Avrupa nereye?

Avrupa nereye?

Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla yeni ve çoğulcu bir kimliğe doğru yol almayı hedefleyen Avrupa bugün rotasını yeni gettolara, yeni katliamlara, yeni toplama kamplarına doğru döndürmüşe benziyor. Kolayca manipüle edilen, sağduyudan uzak, olaylar arasında neden sonuç ilişkisini kurabilecek analitik düşünce gücüne sahip olmayan, grup psikolojisinin çığ gibi büyüdüğü düzlemler sosyal medya başta olmak üzere toplumun farklı katmanlarında kendine yer bulmaya başladı.

1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışını çoğu iyimser görüşlü insan Avrupa’nın bir daha savaş görmeyeceği ve yeniden yapılandığı barışçıl bir dönemin başlangıcı olarak gördüler. İnsanların elleriyle taşlarını söktükleri, parçaları Berlin’in turistik eşya satan dükkanlarında hatıra eşyası olarak satışa sunulan duvarın ortadan kalkmasıyla Soğuk Savaş dönemi kapandı. Savaşın anıları geride kaldı. Ne var ki bunlar sokak üzerinde olan fiziki değişikliklerdi. Tarihsel her olayda yaşanageldiği gibi zihinsel dönüşümün gerçekleşmesi duvarın yıkılması kadar kolay olmayacaktı.

Etnik gururdan, etnik teröre alt başlığını verdiği Kanbağı adlı kitabında Prof. Dr. Vamık Volkan bu konuya dikkat çekerek, duvarın yıkılmasıyla fiziksel bir bölünmenin ortadan kalktığını ancak taraflar arasındaki psikolojik bölünmenin korunduğuna dikkat çekiyor. Avrupa’nın yeniden şekillenmesinde farklı millet ve etnik grupların kendilerini yıllarca bir arada tutan komünist ideoloji ve bürokratik güç çimentosundan kolay kolay kopamayacaklarını ve bu psikolojik ayrımın kolektif hafızada korunacağının altını çiziyor.

Duvarın yıkılmasından bugüne aradan geçen otuz beş yılın silemediği bu zihinsel ayrışma hedeflenen yeni Avrupalı kimliğinin etkin biçimde sağlanmasıyla sonuçlanmadı. Avrupa, sınırlarını Rusya’ya dayandırma konusunda çekimser kaldı. Ukrayna – Rusya Savaşı’na kadar bu konuda herhangi bir adım atmadı. Benzer biçimde bazı Baltık ve Balkan ülkeleri de bu ağır işleyen entegrasyondan paylarını aldılar. Zamanla yeni iş, yeni yaşam hayali Avrupa içi göçlerle kendini göstermeye başladı. Büyük kentlerin meydanları buralardan gelenlerin yaptıkları sokak gösterilerine, açtıkları tezgahlara sahne olmaya başladı. 

Duvarın yıkılmasının ardından ilk kırılmalar bu dönemde yaşanmaya başlandı. Öteki olarak tanımlananlar çoğaldıkça psikolojik ayrımlar silineceğine güçlendi. Avrupa duvarı yıkarak bir devri kapattı ama adım attığı yeni dönem hayal edildiği gibi olmuyordu. Kendi içinde itiş kakış devam ederken Suriye’deki savaşla ortaya çıkan göçmen krizi, pandemi sonrası bütün ülkeleri sarsan ekonomik sıkıntılar, iklim krizi gibi nedenlerle yaşlı kıta farklı etnik kimliklerde çok sayıda insanın her türlü tehlikeyi göze alarak yola çıktığı bir varış noktası haline dönüştü. Bu durum milliyetçiliği adım adım tırmandırdı. Öyle ki bugün artık aşırı sağ partilerin yönetimi devralmaya başladıkları bambaşka bir Avrupa yapılanması görüyoruz. 

Le Pen’in ikinci tur sonucunda yönetime gelmesi halinde Avrupa değil Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, İkinci Dünya Savaşı öncesi koşulların yeniden sağlandığı bir yapıya bürünecek. İşte burası hayli tedirgin edici. Zira bu sefer daha geniş bir coğrafyada gerçekleşen farklı dil, din ve ırktan insanları hedef alan daha karmaşık bir durumla karşı karşıyayız.

AVRUPA İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNE Mİ DÖNÜYOR?

Avrupa’da aşırı sağ ilk büyük zaferini İtalya’da kazandı. Giorgia Meloni liderliğindeki İtalya aşırı sağı büyük ortak olarak ülke yönetiminde söz sahibi olan ilk Avrupa ülkesi oldu. Benito Mussolini’den sonra yönetime gelen ilk aşırı sağcı ve ilk kadın başbakanı olan Meloni, Hristiyan değerleri, muhafazakar kimliği, yabancı karşıtı politikaları savunmasıyla dikkat çekti.

Bu yıl 6 – 9 Haziran’da yirmi yedi Avrupa Birliği üyesinde yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ sandıktan zaferle çıktı. Yaklaşık 370 milyon seçmenin yüzde 51’inin oy kullandığı seçimden sonra Avrupa’nın önde gelen ülkelerinde taşlar yerlerinden oynamaya başladı. 

Fransa’da 30 Haziran’da yapılan seçimin ilk turunu aşırı sağcı Marine Le Pen’in başında olduğu Ulusal Birlik Partisi birinci parti olarak kazandı. 7 Temmuz’da yapılacak ikinci turdan birinci parti olarak çıkması beklenmese de Le Pen’in aldığı bu tarihi başarı sesinin daha gür çıkmasına neden oldu.

Le Pen’in seçim vaatleri sağ popülist ve milliyetçi temalar etrafında şekilleniyor. Göç ve sınır kontrollerinin sıkılaşması, ülkede bulunan göçmenlerin gerekirse vatandaşlık hakları geri alınarak sınır dışı edilmesi, güvenlik ve terörle mücadeleye ağırlık verilmesi, ulusal güvenliği koruma adına gerekirse Avrupa’dan bağımsız politikalar geliştirmesi, Fransız kültürüne ve diline daha fazla önem verilmesi gibi başlıklar var. Le Pen’in ikinci tur sonucunda yönetime gelmesi halinde Avrupa değil Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, İkinci Dünya Savaşı öncesi koşulların yeniden sağlandığı bir yapıya bürünecek. İşte burası hayli tedirgin edici. Zira bu sefer daha geniş bir coğrafyada gerçekleşen farklı dil, din ve ırktan insanları hedef alan daha karmaşık bir durumla karşı karşıyayız.

Öteki olarak sınıflandırılan hangi milletten olursa olsun, istenmeyen olarak tanımlandığında bu yatay zemindeki haklardan faydalanması hayli muğlak ya da hiç yok. Burada giderek yükselen bir tansiyon var. Dahası tıpkı İkinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi bu tansiyonu arttırmayı amaçlayan araçlar yine devrede.

YENİDEN YÜZEYE ÇIKAN TEMEL SORUN

İnsanlık elbette bu karmaşık duruma yabancı değil: Önce milliyetçiliği körükleyen sonrasında milliyetçiliğin körüklediği problemler silsilesi. 2019’da hayata veda eden Princeton Üniversitesi tarih profesörü Norman Itzkowitz’in bu konuda hayli sade bir tanımı var. Itzkowitz milliyetçiliği toplumdaki temel ayrışmanın nedeni olarak belirledikten sonra insanları etnik ve milli gruplara ayıran dikey bir bölünme olarak tanımlıyor. Daha sonra sınıfsal bölünmeye dikkat çekiyor. Milliyetçiliğin dikey bölünmesinin tersine sınıfsal bölünme ulus çizgilerine dayanmadan yapılan yatay bir bölünme olarak tanımlanıyor. Bu yatay bölünme temel insan haklarının yer aldığı, herkes için eşit ve adil olmasını beklediğimiz alanı temsil eden, hangi etnik kökenden olursak olalım buluşacağımız ortak paydayı temsil ediyor.  Ancak bugün geldiğimiz noktada insanlık böyle bir paydada buluşamıyor. Dikey bloklar, yatayda zeminde bulunan hakları anca kendi kesişim alanları dahilinde, kendileri için geçerli, kendileri hayrına olacak şekilde kabul ediyorlar. Öteki olarak sınıflandırılan hangi milletten olursa olsun, istenmeyen olarak tanımlandığında bu yatay zemindeki haklardan faydalanması hayli muğlak ya da hiç yok. Burada giderek yükselen bir tansiyon var. Dahası tıpkı İkinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi bu tansiyonu arttırmayı amaçlayan araçlar yine devrede. 

Korunmayan sınırlar, günden güne daha güvensizleşen şehir yaşamı, giderek ağırlaşan ekonomik koşullar ve sistematik dezenformasyon bu kutuplaşmayı daha da derinleştirecek. Dünya bunu İkinci Dünya Savaşı öncesinde Yahudiler, Çingeneler, Yehova Şahitleri, homoseksüel, politik tutuklular ile bedensel ve zihinsel engelli yaklaşık on bir milyon insanın katledilmesine giden süreçte yaşadı.

TANIDIK TEHLİKELER: PROPAGANDA VE DEZENFORMASYON

Avrupa’da aşırı sağın yükselişine paralel olarak sosyal medya uygulamaları başta olmak üzere göçmen karşıtı paylaşımlar yapan hesaplar görünür hale gelmeye başladı. Avrupa’nın çeşitli kentlerinden gerçekliği teyit edilmeden ve herhangi bir başka haber kaynaklarında görülmeyen bu göçmen karşıtı paylaşımlardaki artış ve içeriklerin sunumu dikkat çekici. Sadece kamuoyunu kışkırtmakla kalmayan bu hesaplar dil düzeyinde bir terminoloji değişikliğinin de uygulamaya koyulduğu alanlar olarak faaliyet görüyor.

Düne kadar göçmen, mülteci, düzensiz göçmen olarak tanımlanan insanlar ten bir başlık altında, işgalci olarak tanımlanmaya başlandı. Bu yeni tanım, yeni bir algının yerleşmesinde etkili olmaya başladı. Bu algı mevcut güvenlik sorununu çözmek yerine, daha da kızıştırarak halk kitlelerini karşı karşı getiren, nefret suçlarına zemin oluşturan güvensiz alanlar yaratıyor.

Ülkelerin göç politikalarının tartışılacağı, eleştiri oklarının siyasilere çevrilmesi gereken bir durumda, bunları hiç sorgulamadan statüsünün ne olduğuna bakılmaksızın ötekileştirilen milyonlarca insan bugün biriken öfkenin hedefi halinde. Korunmayan sınırlar, günden güne daha güvensizleşen şehir yaşamı, giderek ağırlaşan ekonomik koşullar ve sistematik dezenformasyon bu kutuplaşmayı daha da derinleştirecek.

Dünya bunu İkinci Dünya Savaşı öncesinde Yahudiler, Çingeneler, Yehova Şahitleri, homoseksüel, politik tutuklular ile bedensel ve zihinsel engelli yaklaşık on bir milyon insanın katledilmesine giden süreçte yaşadı. Öyle görünüyor ki yine bildiği yoldan gidecek. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla yeni ve çoğulcu bir kimliğe doğru yol almayı hedefleyen Avrupa bugün rotasını yeni gettolara, yeni katliamlara, yeni toplama kamplarına doğru döndürmüşe benziyor. Kolayca manipüle edilen, sağduyudan uzak, olaylar arasında neden sonuç ilişkisini kurabilecek analitik düşünce gücüne sahip olmayan, grup psikolojisinin çığ gibi büyüdüğü düzlemler sosyal medya başta olmak üzere toplumun farklı katmanlarında kendine yer bulmaya başladı. Böyle devam ederse yıkılan duvarın olduğu sokağın ucu yakın gelecekte yeni bir savaşa açılacak. Bu çağın kabusu yeni bir savaş olmamalıydı.

Bahar Akpınar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir