© Yeni Arayış

Türkiye’nin ve CHP’nin Örtüşen Dönüşümü

Uzun yıllardır her siyasi yelpazeden, halinden memnun gözüken mevcut siyasi seçkinlerin sürekli üretmeye çalıştığı ve bir kısır döngüye girmiş olan siyasi kültürün ve başta Hükümet Sistemi Değişikliği olmak üzere kurumsal olarak otoriterleşmeye yol açan her türlü değişiklik ve dönüşümün bugün Türkiye’yi daha da otoriterleşen bir rejime bürünmekle tekrar demokrasiye doğru evrilme arasında bir noktaya getirdiği açıktır.

İktidar partisinin siyasi bir parti olmaktan çıkıp, küçük bir siyasi seçkinler ve atanmış bürokratlar yörüngesinde devlete dönüşmesi sırasında ister istemez tüm siyasi partiler de kendi içlerinde daha fazla otoriterleşip, iktidar partisine benzerken bu kadar fazla demokratik söylemlerle genel seçimlerdeki hezimet sonrasında parti içi iktidar değişimini, tüzük ve program yazımını, ve en önemlisi bugün gördüğümüz stratejik, doğru ve demokrasi oyununa tam uyumlu hamleleri ve eylemleri CHP’nin yapabilmesini kimse beklemiyordu.

Önce Türkiye’nin Dönüşümü

Son iki haftadır yaşadıklarımızdan anlaşılıyor ki bugün Türkiye’deki siyasi rejim, 2002’den bu yana tüm siyasi aktörler tarafından sık sık ve farklı zamanlarda farklı işlevlerle kullanılan(1) askeri/bürokratik vesayet-sivil siyaset, İslamcılık/dincilik-laiklik, Kürt-Türk milliyetçiliği ve milli irade-dış mihraklar vb. kutuplaştırmalarıyla daha fazla sürdürülememektedir. Çünkü 19 Mart’ta başlayan İmamoğlu ve diğer seçilmiş CHP’lilere ve belediye yöneticilerine yönelik siyasi tutuklamalara karşı halkın büyük tepkisiyle ve 23 Mart CHP önseçimi ve Dayanışma sandığının sonucunda 15,5 milyon vatandaşın oyuyla ortaya çıkmıştır ki halkın çoğunluğu bugün bu kültürel ayrışma söylemlerini satın almamaktadır. Siyasilerin kendi siyasi ve ekonomik iktidarlarını sürdürebilmek için ortaya attığı ötekileştirme, düşmanlaştırma, farklı ideolojiler, kimlikler ve kültürler arasındaki çatışma iddialarını halk bu yoksullukta, hukuksuzlukta ve gelecek kaygısında artık satın almamaktadır.

Türkiye’nin bugün geldiği noktada yeni siyasi mücadele, devlet gücünü, mekanizmalarını ve ekonomik gücü elinde tutan, baskıcı ve otoriter bir siyasi azınlık, siyasi seçkinler iktidarıyla temel hak ve özgürlüklere saygı, ekonomik refah ve adil paylaşım, güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü ve demokrasi isteyen bir siyasi çoğunluğun, halkın arasındadır. 

Hepimizin malumudur ki Türkiye önce uzun bir siyasi ataletsizlik, “siyasetsizlik” dönemine, şimdilerde de beklenmedik bir “sokakta ve kamuya açık her alanda meşru siyaset” patlamasına kısa sürelerde gelmemiştir. Türkiye’yi bu noktaya getiren siyasi seçkinler sadece şu anki azınlık iktidarı değildir. Hangi partiden, görüşten olursa olsun, bence Soğuk Savaş dönemi ve 1990’lardan kalma fikriyata ve siyasi okumaya sahip, çoğunlukla belli bir yaşın üzerindeki bu siyasi seçkinler ve karar vericilerin de maalesef onlarca yıldır yaşadığımız “siyasetsizliğin” baş mimarları arasında olduğunu düşünüyorum. 

Bu siyasi seçkinler, siyasi yelpazenin ideolojik olarak hem en solundan hem de en sağından olabildi. Farklı partilerin içinden ya da liderleri olabildi. Devletin ve özel sektörün belli başlı kurum ve araçlarını yönetenler olabildi. Bu siyasi seçkinler, AKP’nin daha ilk kurultayında aldığı karar ve uygulamalarla kendi içindeki çok sesliliği bastırmasına rağmen kendilerini ve liderlerini Türkiye’yi ileri demokrasiye taşıyacak parti ve kişi olarak destekleyen “muhafazakar demokratlardan”, 2007’de sadece eşi başörtülü diye Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını engellemeye çalışan “ulusalcılara”, 2010 Anayasa değişikliğini destekleyen “yetmez ama evet”çi akil insan “liberallerden”, 2013’de Gezi’de ya da Kürt açılımında ne yapacağına karar veremeyen “solculara”, 2016 Darbe Girişimine kadar devletin içine sızmış, iktidara ortak olan “Fetöcülerden”, devletteki kadrolar için Millet İttifakı’na koşa koşa giden “milliyetçilere”, Türkiyeli bir Kürt Partisi olsun istemeyen “Kürt milliyetçilerinden”, “adam kazandı” deyip ortadan kaybolan, girdiği onlarca seçimi kaybedip koltuktan vazgeçmeyen, mühürsüz oylara, 2017 Hükümet Sistemi değişikliğine, siyasi parti genel başkanları hapse atılırken gık diyemeyen, altılı masa mimarları “sosyal demokratlara”, “merkez sağcılara”, “üçüncü yolculara” ve “ılımlı İslamcılara” -onlarla sınırlı olmamakla birlikte- kadar uzanıyor. 

Tüm bunlar ve daha fazlası son 23 senede olurken, nesiller değişti, dünya değişti. Türkiye’nin sosyoekonomik yapısı, demografik yapısı, ekonomik durumu ve Türkiye siyaseti değişti. Önce tam bir siyasetsizlik halini aldı. Vatandaşların devletten, siyasetten, siyasi partilerden, diğer toplumsal gruplardan ve liderlerden beklentileri, talepleri değişti ve dönüştü. Ancak, vatandaş bu siyasi seçkinlerin artan kontrolünden, siyasete manevra alanı bırakmamasından, yön verememesinden, nihayet ortada siyaset yapılacak bir ortam da kalmadığı için topluma bir alternatif üretemediğinden toplum da neyi nasıl yapacağını bilemez hale geldi, sessizleşti. Mevcut iktidar, kendini eşsiz bir biçimde dünya ve Türkiye tarihindeki, kendinden önceki otoriter güç sahiplerine benzetip dönüştürürken, Türkiye toplumu bu geniş “siyasetsiz” siyasi yelpaze içinde kendi derdini kime nasıl anlatayım, onu en iyi kim, nasıl temsil eder diye kıvranıp durdu sessizce. Ancak, iktidar otoriterleştikçe, medet umduğu muhalefet siyasetsizleştikçe kendisi de manevi olarak çoraklaşıp maddi olarak fakirleştikçe içindeki isyan büyüdü de büyüdü. Türkiye toplumu böyle böyle dönüştü ama siyaseti onunla aynı hızla ve paralellikle dönüşemedi. Türkiye toplumu elinde bir tek 4-5 senede bir kullanabildiği oyuyla siyasetsiz kaldı. 

Halkla siyaset arasında gittikçe büyüyen bir uçurum oluşuverdi. Bu sadece iktidar partisi ve genel seçmen arasında değil, diğer siyasi partilerle tabanları ve seçmenleri arasında da oluştu. Son on yıldır seçmenin yüzde kaçı oy verdiği parti ve adaya gerçekten siyasi olarak onu temsil ettiğine ve hoşnutsuz olduğu konuları çözebileceğine inandığı için oy veriyordur bir düşünür müsünüz? İktidarlarını ve ekonomik kaynaklarını korumak hatta olabildiğince sağlamlaştırmak isteyen muktedirlerin yarattığı kutuplaşmaların, siyasi atışmaların içinde stratejik oy vermeye itilen, bir yandan da artan bir şekilde sürekli hor görülen, dışlanan, fakirleştirilen ve tehdit edilen bir seçmen kitlesine dönüştü vatandaşlar. Sistemden dışlanan gençler, tüm topluluklar ve bileşenler de yeni bir formasyona büründü. Nesiller ve dünya değişirken kendini dönüştüremeyen kişilerin ve kurumların yeniliklerle ve yeni nesillerle çatışma yaşamaması çok zor bir ihtimalken Türkiye’de toplumsal, siyasal ve ekonomik hal böyleyken başı gençlerin çektiği yeni nesille, dar boğazdaki insanların Türkiye’yi siyasetsizleştiren siyasi seçkinlerle çatışma yaşamaması imkansız bir noktaya gelmişti. Siyasette bugüne kadar etkili olduğunu iddia eden köhne zihniyetli aktörlerin geleceği tek başlarına şekillendirdiği dönem bitmişe benziyor. Gelecekte bir rol alacaklarsa bunun ne olacağında ve ne kadarını şekillendireceklerinde bile yeni neslin fikri, görüşü ve onayına ihtiyaçları var gibi duruyor. Bu durum Türkiye siyasi hayatının dönüşmesine yeni bir kimlik kazanmasına kapı araladı. 

CHP’nin dönüşümü ise yine geç de olsa halkın bu taleplerinin siyasi karşılığı olarak CHP’yi yanlarında bulabilmeleridir. Halktan kaçmayan, halkı dinleyen, halka ekonomik iyileşme vaat eden, hukukun üstünlüğü ve demokrasiye dayalı alternatif bir iktidar sunabileceğini, iktidarında ülkeyi yönetecek liyakatli, etkin, uzman kadroları olduğunu anlatan ve gösteren bir CHP’nin varlığıdır.

Uzun yıllardır her siyasi yelpazeden, halinden memnun gözüken mevcut siyasi seçkinlerin sürekli üretmeye çalıştığı ve bir kısır döngüye girmiş olan siyasi kültürün ve başta Hükümet Sistemi Değişikliği olmak üzere kurumsal olarak otoriterleşmeye yol açan her türlü değişiklik ve dönüşümün bugün Türkiye’yi daha da otoriterleşen bir rejime bürünmekle tekrar demokrasiye doğru evrilme arasında bir noktaya getirdiği açıktır. Bugünkü Türkiye özelinde gittikçe otoriterleşen bir rejimden demokrasiye doğru evrilmenin üç temel önkoşulu bulunuyor.

1. İktidarın iktidar olma maliyetlerinin artması, 
2. Muhalefetin yön gösterici bir alternatif sunabilmesi,
3. Halkın iktidarın siyasi, toplumsal ve ekonomik politikalarından usanması ve bunun sonucunda hukuka dayalı protesto hakkını sürdürülebilir yöntemlerle kullanabilmesi.

İşte tam da bugün, bu üç temel önkoşul aynı anda Türkiye’de gerçekleşiyor. İlki mevcut iktidarın iktidar olmasının sosyal, ekonomik ve siyasi maliyetlerinin hem kendisi hem de tüm toplum için hızla ve aşırı derecede artması. İkincisi, yukarıda bahsettiğim Türkiye’de toplumun dönüşmesi. Uzun bir siyasetsizlik ve sessizlikten sonra 18 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali ve 19 Mart’ta gözaltına alınmasıyla tetiklenen halkın iktidarın siyasi, toplumsal ve ekonomik politikalarından usandığını, demokrasi, hak, hukuk, adalet istediğini göstermeye başlaması. Üçüncüsü ise bugün Türkiye’nin birinci partisi olan CHP’nin de toplumla paralel bir şekilde dönüşmesi ve yön gösterici bir alternatif sunabilmesi. Bizler tarihi bir anda, siyasi rejimin tam otoriterliğe dönüşmesiyle daha demokratik bir yola evrilmesi arasında bir kırılma anının, yol ayrımının içinde yaşamaktayız. Ben elimizdeki verilerle bu kırılmanın daha demokratik bir Türkiye’ye doğru evrileceğini düşünüyorum ve şahsen diliyorum. 

Türkiye’nin başat dönüşümü, tabandan ve halktan gelen kendi kendini yönetme, adalet, ekonomik istikrar ve adil paylaşım ve demokratik bir ülke isteme talebinin halk tarafından korkmadan ve yüksek sesle dile getirilmesidir. Halkın barışçıl yollarla protesto, boykot haklarını ve iradesini sonuna kadar kullanmak istediğini iktidardan çekinmeden göstermesidir. Türkiye’de toplum geç de olsa sağlıklı tepkiler vermeye başlamıştır. 

CHP’nin dönüşümü ise yine geç de olsa halkın bu taleplerinin siyasi karşılığı olarak CHP’yi yanlarında bulabilmeleridir. Halktan kaçmayan, halkı dinleyen, halka ekonomik iyileşme vaat eden, hukukun üstünlüğü ve demokrasiye dayalı alternatif bir iktidar sunabileceğini, iktidarında ülkeyi yönetecek liyakatli, etkin, uzman kadroları olduğunu anlatan ve gösteren bir CHP’nin varlığıdır. 

Siyasetsizlikten çatır çatır siyasete: CHP, Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel

2019 yerel seçimlerinden itibaren CHP’nin yerel örgütleri çok daha fazla halkla iç içe olmaya başladı. Mayıs 2023 Genel Seçimlerine hazırlık döneminden başlamak üzere hem yerel temsilciler hem de üst düzey yöneticiler yurdun dört bir yanında, düzenli olarak halkla yüz yüze pek çok kez buluştu. Halkın sorunlarını doğrudan kendi ağızlarından dinlediler. Sadece il ve ilçe örgütleri değil, pek çok milletvekili kendi ilinde ve bölgesinde etkin siyaset yaptı, halkın yanında oldu. Temsil ettikleri şehirlerin herhangi bir sorununda ve krizde en önde yer alanlar oldular. Özgür Özel’in Soma maden faciasının hemen akabinde ve o günden sonra her zaman Soma’daki halkla birlikte olması, onların dertlerini bilmekten, çözüm üretmekten öte, kaybettiğimiz madencilerin aile bireylerini tek tek tanıması buna bir örnek. Aynı şekilde, Saraçhane’de gençlerden aldığı ilgiden ve yüksek tanınırlılığından da anlayacağımız üzere Mahmut Tanal’ın hem bir hukukçu hem de vekil olarak yurdun dört bir yanındaki haksızlıklara ve hukuksuzluklara karşı mücadelede birebir sahada olması başka bir örnek. 

Tabi ki Ekrem İmamoğlu’nun görünür bir siyasetçi olmasından bu yana her zaman halkın içinde, sokaklarda olması, özellikle nerdeyse her konuşmasında “gençler” demesi başta diğer CHP’li yerel yöneticilere ve her seviyedeki CHP’lilere çekinmeden halkla iç içe olmak adına eşsiz bir örnek oldu. CHP geleneğinde uzun yıllardır üye olan, belli bir yaşın üstündeki ya da o yaş almış yöneticilere biat eden daha gençlerin -bir nevi ihtiyar heyetinin- çok uzun yıllar çok güçlü olduğu partiyi gençleştirmek adına eşsiz bir rol model oldu. Bugünkü CHP’den önce parti içi işler “bir dede gider, bin dede gelir” şeklindeyken bugün “Bir Ekrem gider, bin Ekrem gelir”, “CHP’de bir tane Cumhurbaşkanı adayı yok” vb. söylemlerin ve tarihinde hiç görülmemiş bir hızla çok sayıda yeni, çoğunluğu genç üyenin kabul edilmesi karar ve uygulamasının bu açıdan okunması gerektiğini düşünüyorum.

31 Mart 2024 Yerel Seçimlerine ilişkin gerçek bir “siyasi rekabet” dışında her türlü kirli oyuna benzeyen, adil olmaktan çok uzak, heyecansız bir seçim kampanya dönemi yaşamıştık. Bu durumun temel sebeplerinin yaklaşık çeyrek yüz yıldır, adım adım siyasi, kurumsal ve yapısal olumsuz değişimlere yol açan zihniyet ve sonunda Parlamenter Sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş olduğunu belirtmiş ve 31 Mart seçimlerinde Türkiye “yeniden demokratikleşme ihtimalinin yerelden filizlenme ya da uzun bir süre daha tedavülden kalkmasını oyluyor” demiştim (Cihangir-Tetik, Mart 2024).

Nihayet, 31 Mart seçimlerinde halk, can çekişen demokrasimize bir hayat öpücüğü verdi. CHP ile halkın yakınlaşması seçim dönemlerinde vatandaşların, özellikle 31 Mart yerel seçimlerde tanıdıkları, bildikleri ve görüştükleri siyasetçilere oy vermelerini sağladı. Örgütün de artık çok daha iyi tanıdığı teyzelerin, amcaların, gençlerin yanında olmasını ve dolayısıyla bu tanıdıklarının oylarına, yani “milli irade”ye ve sandıklara daha fazla sahip çıkmalarını sağladı. 31 Mart 2024 bir yandan da 1977’den beri birinci parti olamayan CHP’nin iktidar yolculuğunun önemli bir mihenk taşı oldu. CHP Türkiye’nin birinci partisi oldu. Bu nedenledir ki o günden bugüne iktidar ve CHP arasında çok belirgin ve çetin bir mücadeleye şahitlik ediyoruz.

Bilmiyorum bu yazımı birileri okumuş muydu ama ne mutlu bana ve CHP’ye o zaman görüşünü iletebilen herkese ki kanımca yazım okunmuştu ve binlerce insanın parti içi demokrasi isteği, adayları olabildiğince tabandan seçebilme, üyelerle önseçimle adayların belirlenmesi önerileri tavanda yankı bulmuştu.

Kimsenin Pek Umursamadığı CHP Tüzük Değişikliğinin Rolü

Eylül 2024’deki CHP Kurultayı için hemen 31 Mart 2024 yerel seçimleri sonrasında Nisan’da yine Yeni Arayış için CHP Tüzüğü’nün nasıl demokrasiyi ve Türkiye’deki herkesin seçme-seçilme hakkını kapsayan bir tüzük anlayışı içinde olmasına ilişkin yazmış, üye olsun olmasın herkesi de CHP’ye destek olmaya çağırmıştım. Özel, Genel Başkanlık yarışında CHP iç tüzüğünü de parti içi demokrasiye uygun bir şekilde değiştirecekleri vaadinde bulunmuş, bunun iktidarında Türkiye’yi demokratikleştireceğini iddia eden bir CHP için elzem olduğunu belirtmişti. 

Ben de CHP ve Türkiye’nin birlikte demokratikleşmesinin elzem olduğunu düşündüğüm için tüm CHP üyelerini ve tüm vatandaşlarımızı tüzük önerilerine online olarak katkıda bulunmaya davet etmiştim. 

“Bu nedenle önümüzdeki tüzük kurultayını sadece CHP’nin kendi iç meselesi gibi görmememiz ve vatandaş olarak haklarımız ve geleceğimiz için bu kurultayı çok önemsememiz gerektiğini düşünüyorum. … Bu tüzük kurultayı başta CHP için ama aslında tüm Türkiye için eşsiz bir demokratik yönetime adım fırsatı. … bu tüzük kurultayı da CHP’ye ‘bakın önce kendi partimizi sonra da Türkiye’yi sizin verdiğiniz yetkiyle işte böyle yöneteceğiz, böyle demokratikleştirip yücelteceğiz’ deme ve uygulamalı olarak gösterme fırsatı sunmaktadır” (Cihangir-Tetik, Nisan 2024).

Bilmiyorum bu yazımı birileri okumuş muydu ama ne mutlu bana ve CHP’ye görüşünü iletebilen herkese ki kanımca yazım okunmuştu ve binlerce insanın parti içi demokrasi isteği, adayları olabildiğince tabandan seçebilme, üyelerle önseçimle adayların belirlenmesi önerisi tavanda yankı bulmuştu. 23 Mart önseçim kararı bu açıdan da Yeni CHP’nin verdiği sözü tutma, aksiyon alma ve sadece CHP’lilere değil tüm Türkiye’ye bunu gösterme adımıydı. 23 Mart tarihinde CHP’nin önseçim kararı alması ve İmamoğlu’nun tek aday adayı olması kamuoyunda çoğunlukla iktidarın CHP ve İmamoğlu planlarına ilişkin bir strateji olarak tartışıldı. İşin bir yönü bu olsa da yeni CHP, tüm üyelerin katıldığı bir önseçimle adaylarını belirlemeye zaten karar vermişti. 

Yine demokrasinin gelişmesi ve önseçim bağlamında Dayanışma Sandığı fikrine ışık olabilecek şekilde şöyle demişim:

“Seçimlerde adayların belirlenmesinde üyelerin etkin olacağı süreçler belirlenmeli, tanımlanmalı ve kesinlikle uygulanmalıdır. Bu doğrultuda, parti içi demokrasiye atfedilen önemi ölçebilmemiz için parti üyelerinin her seçim için önseçimle adaylarını ve liderlerini belirlemesi gerekmektedir. … Avrupa’da çeşitli sol ve sosyal demokrat partiler, değil üyelerinin oylarıyla aday belirlemeyi, çok cüzi bir ücret karşılığında, 1-3 TL gibi, parti üyesi olsun olmasın isteyen her vatandaşın görmek istediği aday için oy verebileceği mekanizmaları kullanmaktadır. Örneğin, Fransız Sosyalist Partisi ilk defa 2012 seçimlerinde adayını 1 Euro karşılığında tüm halka açık bir önseçimle belirlemiştir. Gerekirse böyle bir yönteme de başvurulabileceği hakkı tüzükte saklı tutulabilir” (Cihangir-Tetik, Nisan 2024).

Geçtiğimiz sene daha Nisan ayında Eylül’deki bir tüzük çalıştayı için fikir yürütmek, kamuoyuna çağrı yapmak, bunu haberleştirmek vs. kamuoyu için hiç de cazip ve ilgi çekici siyasi haberler, konular ve söylemler değildi. Ancak, yeni CHP kadroları Tüzük Kurultayı’na giderken çoğunluğu azınlık iktidarının elindeki medyada kamuoyuna yönelik köpürtülen CHP içi hiziplerle uğraşmak yerine, hem artık isyan eden, demokrasi isteyen toplumu hem de parti içinden her görüşü dinlediğini bize bugün kanıtlamış oldu. Ben şahsen, CHP yöneticilerinin, özellikle Genel Başkan Özel’in her öneri ve fikri zamanı ve imkanı yettiği ölçüde takip ettiğini, dinlediğini ve aklında tutabildiğini düşünüyorum. 

CHP belli ki bir süredir çok sıkı çalışıyor. Ancak, hem iktidarın ama bir yandan da muhalif cenahın çoğunun kaçırdığı, ya da bilerek kaçırdığı, olduğuna inanmak istemediği, geçtiğimiz iki haftada ispatlanan, CHP’nin, Genel Başkan Özel’in, İstanbul İl Başkanı Çelik’in ve isimlerini sayamayacağımız partinin en alt seviyesinden en üst yönetimine kadar herkesin toplumsal tutum ve davranışlarına kadar, her ne çalışılıyorsa, hedefleniyorsa bunları CHP çatısı altında ve hep beraber yapıyor oldukları. Herkesin yanlış algıladığı şeyin, “İmamoğlucular’la” “Özelciler’in” çok farklı olduğunu düşünmekmiş gibi duruyor. Belki de o dönemde hem parti içi hem de partiler arası siyasi seçkinler kültürünün yüz yılı aşkındır tıpkı bir savaşmışçasına sürekli kutuplaşmaya, çekişmeye ve hizipleşmeye dayalı olduğu Türkiye gibi demokrasisi konsolide olamamış hatta artık otoriterleşmiş bir ülkede çoğunluğun İmamoğlu-Özel, Özel-Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu-Yavaş ikiliklerini döndürüp döndürüp konuşması normal olandı. CHP’nin yeni tüzük ve parti programına yapılan önerileri ve yeni tüzüğün içeriğinin Türkiye’ye faydasını kim ne yapacaktı? Bu, kaçıncı tüzüktü, kaçıncı programdı? CHP’li dedeler, teyzeler onlarca yıldır kendileri çalıp kendileri oynuyorlardı. Şimdi ne değişecekti? 

Bu nedenle, iktidar partisinin siyasi bir parti olmaktan çıkıp, küçük bir siyasi seçkinler ve atanmış bürokratlar yörüngesinde devlete dönüşmesi sırasında ister istemez tüm siyasi partiler de kendi içlerinde daha fazla otoriterleşip, iktidar partisine benzerken bu kadar fazla demokratik söylemlerle genel seçimlerdeki hezimet sonrasında parti içi iktidar değişimini, tüzük ve program yazımını, ve en önemlisi bugün gördüğümüz stratejik, doğru ve demokrasi oyununa tam uyumlu hamleleri ve eylemleri CHP’nin yapabilmesini kimse beklemiyordu. Aslında başta İmamoğlu 2023 Genel Seçimlerinin kaybedilmesinin hemen ertesi günü, hem de Özel, parti içi seçimi kazandıkları Kurultay öncesinde ve hemen sonrasında hem CHP içinde hem de tüm Türkiye siyasetinde oyunu demokratik yollarla oynayacaklarını, gerekli değişim ve dönüşümü de liyakatli, genç ve vakur kişi ve kadrolarla yapacaklarını göstermeye çalışıyorlar, anlatıyorlardı ama kamuoyunda “bir görelim bakalım ne yapacaklar”, “İmamoğlu mu Yavaş mı”, “Kılıçdaroğlu-Özel” söylemlerinden başka şey umursanmıyordu. Tüm bunlara rağmen yeni CHP kararlarından ve politikalarından vazgeçmedi. 

Velhasıl, CHP ne yapıyor, ne yapmak istiyor, ne yapacak konusunda güncel bir söylem arayanlar için Özel, 31 Mart’ta, bayramın ikinci günü Saraçhane’de CHP’nin nasıl değiştiğini, nasıl bir dönüşüm içinde olduğunu çok net özetledi. Aynı zamanda nasıl bir Türkiye hayaliyle ilerlediklerini belirtti. Dış dünyayla ilişkilerin nasıl olacağının da altını çizdi. İzlemenizi, dinlemenizi tavsiye ederim. Özgür Özel’i son bir yıldır yerenlerin dahi son iki hafta içinde harika bir performans sergilediğini düşünenlere dönüşmesi Özgür Özel’in ve CHP’nin bir mucize olmuş da iki haftada bu kadar hızlı ve etkili dönüşmesiyle olmadı. CHP, Türkiye’yle birlikte dönüşüyordu.

İmamoğlu ve Özel, hızla otoriterleşen iktidarı ve her cenahtan siyasi seçkinlerini ama aynı zamanda şu anki toplumu ve ihtiyaçlarını çok iyi tanıdıklarını, anladıklarını, buna göre hamlelerini yaptıklarını, son raddeye kadar önce ülkeyi ve siyaseti kurtarmaya, sonra bu iyileşmiş ortamın içinde daha sağlıklı siyaset yapabileceklerini, eğer normalleşme olmazsa da ağır bedelli bir otoriterleşme içinde nasıl siyaset yapacaklarını planlamışlar gibi duruyor. Sezar’ın hakkı, Sezar’a

Özgür Özel ve Normalleşme Politikası 

CHP’nin dönüşümünde Ekrem İmamoğlu’nın 2019’da İstanbul’u iki kere kazanmasının ve daha sonra kadrolarının ne kadar çok payı olduğu biliniyor. Bu konu çokça tartışıldı, tartışılıyor. Ancak, ben CHP’nin dönüşümündeki Özgür Özel rolünden bahsetmek istiyorum. Şahsi olarak annem ve babam da eczacı olduğu için, Haziran 2015 Genel Seçimleri’nden önce Uluslararası Şeffaflık Derneği’nde Siyasette Şeffaflık Projesi’ni yürütürken genç bir milletvekili adayı olarak kendisinden tereddütsüz mal varlığı beyanı alabildiğimiz, samimi olarak demokrasiyi, güçler ayrılığını, siyasette şeffaflığı, etiği, yolsuzluk ve haksızlıklarla mücadeleyi ilke edinmiş aydın bir sosyal demokrat siyasetçi olduğunu bildiğim için CHP’nin Genel Başkanı olduğundan beri özellikle yine muhalefetten aldığı, başta “normalleşme”ye ilişkin eleştirileri hak etmediğini düşünüyordum. 

Aslında Özgür Özel ve ekibi, hem kendi şahsi itibarı hem de CHP’nin “geleneksel” kimliği, hem parti içinden hem de diğer bazı muhalif gruplar tarafından zedelenecek ve eleştirilecek olduğunu bilse de, hatta bazı iktidar yanlıları tarafından dalga geçilecek dahi olsa da
“normalleşme” politikasıyla, bugüne kadar girdiği seçimlerde ilk defa Türkiye’nin birinci partisi olamayan, bir sonraki genel seçimlerde iktidarı kaybedeceği belirginleşmeye başlayan ve iktidarda olmasının sosyal ve ekonomik maaliyetlerinin her geçen gün hızla arttığı AKP’ye ve liderine bir yardım eli uzatmıştı. Bunun yanında, aslında siyasetsizleşen, nabzı durmak üzere olan, “siyasal rejim (sultanizm), siyasal kültür (kulturkampf) ve ekonomik rejim (ahbap çavuş kapitalizmi) ile fevkalade yakıcı bir yoksulluk, yozlaşma, yolsuzluk ve yasaklarla baskı sarmalına düşmüş olan Türkiye’ye” (Kalaycıoğlu, 2024) bir nefes aldırmayı, rejimin demokratikleşmesine yön göstermeyi hedeflemişti. Türkiye’yi felakete sürükleyen bu siyasal, ekonomik ve kültürel rejimlerin ancak ve hep birlikte onarılabileceğini anlatmaya çalışmıştı. 

Bir sene içinde iki seçimle had safhada düşmanlaşan, ötekileştiren, ayrışan ve otoriterleşen siyasi söylemlerin ve uygulamaların yumuşaması ve başta AKP olmak üzere, tüm siyasi parti ve görüşlerin daha normal bir siyasi ortamda, en azından AKP’nin siyasi rekabeti göğüslediği 15-20 sene öncesine benzer bir siyasi ortama dönülerek AKP’nin de günü geldiğinde muhalefette etkin bir siyasi parti olarak var olmasının önünü açmaya çalışmıştı. Çünkü yeni CHP’nin iktidar yolunda ilmek ilmek işlediği, adım adım uygulamak istediği daha demokratik bir CHP ve Türkiye plan ve programında kamuoyundan gizlenmeyen Türkiye’de çoğulcu bir siyaset ortamının temin edilmesi isteği ve amacı vardı. Bence CHP liderleri ve kadroları, siyaset biliminin öngörülerine ve tarihsel çıkarımlarına gayet hakim bir şekilde siyasi adımlarını atıyorlardı. Ancak, bugünkü politika ve eylemlerle 31 Mart 2024’den sonraki normalleşme talebinin bir süreklilik ve neden-sonuç ilişkisi arz ettiğini düşünen bir tek benmişim gibi duruyor. 

Eğer başarılsaydı normalleşen, demokratikleşme adımı atmış bir Türkiye siyasetinde şu son on günde yaşadıklarımız olabilir miydi? İmamoğlu ve Özel, hızla otoriterleşen iktidarı ve her cenahtan siyasi seçkinlerini ama aynı zamanda şu anki toplumu ve ihtiyaçlarını çok iyi tanıdıklarını, anladıklarını, buna göre hamlelerini yaptıklarını, son raddeye kadar önce ülkeyi ve siyaseti kurtarmaya, sonra bu iyileşmiş ortamın içinde daha sağlıklı siyaset yapabileceklerini, eğer normalleşme olmazsa da ağır bedelli bir otoriterleşme içinde nasıl siyaset yapacaklarını planlamışlar gibi duruyor. Sezar’ın hakkı, Sezar’a. 

Keşke Özgür Özel ve CHP, bu politikayı ve neyi hedeflediklerini açık, net ve kısa bir şekilde tüm toplum ve kamuoyuyla paylaşabilselerdi. Benim bu konudaki tek eleştirim amaçlarını açıkça ifade edememeleridir. Böylece yanlış anlaşılmaların ve kendilerine yönelik ağır eleştirilerin önüne geçebilirlerdi. Bu yardım elini geri çeviren AKP’nin de aslında nasıl da artan iktidar olma maaliyetleriyle hem kendini hem de ülkeyi büyük bir felakete sürüklediğini anlatabilirlerdi. Türkiye siyasal hayatında siyasi seçkinlerin düşmanca rekabeti siyasi kültürün bir parçası olduğu için (Abadan, 1966; Frey, 1975), böyle ılımlı ve demokrat bir yaklaşımın AKP ve diğer tüm siyasi aktörler tarafından anlaşılamamış olması da muhtemeldir ve hiç şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan belki de hem benim hem de Özgür Özel’li yeni CHP’nin bu siyasi rejimde diğer siyasi aktörlerin bu “normalleşme” politikasının hedeflerini anlamalarını ve kabul etmelerini beklememizdir. 

Türkiye’de çok uzun yıllardır siyaset o kadar çok siyaset dışı bir ortama çekildi ki siyaset yapmak isteyen partiler, kişiler, vatandaşlar önce yadırganır, sonra da dışlanır, başarılı bulunmaz, eleştirilir hale getirilmişti. Normalleşme politikası, siyasi protesto için sokağa çıkmak, tüm vatandaşlara açık önseçim yapmak, ticari boykot ve şimdi erken seçim için imza toplamak doğrudan ve güçlü siyaset yapma örnekleri. Neyse ki siyasetsizlik eşiği, maalesef çok fazla ve ağır bedeller ödenerek, aşılmış gibi gözüküyor. Barışçıl ve demokratik araçlarla siyaset yapmaya çalışan siyasetçiler önce yadırganmayla karşılanır olsa da artık başarılarıyla hayatımızın gerçeği olmaya doğru evriliyor.

Apolitik olduğunu düşündüğü gençlere ve kitlelere hükmetmeye alışmış “ihtiyar heyetlerinin” de siyasetten artık emekli olmasını ve geleceklerini kendi ellerine almak isteyen gençlerin örgütlenmesinin ve siyaset yapmasının önünün hızla daha da fazla kanaldan açılmasını diliyorum. Hep beraber, her şeyin çok güzel olacağı bayramlara ve tatillere…

Sonuç 

Türkiye’nin ve CHP’nin dönüşümü, CHP ile halkın yakınlaşması, vatandaşların bazıları CHP’ye hiç oy vermemiş, ideolojik olarak desteklememiş, belki de sadece aday gösterdiği belediye başkanını beğendiği, sevdiği, sokakta karşılaştığı vs. için bir kez oy vermiş olsa dahi, bugün 16 milyon İstanbullu’yu temsil eden seçilmiş bir belediye başkanının, Ekrem İmamoğlu’nun başta olmak üzere pek çok seçilmiş siyasetçinin sadece siyasi emellerle tutuklanması, siyaseten artık dönüşmüş Türkiye toplumunun demokrasiye ve adalete karşı olan bu korkunç girişime çok büyük bir reaksiyon vermesini, karşı durmasını ve hiçbir ayrım olmaksızın bir hafta boyunca Saraçhane’de, yurdun dört bir köşesinde önseçim sandıklarında, Maltepe’de ve bugün boykot kararında CHP’nin yanında olmasını, yeni CHP’nin de halkın yanında olmasını kolaylaştırdı. 

Ekrem İmamoğlu’yla birlikte 28 kişinin üniversite diplomasının hukuksuzca iptal edilmesi, haber alma özgürlüğü için çalışan gazetecilerin, demokratik ve yasal protesto haklarını kullanan gençlerin tutuklanması ve tehdit edilmesi, bu tür baskıcı uygulamaların toplumun geniş kesimlerine uygulanmasının sürmesi, CHP’nin boykot kararı aldığı ama CHP’yi aşan geniş halk kesimlerinin boykotu desteklediği şirket ve markaları bir grup siyasi seçkinin göze soka soka destekleme görüntüleri ve boykotu desteklediğini ifade özgürlüğüne uygun bir şekilde açıklayanların göz altına alınması, CHP ve halk arasındaki bu dayanışmanın sürekliliğinin sağlanması ihtimalini artırıyor. 

Apolitik olduğunu düşündüğü gençlere ve kitlelere hükmetmeye alışmış “ihtiyar heyetlerinin” de siyasetten artık emekli olmasını ve geleceklerini kendi ellerine almak isteyen gençlerin örgütlenmesinin ve siyaset yapmasının önünün hızla daha da fazla kanaldan açılmasını diliyorum. Hep beraber, her şeyin çok güzel olacağı bayramlara ve tatillere…
----
(1) Ersin Kalaycıoğlu tarafından sık sık Kulturkampf olarak ifade edilen (Kalaycıoğlu, 2021). 

Kaynakça
- Abadan, Nermin (1966) “Turkey,” Steed, Michael ve Abadan, Nermin “Four Elections of 1965,” Government and Opposition, vol. 1, no. 3: 297 – 344.
- Cihangir-Tetik, Damla, “CHP’nin Tüzük Kurultayı Türkiye’nin Demokratik ve Çoğulcu Yönetimi için Bir Reform Girişimi Olacak”, Yeni Arayış, Nisan 2024, https://www.yeniarayis.com/yazarlar/damla-cihangir-tetik-44 
- Cihangir-Tetik, Damla, “Yerel yönetim nedir? Yerel seçim süreci nasıl olur? Yerel yönetimler ve uluslararası ilişkiler nasıl kesişir?”, Yeni Arayış, Mart 2024, https://www.yeniarayis.com/yazarlar/damla-cihangir-tetik-44 
- Frey, Frederick W. “Patterns of Elite Politics in Turkey” Lenczowski, George (1975) Political Elites in the Middle East (Wshington, D.c.: American Enterprise Institute for Public Policy Research) içinde: 41 – 82.
- Kalaycıoğlu, Ersin, “31 Mart 2024 Mahalli İdareler Seçimleri: Kulturkampf kaybetti”, 
- Yeni Arayış, 6 Nisan 2024, https://www.yeniarayis.com/yazi/31-mart-2024-mahalli-idareler-secimleri-kulturkampf-kaybetti-293
- Kalaycıoğlu, Ersin, 2021. “Kulturkampf and voting behavior in Turkey”, Ali Çarkoğlu ve Ersin Kalaycıoğlu ed., Elections and Public Opinion in Turkey içinde, Bölüm 8, Routledge Yayınevi.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER