Beyazıt Kütüphanesi’ndeki gazete ve dergileri tarayarak, Payidar Kont hakkında bilgi topladım. 1886’da Edirne’de doğmuş. Köstence’den göçmüş bir ailenin büyük oğlu. Edirne Lisesi’nde, ardından Harp Okulu’nda okumuş. Topçu birliklerinde batarya komutanlığı ve yaverlik vazifeleri üstlenmiş. I. Cihan Harbi sırasında Kafkas Cephesi’ndeymiş. Fotoğraflarda ziyadesiyle ciddi görünüyor. Hayatın her cephesini, tüm cihetlerini birer muharebe saymış besbelli. Zaferden zafere koşmuş. Mağrur.

Nisan 1921’de Anadolu’ya geçerek İstiklal Harbi’ne katılmış. Kırmızı şeritli İstiklal Madalyası’yla taltif edilmiş. Helal olsun. 1926 ila 1945 arasında muhtelif karargah ve birliklerde görev aldığı gibi, Roma, Londra, Tokyo askerî ataşeliklerinde bulunmuş. 1948’de tuğgeneral, 1952’de tümgeneral rütbesine yükselmiş. Genelkurmay Eğitim Daire Başkanlığı, tümen komutanlığı, Millî Savunma Bakanlığı’nda tetkik üyeliği… Nefes kesici! Her anlamda. 1956’da emekliye sevkedilmiş. Pekala daha da yükselebilirdi. Korgeneral, orgeneral, derken genelkurmay başkanı… Paşa’nın gazabına uğrayacağım aşikar. Vaziyet vahim… Ondan da vahimi, Bahtiyar Bey’in, bir evladın babasına böyle şiddetle vurması. Bu galeyanın müsebbibi ben miyim?.. Yoksa?!.. Bahtiyar’ın kâtili babası Payidar Kont mu?..

Derin bir nefes aldım. Adalete o meşum günde olup bitenleri teferruatıyla anlattım. Suçun üstüme yıkıldığını ve caniyi bulmaya çalıştığımı söyledim. “İşte, Sevgili Adalet, vaziyet bundan ibaret.”

***

“Şekerim nerelerdesin sen? Sesini duyan hacı, yüzünü gören cennetlik valla! Bahtiyar Kont’un cenazesinde de konuşamadık. Birden kayıplara karıştın.” Adalet çat kapı gelivermişti.

“Hoş geldin, Adalet. Malum, romanla cebelleşiyorum…”

Adalet içeriye geçti, Haydut’a uzaktan öpücük verdi, çantasını sehpaya bırakıp üçlü koltuğa yerleşti. “Evin de pek ferah kuzum. Buraya her gelişte içim açılıyor. Zevkiselim sahibisin. Sen, her şeye estetik merceğiyle bakan ender kişilerdensin Hamdi. Lüksün esası sadeliktir. Ve bittabi ‘unique’ eşya. Nasıl da biriciklik peşindesin hep. İnsanlar sana hayranlık ve şükran duymasın da ne yapsınlar dostum?”

“Sana kahve pişireyim, ne dersin?”

“Zahmet buyurma rica ederim. Sen bir nebze stresli misin acaba?” Stres mi? Adalet, yeni kelimeleri, taze meyveler misali sever, ağzından düşürmez.

Şakaya vurdum: “Stresin yarattığı gerginlik beni genç gösteriyor.”

Güldü. Gülüşü dinince, temkinli bir ciddiyetle konuştu: “Hamdiciğim, izninle sana mühim bir sual soracağım.”

Herdaim neşeli, candan ve mültefit Adalet’in karşısında ilk kez tedirginlik duyuyordum: “Elbette, sor, ne demek?”

“Bahtiyar Kont’u sen mi öldürdün?”

“Bunu da nereden çıkardın?”

“Seni tanıyorum. Sana kötülüğü dokunanların dahi iyiliğini istersin. Kaldı ki Bahtiyar Bey hem senin takdirini kazanacak seviyede bir centilmendi, hem de sana adeta tapıyordu. Fakat…”

“Fakat ne?”

“Fatin Fantom ‘Bu cinayeti Tanpınar işledi. Deliller kat’i’ demiş.”

“Kime?”

“Ah dostum, sözlerime soruyla mukabele edip duruyorsun. Hakiki mücrimler gibisin ayol!”

Derin bir nefes aldım. Adalete o meşum günde olup bitenleri teferruatıyla anlattım. Suçun üstüme yıkıldığını ve caniyi bulmaya çalıştığımı söyledim. “İşte, Sevgili Adalet, vaziyet bundan ibaret.”

“Tövbe estağfurullah! İşler iyice Arap saçına dönmüş desene! Allah büyüktür, bir kapı açar elbet Hamdi, kalbini ferah tut. Sen ki binlerce sayfa romanlar yazmış adamsın, bu düğümleri de çözersin alimallah.” Ayağa kalktı. “Şimdi gidiyorum. İş güç. Bir isteğin olursa ilkin beni ara, tamam mı?”

“Tamam.”

Kapıya yürüyordu: “Malum, benden laf çıkmaz, endişelenmeyesin, çok konuşurum lakin ağzım sıkıdır. Arkandan atıp tutana da göz açtırmam.”

“Adalet?”

Döndü: “Benim zanlı olduğumu kimden duydun?”

“Şarkıcı bir kızdan. Sovyetler Birliği’nden gelmiş. Fatin Fantom’la oynaşıyor galiba. Adı da çok ilginç.”

“Nedir?”

“Nastasya Flippovna.”

Tanpınar’a Huzur Yok | 24. Bölüm | İki başlı güzel kadın

Murat Menteş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir