Tanpınar’a Huzur Yok | 26. Bölüm | Elmalar Adası’na gökten armut yağıyor

Tanpınar’a Huzur Yok | 26. Bölüm | Elmalar Adası’na gökten armut yağıyor

Siz ve ben, Ahmet Hamdi Tanpınar, fırsatı ganimet bilip harikalar yaratacağız. Ben sabırlı biri değilim, rüyalarım bile kısa sürer ve yekten söylüyorum: Size harika romanlar yazdığınız için âşığım.

Yarın sabah sen de bir hayal olmayacak mısın?..

[Huzur]


ℹ️ Tanpınar’a Huzur Yok romanın ilk tefrikasını okumak için buraya tıklayınız.


“Kara-kediler bana hep uğur getirir. Adı ne?”

“Haydut.”

“Hımmm?! Süt dökmüş gibi bakıyor halbuki… Pisiciğe köpek ismi vermişsiniz!.. Benim de bir sarmanım var: Mao.”

“Mao… Kedi için mükemmel bir isim hakikaten.”

“Pavlov, deneyi kediyle yapsaydı, ‘şartlı refleks’ diye bir şey olmazdı.”

“Aaa? Hakikaten öyle.”

“Kediye hep muhabbet besler miydiniz Üstat, yoksa sonradan mı?..”

“Annem severdi… Bana onun mirası bu sevgi.”

“Nurlar içinde yatsın.”

“Amin.”

“Ben çocukken kedi kuyruğu biriktirirdim.”

“Ciddi misiniz?”

“Hayır, şaka ediyorum efendim… Haydut, hammış pişmiş gibi görünüyor!”

“Haklısınız, dervişmeşreptir.”

Nastasya Filippovna’yla Şartröz [Chartreuse] içiyorduk. Keşiş likörü ikimizi de çarpmıştı. Haydut’u kurcalayıp duruyor. Her sözün sonunda kıkırdıyor. Huzursuzlanarak pençe atan kara-kediye hitaben “Korkularının üstüne gidiyorsun ha? Freud tanısa seni severdi” diyor.

Ten rengi, menekşe desenli bir elbise giymişti. Elbise nerede bitiyor, ten nerede başlıyor belli değil. Çiçekler cildine çizilmiş sanki.

Bahtiyar Kont’un hayaleti, üçlü koltuğun kolçağına ilişmiş: “Ben ikinizi başbaşa bırakayım. Daha fazla içmeyin ki yatakta birbirinizin üstüne kusmayasınız.”

Haydut’la meşgul kadına duyurmamak için elimle ağzımı kapatarak fısıldıyordum: “Ne münasebet azizim!”

“Aman dikkat, ‘cimadan sonraki o korkunç boşluk’ düş düş bitmez.”

“Sizi terbiyenizi takınmaya davet ediyorum.”

“Affedin mirim, öldükten sonra bana bir haller oldu. Ağırlığımı yitirdim; her iki anlamda da.”

Değişim dönemlerinde, fert de, cemiyet de buhran yaşar. Biz hâlâ modern dünyaya intibakın yollarını aramaktayız. Binaenaleyh derdimiz, tasamız bitmek bilmiyor

***

Elmalar Adası’nda gökten armut yağıyordu: Ben kâtili bulmaya çabalarken, karşıma şarkıcı, general, diyakoz, hayalet çıkıyor.

Nastasya Filippovna’dan aldığım Nermin Mermi’nin mektubunu okumamıştım henüz. İçimde bir merak bulutu köpürüyor.

Nastasya, masamdaki zarfı işaret etti: “Kim bu Nermin Mermi?” Kadınların, erkeklerden hesap sorma konusundaki [bir peşin-hükmün teyidi gibi tınlayan] pervasızlığı, epey nahoş bir keyfiyet arzediyor.

Gerçeği söyledim: “Bilmiyorum, tanışmak nasip olmadı.”

“Emin misiniz? Tanımadığınız biri, adresinizi nereden bilsin?”

“Size sormalı. İkametgahımı nasıl buldunuz?”

Sorumu cevaplamadı: “O halde pusuda bekleyen bir hayranınız? Hayranlık, çoğunlukla aşkın yerine geçer; aşka en çok benzeyen duygudur zira.”

Bahtiyar Bey’in hayaleti “Kıskançlığın sevdadan evvel belirmesi tuhaf. Aman diyeyim, bu kadının cazibesi karşısında ihtiyatı elden bırakmayınız. Hileli dürüstlükle, haince sadakatle ve yanıltıcı gerçeklerin ifşasıyla sizi kandırmadığından emin olana kadar sıkı durun. Selam, davet ve ikram, entrikanın unsurlarıdır malum” derken eşyaların, duvarların içinden geçerek volta atıyor. Şarkıcı ile hayaletin aynı anda konuşmasından doğan kakofoni beni duraksatıyor.

Rus şarkıcı, masamı teftiş ediyordu. Yılan sağan laborant dikkatiyle kenardaki kitapları [bilhassa Bahtiyar Kont’un hediyesi Proust cildini], daktilodaki sayfayı, sigara, kibrit, fincan, bakır kül-tablası… ne varsa inceliyordu. Deri ciltli defterlerden birini aldı nihayet. “Eski yazıyla not tutuyorsunuz demek? Daktiloda Latin alfabesi, defterde Arap harfleri! İki dünyanız, iki hayatınız var, iki kişisiniz Ahmet Hamdi Bey…” Defterden bir sayfayı okumaya koyuldu: “Garip bir haletiruhiye içinde 57’nin yahut 58’in ortasını yaşıyorum. Altı ay sonra 59… İhtiyarlık, farkına olmadan nasıl geliyor. Hakikaten yaşamın gafiliyim. Sadece parasızlığın döndürdüğü bir fırfır gibi ortada dolaşıyorum. Bununla beraber yaşım var. Bu işte asıl garip olan zamanın merhale merhale bizde tecelli etmesi. Bir hastalık, dişler kırılıyor. Sapasağlamsın. Ne bozabilir bu ahengi? Henüz herşey yerinde. Arkasından bir sarsıntı, bir ümitsizlik daha. Yeniden ahenk kuruluyor. Fakat mihverin öbür ucunda ve böyle ahenkten ahenge gide gide ipin sonu geliyor… Bu defteri seviyorum. Benden sonra okunacağını düşünüyorum. Hoşuma gidiyor. Geçen zamanım görülecek sanıyorum. Halbuki masamın bir ucundayım. Karşımda küçük kahve iskemlesinin üstünde bakın cigara tablası parlıyor. Cigara tablam, kahve fincanım, romanın müsveddeleri önümde. Saat 10, evde yalnızım. Sadece otomobil sesleri duyuyorum. Balkondan başım çıkarsa denizi göreceğim. Yalnızım, bütün dünyam benden uzakta ve içimde. Ah bunu göstermenin imkanı yok Kim anlar şu andaki boşluğumu ve doluluğumu…”

Araya girdim: “Bayan Filippovna, bu kadarı kâfi, devam etmeyiniz lütfen.”

Başını kaldırdı: “Ah, bağışlayın. Her defasında olduğu gibi, yazdıklarınızın akışına kapıldım. Günlük tutmanız harika. İleride bu metinler neşredildiğinde, okurlarınız sizin iç dünyanızı keşfedecekler.”

“Allah korusun. Bu günlükleri herşeyden ziyade terapi niyetine tutuyorum. İçimi dökeyim, hislerim beni zehirlemesin, kendimi metin aynasında göreyim, bozulan ahengi yeniden kurabileyim, sevinçli zamanlarımı hatırlayayım, muayyen bir ahval ve şerait içinde mayalanan düşüncelerim uçup kaybolmasın…”

“İşinize karışmak bana düşmez lakin bu defterlerin bilhassa gelgeç hislerle kağıda dökülmüş kısımlarını yakın gitsin. İleride kimi aklıevveller, bunları neşretme işgüzarlığı gösterebilir. Sizi tam da güya doğru anlamayı mümkün kılacak membaı keşfettikleri zannıyla yanlış anlayıp, isminizin etrafına birtakım menfi kelimelerle çevreleyebilirler.”

Bahtiyar Bey kulağımın dibinde, benim de kendime sorduğum soruyu seslendiriyor: “Bu kadın Osmanlıca elyazısını nasıl okuyabiliyor? Acayip!”

“İyi de ‘Benden sonra okunacağını düşünüyorum’ yazmışsınız?”

“Nastasya Hanım, kitaplarım bile yayınevlerinin alakasını celbetmiyor. Edebiyata, filozofiye meraklı bir avuç insandan ve üç-beş talebemden başka okurum da yok. Bizler sanata ve düşünceye dair, kimsenin umursamadığı bir sırdaşlar grubuyuz. Günün birinde, bu defteri bulsa bulsa beni bizzat tanıyan biri, kardeşim, talebem yahut bir dostum bulur. Şikayetlerimle, geçici duygularımla, gündelik hayatın hemen her birimizi hırpalayan irili ufaklı güçlükleri karşısında yaşadığım türlü sıkıntılarla hatırlanmak istemem. Bir yazarı tanımanın, anlamanın yolu bu tür dedikodu malzemesinden geçmez. Eserlerimde tarihin ve cemiyetin üstüne yükselmeyi, kendimizi tüm cihetlerden ve derinlemesine tanımayı gözetiyorum. Böylece her bakımdan iyiye gidişin imkanlarını görmem mümkün olacaktır.”

“Anlıyorum galiba. Mahremiyetinizin bilhassa geçici duygulardan ve düşüncelerden örülü boyutunu ifşa etmek istemiyorsunuz. Eserlerinizdeki mugaddi [besleyici] muhtevanın önüne geçecek bir dedikodu malzemesinin ortaya saçılmasını…”

“Hafazanallah! Böyle bir şeyi kim arzu eder?! Tekrar ediyorum, bunlar ne üslup ne de içerik bakımından benim kurduğum eser çerçevesine giriyor.”

“O halde neden yazıyorsunuz?”

“Değişim dönemlerinde, fert de, cemiyet de buhran yaşar. Biz hâlâ modern dünyaya intibakın yollarını aramaktayız. Binaenaleyh derdimiz, tasamız bitmek bilmiyor…”

“Ve siz, ‘Yalnızım, bütün dünyam benden uzakta ve içimde’ derken aslında kendiniz ve toplumunuz için tasavvur ettiğiniz hayatın henüz başlamadığını söylüyorsunuz… Şaheserler yazan bir romancısınız fakat bir ucuz-roman karakterinin macerasını yaşıyorsunuz… Çok tuhaf, çok acı ve çok çılgınca!”

“Sözlerinize hak vermemek mümkün değil.”

“İşinize karışmak bana düşmez lakin bu defterlerin bilhassa gelgeç hislerle kağıda dökülmüş kısımlarını yakın gitsin. İleride kimi aklıevveller, bunları neşretme işgüzarlığı gösterebilir. Sizi tam da güya doğru anlamayı mümkün kılacak membaı keşfettikleri zannıyla yanlış anlayıp, isminizin etrafına birtakım menfi kelimelerle çevreleyebilirler.”

“Teşekkür ediyorum. Dostane ikazınızı akılda tutacağım.”

Defteri masaya bıraktı ve Sahnenin Dışındakiler’den alıntılarla konuşmaya başladı: “Ahmet Hamdi Bey, size Avrupalı bir kadın lazım. Sizi ancak Avrupalı bir kadın idare edebilir ve tatmin eder. Çünkü siz sanatkar ruhlu bir insansınız. Aşka değil, şefkate, anlayışa ihtiyacınız vardı. Şark laubaliliğinden yakayı sıyırmanın vaktidir üstadım. Avrupalı kadın… ‘Dört asırlık bir hürriyet terbiyesi… Müzede veya kilisede gördüğümüz kadını üç yüz sene evvelki kadını, yarım saat sonra sokakta görürsünüz! Avrupa, efendim, Avrupa evdir, intizamdır, rahattır… Evin içinde Avrupalı kadın bir sihirbaz değneğine benzer; her şey değişir ve birden güzelleşir!”

Yutkundum: “Ne demek istiyorsunuz Nastasya Filippovna?”

“Siz ve ben, Ahmet Hamdi Tanpınar, fırsatı ganimet bilip harikalar yaratacağız. Ben sabırlı biri değilim, rüyalarım bile kısa sürer ve yekten söylüyorum: Size harika romanlar yazdığınız için âşığım. Kendinizi ihtiyar sanıyorsunuz… halbuki aslan gibisiniz! Ve yakışıklılığınız beni allak bullak ediyor.” Şarkıcı dilber ağır fakat kararlı adımlarla bana yaklaşıyordu.

O esnada dışarıdan birtakım sesler geldi. Gayriihtiyari açık pencereye yöneldim. Aşağı bakarken başım dönüyor; likörün tesiri. Bir askerî cipten irikıyım dört adam iniyordu. Bahtiyar Kont yanımda bitti: “Bunlar komando. Babamın askerleri. Karatecidirler. Sizi tartaklamaya gelmişler besbelli. Çok ayıp. Bir kişiye dört kişi. Fakat eminim siz onları yere sereceksiniz!”

Kıyametin son alameti

Murat Menteş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir