© Yeni Arayış

İmamoğlu’nu anlatmak: Türkiye’ye karşı değil, Türkiye için konuşmaktır

Bugün muhalefeti “ülkeyi şikayet etmekle” suçlayanların bir kısmı, geçmişte aynı kurumlarda, aynı kürsülerden Türkiye’deki hak ihlallerini anlatan isimlerdi. Mesele burada kimin konuştuğu değil; hangi değerleri savunduğudur. Ve bugün o değerler, tehdit altındadır. 

Türkiye’deki olumsuz gidişata karşı dünyayı bilgilendirmek, diplomatik bir sorumluluktur. İktidar hedefi olan bir parti olarak Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’de tesis etmek istediği hukuk ve demokrasi düzenini uluslararası kamuoyuna anlatıyorsa, bu yalnızca ülkenin ve vatandaşlarımızın yararına olacaktır. 

İBB ve TBB Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması ve ardından tutuklanmasıyla birlikte Türkiye’de demokrasinin kırılganlığı yeniden dünya kamuoyunun gündemine oturdu. Bu durum, yalnızca bireysel bir yargı süreci olarak değerlendirilemez. Bu durum, ülkedeki demokrasi ve hukuk düzeni, halk iradesiyle göreve gelen yöneticilerin demokratik meşruiyeti ve yerel yönetimlerin kurumsal bütünlüğü açısından da kritik bir eşiği temsil ediyor.

Ekrem İmamoğlu, uluslararası arenada, birçok çevrede tanınan ve saygı duyulan bir isim. Yıllardır İstanbul’un markalaşması adına birçok uluslararası organizasyonun gerçekleştirilmesine öncülük ediyor. Bir belediye ayağıyla kamu diplomasisini en etkin kullanan figürlerden biri. Onun çabalarıyla, Türkiye’nin dünyadaki imajında farklı bir bakışın şekillenmeye başladığını söylemek asla abartı olmayacaktır. Yine, CHP Genel Başkanı Sayın Özgür Özel de liderlik koltuğuna oturduğundan bu yana özellikle sol-sosyal demokrat çevrelere önemli mesajları verebilmiş ve Cumhuriyet Halk Partisi’ni uluslararası arenada daha görünür hale getirmiş bir isim. 

Ben de Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Üyesi olarak bu gelişmeyi Strazburg’daki genel kurulda dile getirirken, bu meselesinin sadece Sayın İmamoğlu ile ilgili olmadığını, onun temsil ettiği değerlerle ilgili olduğunu ifade ettim. Sayın İmamoğlu, milyonların oyuyla göreve gelmiş, ardından Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı olarak tüm ülkenin yerel yönetimlerini ulusal ve uluslararası düzeyde temsil etmiştir. Tam da Cumhurbaşkanlığı adaylığını ilan ettiği bir dönemde; önce akademik geçmişi sorgulanmış, diploması iptal edilmiş, ardından hukuki baskı dalgasıyla gözaltına alınmıştır. Milletin vicdanında hiçbir geçerliliği olmayan asılsız ithamlarla tutuklanmıştır. Üstelik yalnız değil: Aralarında Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık ve Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ve İBB’den birçok üst düzey yöneticinin de bulunduğu yaklaşık 100 kişi, aynı süreçte gözaltına alınmış, belediye başkanları tutuklanmıştır. “İstanbul’un kalbi”olarak adlandırılan Şişli’de %66 oranında oy alan CHP’li Şahan’ın yerine kayyum atanmıştır. 

Ancak mesele yalnızca bu tablo değil; bu tablonun dışarıya anlatılmasına gösterilen tepkinin kendisidir. Türkiye’de hâlâ, Avrupa Konseyi gibi çok taraflı yapılarda yaşanan gelişmeleri dile getirmek, “ülkeyi şikayet etmek” olarak yorumlanıyor. Oysa önce bu anlayışın değişmesi gerekir. Türkiye, Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesidir. Bu çatıya kendi iradesiyle girmiş, Konsey’in değerlerini ve sözleşmelerini gönüllü olarak kabul etmiştir. Konsey’in demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda oluşturduğu sözleşmelerin altında Türkiye’nin de imzası bulunmaktadır. Bu nedenle, bu yapıların Türkiye ile ilgili değerlendirmeleri “dış müdahale” değil, karşılıklı taahhütlerin bir parçası olarak görülmelidir. Bugün bu kurumları “dış güç” gibi sunmak, yalnızca tarihi ve hukuki gerçekliği çarpıtmak değil, Türkiye’nin bizzat altına imza attığı ilkeleri inkar etmektir.

19 Mart’ta yaşananlar, yalnızca Türkiye’nin iç siyasetinin bir parçası değil; ülkenin anayasal düzenini aşındıran, onu illiberal demokrasi ekseninde otoriter bir rotaya sürükleyen sürecin açık bir göstergesidir. Bu ülkenin demokratlarının her biri Türkiye’nin bu gidişatına karşı dur demek için elinden gelen bütün çabayı göstermelidir.

Daha da çarpıcı olan ise şudur: Aynı hükümet, Avrupa’yı “öteki” gibi gösterirken, aynı zamanda Batılı ülkelerde yatırımcı aramakta, fonlara erişmeye çalışmaktadır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bugün yaptığı ise, tam tersine, Türkiye’yi demokratik normlarla yeniden buluşturmayı vadeden bir perspektifi anlatmaktır. Çünkü uluslararası yatırımcının da, stratejik ortakların da aradığı şey tam olarak budur: Öngörülebilirlik, hukuk devleti, demokrasi ve şeffaf yönetim. 

Türkiye’deki olumsuz gidişata karşı dünyayı bilgilendirmek, diplomatik bir sorumluluktur. İktidar hedefi olan bir parti olarak Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’de tesis etmek istediği hukuk ve demokrasi düzenini uluslararası kamuoyuna anlatıyorsa, bu yalnızca ülkenin ve vatandaşlarımızın yararına olacaktır. 

Bugün muhalefeti “ülkeyi şikayet etmekle” suçlayanların bir kısmı, geçmişte aynı kurumlarda, aynı kürsülerden Türkiye’deki hak ihlallerini anlatan isimlerdi. Mesele burada kimin konuştuğu değil; hangi değerleri savunduğudur. Ve bugün o değerler, tehdit altındadır. 

Türkiye’ye ve Atatürk devrimlerine inanmış herkesin içeride demokrasiyi savunduğumuz kadar dışarıda da Türkiye’nin demokratik potansiyelini ve reform iradesini anlatması gerekir. Bu bir zorunluluk değil; bir sorumluluktur. Çünkü diplomasi yalnızca devletler arası değil, aynı zamanda halklar arası ve değerler arası bir süreçtir. Demokrasi sadece seçim günü yaşanmaz; seçimden sonra yaşananlarla da anlam kazanır. 

Zira 19 Mart’ta yaşananlar, yalnızca Türkiye’nin iç siyasetinin bir parçası değil; ülkenin anayasal düzenini aşındıran, onu illiberal demokrasi ekseninde otoriter bir rotaya sürükleyen sürecin açık bir göstergesidir. Bu ülkenin demokratlarının her biri Türkiye’nin bu gidişatına karşı dur demek için elinden gelen bütün çabayı göstermelidir. 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER