© Yeni Arayış

“Lordlar Kamarasına ben geldim.”*

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Özgür Özel’in geçtiğimiz haftalarda odak markalar üzerinden başlatmış olduğu boykot çağrısı beni hayli heyecanlandırmış olmasına rağmen, sınırları itibari ile bana yetersiz gelmişti. Çünkü günümüzde var olan hiçbir işletmenin iktidar ile herhangi bir şekilde dirsek temasında bulunmadan çok da ayakta kalabileceğine inanmamaktayım.

Anadolu’nun topraklarının asıl sahipleri olan çiftçilerin, köylülerin, anaların halinin durumu meşhur meclisin sağ ve sol olarak ayrılmasının günümüzde süregelen kutuplaşmayı çok beslemediği zannediyorum bu boykot dönemi ile daha da netleşmekte. Çünkü zaten istesek de satın alamadığımız bir dönemden geçiyoruz acı bir şekilde. 

Boykot… 

Günümüzde uygulanmasını geçtim, birçok kişi tarafından ne anlama geldiğinin bile çok da fazla bilinmediğini düşündüğüm bir kelimeydi. “Birçok kişi”den kastım -çok üzülerek ve utanarak söylüyorum ki- gençlerdi. Fakat son gelişmeler beni çok mahcup etti.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Özgür Özel’in geçtiğimiz haftalarda odak markalar üzerinden başlatmış olduğu boykot çağrısı beni hayli heyecanlandırmış olmasına rağmen, sınırları itibari ile bana yetersiz gelmişti. Çünkü günümüzde var olan hiçbir işletmenin iktidar ile herhangi bir şekilde dirsek temasında bulunmadan çok da ayakta kalabileceğine inanmamaktayım. O nedenle genişletilmiş boykot çağrısı beni çok daha fazla heyecanlandırdı ve düzene karşı direnç konusundaki umutlarımı bir şekilde yeniden yeşertti. Bu durum hepimizin aklına ufaktan da olsa eminim Fransa’yı getirtmiştir. O nedenle “Biz neden sağ ve sol olarak kategorize ediliyoruz?”u yazmak istedim biraz da.

NEDEN SAĞ VE NEDEN SOL?

Tarih derslerinde 1040, 1071,1402 ve 1453 tarihlerinden sonra aklımızda en çok yer eden tarih olan 1789 yani Fransız Devrimi’nin gerçekleştiği tarih sırasında ortaya çıkan “Sağ ve Sol” terimleri 2025 yılında halen en güncel metaforik kelimeler olarak varlığını sürdürmekte. Ve sanıyorum ki her geçen gün gelişen siyasi literatürün de en köklü terimleri. Terimlerin oluşma dinamiklerine baktığımızda mecliste gerçekleşen bir oturma düzenine dayandığını görüyoruz. Devrim sırasında Ulusal Meclis’in soluna oturmayı tercih eden devrimciler ile sağına oturmayı tercih eden kraliyetçilerin paylaştığı bir yer düzeni günümüzde halen bir ideoloji savaşı olarak karşımıza çıkmakta. Zamanla daha keskin farklar ile birbirinden ayrılan bu oturma düzeninde sol yenilikçilik ile sağ ise muhafazakar tutum ile anılmaya başlandı. Tabii şu an benim kelimelerimi döktüğüm sayfanın beyazlığı ile değil daha çok kırmızının en koyu hali “kanlı” devrimlerin sonucunda var olan bir süreçten bahsetmekteyiz. 

Peki, ne için?

Sermaye. 

Görüyoruz ki para tarihin her döneminde “Varlığı bir dert, yokluğu yara” şeklinde romantik şekilde ele alınmamış. İktidarın sembolünün para ve haliyle de güç olarak ele alındığı 17 ve 18. Yüzyıldan bu yana sermayenin eşitsiz dağılımı genelde meclisin “sol” yanına oturan kesim tarafından eleştirilen bir düzen olarak karşımıza çıkmakta. “E pasta var, onu yesinler.” Şeklindeki metaforik söylemin ise hem söze döküldüğü dönemde hem de 2025 Türkiye’sinde nelere sebep olabileceğini az-çok yaşayarak gördüğümüz bir dönemdeyiz. Kelimeler “İtibardan tasarruf olmaz.” Şeklinde değilmiş olsa da…

Bir oturma düzeninin dünyanın siyasi literatürüne damga vuracağını söyleseler herhalde hepimiz “Yok artık” derdik fakat bugün kimilerimizin “Sağcı” kimilerimizin ise “Solcu” olarak anılmasının nedeni bir tür “oturma düzeni”nden kaynaklanıyor. Fakat günümüzde o kadar sığ bir anlama indirgenmiş ki, bunu da geçtiğimiz günlerde yaptığımız bir sohbette fark ettim. “Sağcı” olarak nitelendirdiğimiz bir söz sahibinin konuya “Bu solcular hep alkolik, değil mi?” deyişi beni biraz da bu yazıyı yazmaya teşvik etti açıkçası. Bu sorunun üzerine “sağcı” dediğimiz kesimin de toplum dediğimiz oluşumun normlarına aykırı gelebilecek davranışlarını sıraladığımda aslında çözümün aykırılıklar üzerinden değil, kolektif bir davranış biçimi üzerinden gerçekleşebileceği kanısına vardım ben de. Ve bugün görüyorum ki bu “boykot” durumu günümüz şartlarında yapılabilecek en doğru şey.

Bugüne değin sermaye karşısında farklı oturma düzeni alan sağ ve sol kesimin bu boykot çağrısına aslında topyekün bir “Olur” verdiğinin hepimiz içten içe farkındayız. Meşhur “İtibardan tasarruf olmaz.” Sloganının artık günümüz Türkiye’si sağcılarında pek de prim yapmadığı ortada. Çünkü şu an yenecek bir pasta da kalmadı. 

Anadolu’nun topraklarının asıl sahipleri olan çiftçilerin, köylülerin, anaların halinin durumumeşhur meclisin sağ ve sol olarak ayrılmasının günümüzde süregelen kutuplaşmayı çok beslemediği zannediyorum bu boykot dönemi ile daha da netleşmekte. Çünkü zaten istesek de satın alamadığımız bir dönemden geçiyoruz acı bir şekilde. 

2 NİSAN 2025 

Bu tarihin genel boykot ayaklanması şeklinde tarihe adını altın harfler ile yazdırması ihtimali ise boykotun yalnızca bugün ile sınırlı kalması ile değil, bugünden itibaren en azından ihtiyacımız olmayan ürünleri bize ihtiyacımız varmışçasına dayatan düzene karşı bir uyanış yaratabilmesinde saklı. Sağ veya sol fark etmeksizin bu uyanışa sahip olan ve sahip çıkan herkesin Türkiye siyasi ve sosyolojik ve hatta toplumsal psikoloji adına yıllar sonra gurur duyacağı bir adım olarak devam etmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü sermaye, aslında günün sonunda milli servettir. Ve “Sağ” da “Sol” da aslında nihayetinde milli servetin en çok kendileri tarafından kıymet gördüğünü iddia eder. O nedenle de bu boykot durumunun meşhur meclisin oturma düzenini satın alma pratikleri, daha doğrusu günümüzde gerçekleşen satın “alamama” pratikleri üzerinden kaynaştıracağı kanaatindeyim. 

Bu Boykot’a sahip çıkmak artık hepimizin vatandaşlık görevidir. 

*Başlık, Okan Bayülgen’in Zaga isimli programında yer alan 28.11.2007’de yayınlanmış “Zaga Tolat Engin Günaydın Skeç” isimli videodan alınmıştır.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER