Atina’da yapılacak en önemli iş

Atina’da yapılacak en önemli iş

Bu ilk gidişimde Atina’da çok kısa kaldım, zira sebeb-i ziyaretim ne kültür ne tarih ne mitoloji ne gastronomi ne iş ne de başka bir şeydi; uygun bir ortamda evlilik teklif edecektim. Dolayısıyla, Atina benim için başka bir anlam daha kazandı.

Ha bugün ha yarın, elbet bir gün gidilir falan derken Atina’ya gidişim hayli gecikti.

Benim için seyyahlığı avukatlığından önde gelen Haluk İnanıcı, Atina’yı Farklı Gezmek adlı kapsamlı kitabında bu şehri gerçekten farklı görmemizi sağlar.

Turistlerin görmeyeceği detayları fark edebilir, hikâyelerini öğrenebilirsiniz; bu da, sanırım, bir şehri sevmenin en önemli kıstaslarından biri.

Bu ilk gidişimde Atina’da çok kısa kaldım, zira sebeb-i ziyaretim ne kültür ne tarih ne mitoloji ne gastronomi ne iş ne de başka bir şeydi; uygun bir ortamda evlilik teklif edecektim.

Dolayısıyla, Atina benim için başka bir anlam daha kazandı -İnanıcı alınmasın ama en farklı gezmek böyle olur.

Bir de, benim teklif Paskalya zamanına denk geldi mi, oh, çifte bayram.

Çal zilleri zangoç efendi, öttür düdüğü Yorgo, haydi bakalım Niko, çevirin kuzuları, başlasın şenlik, başlasın karnaval.

Atina’ya gelişimiz akşam uçuşuylaydı, oteli bulmak, yerleşmek falan derken geceyi ettik.

Bereket, bu siestacılar akşam yemeği saatinin de suyunu çıkarıyorlar, o sayede kendimize Plaka’da güzel bir lokanta bulduk.

Uzolu, mezeli, ahtapotlu bir yemek yedik ama cumartesiyi bekleyelim dedim; kızı kaçıracaklarmış gibi ayak basar basmaz yüzük verilmez ya.

Şunu da anlatmadan geçmeyeyim; şimdi, gecenin bir saati Plaka’ya gidip açık bir lokanta bulalım diye yola koyulmamızla birlikte Paskalya törenine denk geldik.

Askerler, papazlar, bilumum üniformalı ahali matem havasını vermek için alabildiğine ağır adımlarla yürüyorlar.

Matem tamam da, yüzlerce insan böyle ağır adımlarla yürüyünce “zombi geçidi” bir görüntü çıkıyor ortaya.

Bir de biz çok açız, lokantaların mutfakları kapanacak diye de endişe ediyoruz, tam hızlanacağız, önümüze üniformalı zombilerden bir grup geçiyor, biz de mecbur yavaşlıyor ve o matemin bir parçası oluyoruz.

Neyse, bir punduna getirip biz yolumuza revan olduk da en azından seneye geçit törenine takılıp açlıktan telef olan iki turisti anmak zorunda kalmayacaklar.

Ertesi gün, Syntagma’dan Plaka’ya, oradan bitpazarına, sağlı sollu sokakları arşınlarken bir de ne göreyim!

Cebinde yüzük, sırtında ceket olan insan aslında kokoreç gördüm diye sevinmemeli ama insanoğlu bazen anlaşılması zor bir mahluka dönüşür, ben de dedim ki, gel şurada bir kokoreç yiyelim.

GEL ŞURADA BİR KOKOREÇ YİYELİM

İki kuzuyu çeviriyorlar kömür ateşinde, bir de uzun, upuzun bir kokoreç takmışlar şişe, üçü birlikte dönüyor, kömüre damlayan yağları beyni ele geçiren kokularla bezenmiş bir duman olarak havaya karışıyor.

Cebinde yüzük, sırtında ceket olan insan aslında kokoreç gördüm diye sevinmemeli ama insanoğlu bazen anlaşılması zor bir mahluka dönüşür, ben de dedim ki, gel şurada bir kokoreç yiyelim.

Lakin bu kokoreçi Arnavutluk’tan biliyorum, daha doğrusu tahmin ediyorum, bunun içinde ciğer olur, o yüzden de ağır olur, Nihan bunu yemez.

Çarnaçar -yoksa isteyerek mi?- he dedi, bizi boş bir masaya buyur ettiler.

Bizim masa nerede, tam kuzuların dibinde, loca gibi yer mübarek.

Püfür püfür de “kömürde kuzu” kokuyor.

Ben kokudan mestane bir porsiyon kokoreç ısmarladım ama bu mutluluğu tek başıma yaşamam gerektiğini de idrak ettim hemen: “Tek kişilik servis açın, ben bir şey yemeyeceğim.”

Neyse, yapacak bir şey yok, hayat sürprizlerle dolu ve böyle bir kokoreç bulduğunda -cebinde tektaş değil Kaşıkçı Elması da olsa- yiyeceksin.

Böylece, midem de bayram coşkusundan payına düşeni aldı.

Dışarıda bayram, içimde bayram, cebimde bayram, daha ne olsun?

Birkaç hatıralık eşya aldıktan sonra otele yollandık, sonra, baktım beyaz elbisesini giydi, dedim, “hayde bre, vakit bu vakittir.”

Döndük Plaka’ya, şık bir lokantaya oturduk, güzel bir masa, “dolmades”, “Grek salat”, “cacıki”, mantar ve uzodan müteşekkil bir sofra kurduk.

Sonrası malum, yanağa doğru süzülen gözyaşları eşliğinde: “Evet!”

Gel de, Atina’yı sevme şimdi.

İster istemez Atina ile aramda -aramızda- kişisel bir bağ kuruldu artık.

Gelmeden Atina’ya dair okuduklarım, gelince gördüklerimden daha fazlaydı, Atina’nın hakkını verdiğimi söyleyemem ama gördüğüm kadarı da bu şehri sevmeme yetti.

Elbet bir daha düşer yolum Atina’ya, gezmesi de o güne kalsın.

Selanik ve milliyetçilik

Bilgehan Uçak
Latest posts by Bilgehan Uçak (see all)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir