Konut kredisi taksiti 10.000 liraya düştü manşetini gördüğünüzde bunun 4 ya da 5 kişi için “paylaşımlı kredi” abukluğu olduğunu öğrenince ne hissedersiniz?
Uzunca bir zamandır en sık duyduğumuz yakınmalardan biri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurumlarının tahrip olduğudur.
Bu kurumları tek tek saymaya gerek olduğunu sanmıyorum. Fakat yıpranan yahut “Devlet Kurumu” olmak ciddiyetiyle birlikte çöken kurumlar, bu çöküntüyü bazı özellikleri ile hissettirirler.
Çöken yahut çökmekte olan kurumların en temel ortak özellikleri, sayesinde var oldukları kendi vatandaşlarını aşağılamak, onları aptal yerine koymak ve dahası bu yollarla onlarla alay etmektir.
“Dolarını satmayanlar ağlayacak!”, “Yılın ikinci yarısında enflasyonu kontrol altına alacağız” diyen bir ekonomi bakanı halka yalan söyler.
“Bir yılda evsiz depremzede kalmayacak!” diyen İmar Bakanı yalan söylemektedir.
“Bu halka aya dört şeritli yol yapacağız desek inanırlar!” diyen bakan ise halkla alay etmektedir.
Uçak Gemisi yapmadık.
Altay tankı yapmadık.
Deprem konutlarını söylediğimiz zamanda yapmadık.
Kaan daha senelerce kendisine yüklenen işlevi yerine getiremeyecek.
İha ve Siha’lar savaş uçaklarının yerini tutamaz.
Her sene “düşen” enflasyonu düşüremedik.
Evsiz hayvanları koruyacağız dedik, onun yerine öldürmek daha kolay geldi ama vicdanı da kimseye bırakmadık.
Büyük ve küçük şehirlerimizde güvenliği sağlayacağız dedik her sokakta bir mafya türedi.
İsrail’e yaptığı soykırım nedeniyle çok kızgınız dedik öyle olmadığı ortaya çıktı.
Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılıyız dedik, sonra İsrail’e bu ülkeyi işgal etmesinde yardımcı olan bir terörist yapının Şam’ı ele geçirip kendisini devletin sahibi ilan etmesini alkışladık.
Resmi kayıtlarımızda terörist ilan ettiğimiz “insanları”, başkentimizde ağırlayarak meşrulaştırılmalarına destek verdik.
Ülkemizin milyonlarca vatandaşına ölüm, toplu katliam çağrıları yapıldığında üç maymunu oynadık, sonra da hiçbir şey olmamış gibi kürsülere çıkıp onlar bizim kardeşimiz diyerek “kardeş” sözcüğünü “tehlike altında olanlar” kılığına soktuk.
Tweet atanı hapse atarken cinayet işleyenleri iki üç ayda serbest bırakıp Türkiye’nin bir “Hukuk Devleti” olduğunu beşuş bir çehreyle iddia edebildik.
Anayasa ihlalinin büyük ve dehşetli bir suç olduğunu söylerken defalarca Anayasayı ihlal ettik.
“Anayasa Mahkemesi kapatılmalıdır” diyerek Hukuk Devleti’nin tabutuna çivi çaktık.
Bunları sıralamak sadece hafızamızı tazeler, çünkü unutkan bir devlet olduk.
Bütün bunlar olurken medyamız ne yapıyordu? Daha doğrusu güvenilir bir medyamız var mıdır?
Hemen her medyayı yakından izlerim. İnternet medyasını da sosyal medyayı da yazılı medyayı da.
Halkla alay etmenin şampiyonluğu kesinlikle medyaya verilmelidir. Yukarıda saydığım her yalanı gerçek gibi göstermenin yahut meşrulaştırmanın medya aracılığıyla yapıldığını gözlemlemek için çok uğraşmak gerekmez.
Sık sık ekranlara çıkacak başka adam mı yok diyoruz. Aslında anlıyoruz tabii ekranlarda gördüğümüz yüzlerin “sağ” olsun, “sol” olsun en ziyade müsaadeye mazhar tipler olduklarını. Biliyoruz arada bir ettikleri “eleştirel” cümlelerin müsamerenin bir parçası olduğunu. Karşımızda” makul” muhalife de iktidar yanlılarına da milyonlar kazandıran bir sistem var.
“Ev almak kolaylaştı!” manşetini gördüğünüzde ne düşünürsünüz?
“Faizler düştü krediye hücum” manşetini?
“400.000 TL’ye otomobil” manşeti atıp sonra haberi okuduğunuzda bu fiyatın Çin malı bir arabanın Euro üzerinden olan fiyatı olduğunu, aynı otomobilin ülkemizde ancak bir milyon liraya satılabileceğini okuduğunuzda ne düşünürsünüz?
600000 tl’ye otomobil yazan manşet görüp bunun engelli vatandaşlara satılan ÖTV’siz araç olduğunu anladığınızda güler misiniz? Ağlar mısınız?
Konut kredisi taksidi 10000 liraya düştü manşetini gördüğünüzde bunun 4 ya da 5 kişi için “paylaşımlı kredi” abukluğu olduğunu öğrenince ne hissedersiniz?
Konut tanıtımlarından, otomobil reklamlarından ibaret “haberler” size haber olarak anlatıldığında ve aslında bu “haberlerden” saygıdeğer medyamız reklam ücretleri aldığında ne hissedersiniz?
Medyamızın yüzde doksanının Dünya Haberlerini “unuttuğunu” fark ediyor musunuz? Öyle ki eskiden dünya haberciliği yapan TRT’nin 3.sayfa haberlerinden öteye geçemediğini gördüğünüzde bu kuruma verdiğiniz milyarlarca liralık vergiyi helal edebilir misiniz?
Birkaç “Freelancer” gazetecinin çabaları dışında güvendiğimiz, güvenebileceğimiz medya kalmadı. Onlar elbette medyanın onurudur.
Bugün ekranlardan seyrettiğimiz iktidar yanlısı yahut muhalefet yanlısı olduğunu düşündüğümüz gazetecilerin, paralı siyasetçilerin lüks seyahat misafirleri, bedava Hac yahut umre dindarları olduklarını görüyoruz.
Sık sık ekranlara çıkacak başka adam mı yok diyoruz. Aslında anlıyoruz tabii ekranlarda gördüğümüz yüzlerin “sağ” olsun, “sol” olsun en ziyade müsaadeye mazhar tipler olduklarını. Biliyoruz arada bir ettikleri “eleştirel” cümlelerin müsamerenin bir parçası olduğunu. Karşımızda” makul” muhalife de iktidar yanlılarına da milyonlar kazandıran bir sistem var.
Onlar “dükkânı” açık tutuyorlar.
Tıpkı dükkânı açık tutmaktan başka bir işlevi olmayan muhalefet partileri gibi.
Türkiye’nin bir umudu olacaksa eğer bu, mahalle temelinde örgütlenecek siyasi yapılardan geçecektir. Şen şakrak, güvenli sokaklar istiyorsak, hayat dolu mahalleler kurmak zorundayız. Sokakta yoksanız yoksunuz, o kadar basit.

Yorum Yazın