Dananın kuyruğunun koptuğu yer
KÜLTÜR SANATBu nedenle bu alan adeta “dananın kuyruğunun koptuğu yer”dir. Genellikle bunu tahmin ediyorum ki, “sınıf perspektifi” olan muhalefet yapmaya çalışırdı. Ama olmadı, bu defa da bu deneyimi unutan iktidar bu süreci tetikledi. Abdurrahman Dilipak “kaçtığını zannettiği şeye doğru hızla koşmak” olarak adlandırıyor bu çelişkili durumu.
İktidarlar, güçlerini bu kutsal ideallerden alan neo-klasik siyasal hareketler iyice güçten düşseler, yarattıkları krizlerde boğulsalar -ve devam etmek istemeseler bile- bu devlet imtiyazlarını kullanan sınıflar konumlarını terk etmek istemezler. 28 Şubat sürecinde de bu toplulukların, bürokratları, üniversiteleri, STK’ları ile “yek vücut” olup devletlerini nasıl savunduklarına, sonraki süreçte de nasıl çözüldüklerine tanık olunmadı mı?
“Kültür endüstrileri” denilen şeyin en etkisiz -hatta uykuda- olduğu zamanlarda dahi kriz yaratma huyu vardır.
Yaşam tarzı olarak muhalefete yakın gibi gözükenlerin tükettiği piyasadaki ürün ve hizmetlerin, örneğin “eğlence” sektörünün, ya da literatürdeki karşılığı olan kavramla söylersek, “kültür endüstrileri” gibi daha çok bağımsız aktörlerin, sanatçılar çalışmalarını sergiledikleri ortamların, kuruluşların iktidarların kontrolünde olmasının onlarda nasıl bir kırılganlık yarattığı geçtiğimiz günlerde birden gözler önüne seriliverdi.
Ne şehrin müştereklerinin yağmalanması, ne doğal yaşamın yok edilmesi, ne de haklardan yoksunluk ve özgürlüklerin gasp edilmesi bu kadar büyük bir kırılganlık, bu kadar ilginç bir çelişki yaratabiliyor. “Kültür endüstrileri” sistemin işleyişindeki çelişkileri sanki bütün hepsinden daha güçlü bir şekilde gözler önüne seriyor. Sanki doğrudan yaşanan ve “gerçeklik” denen şeyin de kurmaca olduğunu ispatlamak istercesine.
“Kültür endüstrileri”ni ve entelektüel-sembolik üretimi “hayırseverlik” alanına hapsetme girişimi siyasal açıdan -neresinden bakılırsa bakılsın- günümüzde son derece etkili bir stratejidir. Hem onların kitlelerle temaslarını engelleyecek, hem de -aynaya bakma misalinde olduğu gibi- iktidarlara kamusal alanda “halkın gerçek değerleri”ni temsil ettiği yanılsamasını bahşedecektir.
Sonuçta neo-klasik siyasetin kültür dünyasında -milli değerlerin, milletin gerçek değerlerinin temsil edildiğini göstererek- kitlelerin imgeleminde taklitin hakimiyetini sağlamlaştıcı bir etki yaratacağı kesindir.
Ama diğer taraftan bastırmış olduğunu da -tıpkı bir hayalet gibi- kendisine musallat edeceği de.
İktidarlar işte tam da bu nedenle merkeze yerleştikçe, devlet imtiyazlarıyla çevrelerini donattıkça büsbütün sarsaklaşırlar. Üstelik hala eşitsizliklerinin, haksızlıkların ya da geçmişteki hatıralarının karşısına çıktıklarını zannederken.
Bu nedenle burası “dananın kuyruğunun koptuğu yer”dir.
Bugünkü iktidar da zannedersem bu kırılganlığın mimarisini en iyi bilenlenden: “Kültür endüstrileri” denen şeyin sınıfsal haritalamasını yaparak onun çözülüşünü sağlayan, ne kadar çılgınca gözükse de güncel sanat, mimarlık kurumları ile, müzelerle karşıtına yatırım yapan ilginç bir strateji stratejiyi geliştiren, 28 Şubat sürecinde bu alana en çok yatırım yapan.
Bunun da ötesinde kendisi için en büyük tehlikeyi oluşturan, devlet imtiyazlarını, kariyer imkanlarını kullanan “sembolik iktidarı” etkisiz kılmak için kendisinden hiç beklenmeyecek kişisel, kurumsal fırsatlar sunan…
Aynı zamanda ne muazzam bir strateji, ne eşsiz bir hafıza deneyimi değil mi, ama: Kendisinden nefret eden, çeşitli bahaneler üreterek yoluna çıkan, devlet imtiyazlarını kullanan sembolik sınıfı, “kültürel sermaye”yi dışlamak, ezmeye çalışmak yerine tersini yapmak?
Adeta kendisine tokat atana diğer yanağını dönmek gibi.
Şehrin ilk modern sanatlar müzelerini açmasını, en seçkin mimarların en değerli bölgelerindeki kentsel dönüşüm projelerinde yer almalarını, koruma ve restorasyon işlerini yapmalarını sağlamak gibi. Onları hayatlarında görmedikleri ve hiç beklemedikleri imkanlara boğmak…
İktidarlar, yani failler kadar mağdurlar, ya da tanıklar da aynı durumdadırlar. Onlar da sanki şiddet nedeniyle hatırlamaktan men edilmeye zorlanmışlardır. Kötülükler kendi gerçekliklerine hapsetmeyi amaçlarlar.
Bıkmadıysanız, tekrarlayayım: Ne müthiş, ne çılgınca bir strateji ama, değil mi?
28 Şubat sürecinin en zor zamanlarında -tepesinde her an düşmek üzere olan bir kılıcın sallandığı koşullarda- iktidar hem AB merkezinde, bir darbe olduğu takdirde temsil edilmek üzere entelektüellerle iş birliği yapmıştı hem de kendisine en çok zorluk çıkaranları hayatlarında bir daha asla göremeyecekleri ihsanlara boğmuştu.
Şimdi diyeceksiniz, bu özenli, çılgınca, zekice… ne derseniz deyin, bu müthiş stratejiden geriye pek fazla bir şey kalmamış olması şaşırtıcı değil mi?
Geçen yazımda neo-klasik devletlerde toplumu tasarlama idealleri üzerine kurulan iktidarların sivil alana taştıklarını, bu yüzden yerlerinden kıpırdamalarının zorlaştığını, bir beka sorununa dönüştüğünü söylemiştim.
“Kültür endüstrileri” denilen alana, yani yayıncılık, gösteri, sanat kurumları, etkinlikleri gibi faaliyetlere yatırım yapan kuruluşların aynı zamanda devlet imkanlarıyla elde ettikleri kamu ihaleleri, enerji, madencilik, turizm işleri, kentsel dönüşüm projeleri v.s. aracılığıyla imkanlar elde etmeleri hukuk devletlerinde yasaklanmıştır.
Bu tür ilişkiler fikir özgürlüklerinin, demokrasinin ortadan kalkmasına yol açtığı için anayasaların temelini oluşturan “halkın egemenliği” ilkesine ters düşer.
“Yasaklanmıştır” dedim, ama çoğu zaman şekilsel olarak. Neo-liberal siyasal düzen tam da bu tür kamu-özel karışımı ilişkiler üzerine kurulur. Güçlü şirketlerin, vakıfların, STK’ların genellikle kamu gücünü, imkanlarını kullanan zümreler bulunur. Bu neo-liberal sistemin kurucu paradoksuna işaret eder: Bu adeta toplumları tasarlama ideallerinin kriz yarattığı koşullarda arkaya saklanan, bir sihirli değnek gibi yolsuzlukları meşrulaştıran “kutsal amaçlar”ı gerçekleştirmek için bir meydan okuma savaşıdır.
Şöyle bir düşünün: Devlet ihaleleri, kentsel dönüşüm, güvenlik, enerji projeleri, ayrıcalıklı imar izinleriyle muazzam imtiyazlar elde edeceksiniz, bunları korumak için medyayı ele geçireceksiniz ve sonra da ekonomik koşullar kötüleştiği, halkın tercihleri değiştiği için bunları bırakıp gideceksiniz. Hiç olacak şey mi?
İktidarlar, güçlerini bu kutsal ideallerden alan neo-klasik siyasal hareketler iyice güçten düşseler, yarattıkları krizlerde boğulsalar -ve devam etmek istemeseler bile- bu devlet imtiyazlarını kullanan sınıflar konumlarını terk etmek istemezler. 28 Şubat sürecinde de bu toplulukların, bürokratları, üniversiteleri, STK’ları ile “yek vücut” olup devletlerini nasıl savunduklarına, sonraki süreçte de nasıl çözüldüklerine tanık olunmadı mı?
Medyada, fikir üretiminde, kamuoyu oluşturmada mutlak bir kontrol sağlarken, siyasal koşullar değiştiğinde ters tepebileceği, hatta devletle özdeşleşen, kamu imkanlarıyla güçlenen zümreleri kırılganlaştırabileceği de görülür.
İktidarlar, yani failler kadar mağdurlar, ya da tanıklar da aynı durumdadırlar. Onlar da sanki şiddet nedeniyle hatırlamaktan men edilmeye zorlanmışlardır. Kötülükler kendi gerçekliklerine hapsetmeyi amaçlarlar.
Bu tartışma biliyorum daha çok zaman alacaktır. Ama bugünkü durumun iktidar ve muhalefet açısından ortak bir sorumluluğa işaret ettiğini düşünüyorum:
Krizin anlık olmadığını, tekrarlandığını fark etme ya da hatırlama sorumluluğu....
Hatırlamanın reddi üzerine kurulan eylemsellikler kötülükleri sergilerler ama geçmişte kendilerinin ne yaptıklarını sanki unutmuş gibi davranırlar.
Alternatifi ise bütün bu zorluğa karşı -ve rağmen- bir hatırlama girişimi olabilir.
Yeni Akit yazarı Abrurrahman Dilipak “kaçtığını zannettiği şeye doğru hızla koşmak” olarak adlandırıyor bu çelişkili durumu...
Dananın kuyruğunun koptuğu yer: “Kültür endüstrileri”
Yaşam tarzı olarak muhalefete yakın gibi gözükenlerin tükettiği piyasadaki ürün ve hizmetlerin, örneğin “eğlence” sektörünün, ya da literatürdeki karşılığı olan kavramla söylersek, “kültür endüstrileri” gibi daha çok bağımsız aktörlerin, sanatçılar çalışmalarını sergiledikleri ortamların, kuruluşların iktidarların kontrolünde olmasının onlarda nasıl bir kırılganlık yarattığı geçtiğimiz günlerde birden gözler önüne seriliverdi.
Sanki “kültür endüstrileri” alanı, hak ettiği mecazi deyişle “dananın kuyruğunun koptuğu yer”. Ne şehrin müştereklerinin yağmalanması… Ne doğal yaşamın yok edilmesi… Ne de haklardan yoksunluk ve özgürlüklerin gasp edilmesi… Bu kadar büyük bir kırılganlık, bu kadar tuhaf bir çelişki yaratabiliyor!
Şaşırtıcı ama “kültür endüstrileri” sistemin işleyişindeki çelişkileri sanki bütün hepsinden daha güçlü bir şekilde gözler önüne seriyor. Sanki doğrudan yaşanan ve “gerçeklik” denen şeyin de kurmaca olduğunu ispatlamak istercesine.
Bugünkü iktidar zannedersem bu kırılganlığın mimarisini en iyi bilenlenden:
“Kültür endüstrileri” denen şeyin sınıfsal haritalamasını yaparak, onun işlevini kavrayan…
Ne kadar çılgınca gözükse de ilginç bir strateji geliştiren: Güncel sanat, mimarlık kurumları ile, müzelerle karşıtına alan açan, yatırım yapan…
Kendisi için en büyük tehlikeyi oluşturan, devlet imtiyazlarını, kariyer imkanlarını kullanan “sembolik iktidarı” etkisiz kılmak için kendisinden hiç beklenmeyecek olanı yapan...
Kişisel, kurumsal fırsatlar sunan…
Aynı zamanda ne muazzam bir strateji… Ne eşsiz bir hafıza deneyimi değil mi, ama: Kendisinden nefret eden, çeşitli bahaneler üreterek yoluna çıkan, devlet imtiyazlarını kullanan sembolik sınıfı, “kültürel sermaye”yi dışlamak, ezmeye çalışmak yerine tersini yapmak?
Adeta kendisine tokat atana adeta diğer yanağını dönmek gibi.
Onları hayatlarında görmedikleri ve hiç beklemedikleri imkanlara boğmak…
Şehrin ilk modern sanatlar müzelerini açmasını, en seçkin mimarların en değerli bölgelerindeki kentsel dönüşüm projelerinde yer almalarını, koruma ve restorasyon işlerini yapmalarını sağlamak gibi.
Bıkmadıysanız, tekrarlayayım: Ne müthiş, ne çılgınca bir strateji ama, değil mi?
28 Şubat sürecinin en zor zamanlarında -tepesinde her an düşmek üzere olan bir kılıcın sallandığı koşullarda- iktidar hem AB merkezinde, bir darbe olduğu takdirde temsil edilmek üzere entelektüellerle iş birliği yaptı. Hem de kendisine en çok zorluk çıkaranları hayatlarında bir daha asla göremeyecekleri ihsanlara boğdu.
“Kültür endüstrileri”ni ve entelektüel-sembolik üretimi “hayırseverlik” alanına hapsetme girişimi siyasal açıdan evet, neresinden bakılırsa son derece etkili bir stratejidir. Hem onların kitlelerle temaslarını engelleyecek, hem de -aynaya bakma misalinde olduğu gibi- iktidarlara kamusal alanda “halkın gerçek değerleri”ni temsil ettiği yanılsamasını bahşedecektir.
Şimdi diyeceksiniz, bu özenli, çılgınca, zekice… ne derseniz deyin, bu müthiş stratejiden geriye pek fazla bir şey kalmamış olması şaşırtıcı değil mi?
Söylemeye çalıştığım gibi, bunun da “maddi nedenleri” olmalı.
Geçen yazımda neo-klasik devletlerde toplumu tasarlama idealleri üzerine kurulan iktidarların sivil alana taştıklarını, bu yüzden yerlerinden kıpırdamalarının zorlaştığını, bir beka sorununa dönüştüğünü söylemiştim.
Hukukun üstün olduğu devletlerde “kültür endüstrileri” denilen alana, yani yayıncılık, gösteri, sanat kurumları, etkinlikleri gibi faaliyetlere yatırım yapan kuruluşların aynı zamanda devlet imkanlarıyla elde ettikleri kamu ihaleleri, enerji, madencilik, turizm işleri, kentsel dönüşüm projeleri v.s. aracılığıyla imkanlar elde etmeleri yasaklanmıştır.
Bu tür ilişkiler fikir özgürlüklerinin, demokrasinin ortadan kalkmasına yol açtığı için anayasaların temelini oluşturan “halkın egemenliği” ilkesine ters düşer.
“Yasaklanmıştır” dedim, ama çoğu zaman şekilsel olarak. Neo-liberal siyasal düzen tam da bu tür kamu-özel karışımı ilişkiler üzerine kurulur: Güçlü şirketlerin, vakıfların, STK’ların genellikle kamu gücünü, imkanlarını kullanan zümreler bulunur.
Bu çelişkili durum neo-liberal sistemin kurucu paradoksuna işaret eder: Bu adeta toplumları tasarlama ideallerinin kriz yarattığı koşullarda arkaya saklanan, bir sihirli değnek gibi yolsuzlukları meşrulaştıran “kutsal amaçlar”ı gerçekleştirmek için bir meydan okuma savaşıdır.
Şöyle bir düşünün: Devlet ihaleleri, kentsel dönüşüm, güvenlik, enerji projeleri, ayrıcalıklı imar izinleriyle muazzam imtiyazlar elde edeceksiniz, bunları korumak için medyayı ele geçireceksiniz ve sonra da ekonomik koşullar kötüleştiği, halkın tercihleri değiştiği için bunları bırakıp gideceksiniz. Hiç olacak şey mi?
İktidarlar, güçlerini bu kutsal ideallerden alan neo-klasik siyasal hareketler iyice güçten düşseler, yarattıkları krizlerde boğulsalar -ve hatta devam etmek istemeseler bile- bu devlet imtiyazlarını kullanan sınıflar konumlarını terk etmek istemezler. 28 Şubat sürecinde de bu toplulukların, bürokratları, üniversiteleri, STK’ları ile “yek vücut” olup devletlerini nasıl savunduklarına, sonraki süreçte de nasıl çözüldüklerine tanık olunmadı mı?
Medyada, fikir üretiminde, kamuoyu oluşturmada mutlak bir kontrol sağlarken, siyasal koşullar değiştiğinde ters tepebileceği, hatta devletle özdeşleşen, kamu imkanlarıyla güçlenen zümreleri kırılganlaştırabileceği de görülür.
“Kültür endüstrileri”ni ve entelektüel-sembolik üretimi “hayırseverlik” alanına hapsetme girişimi siyasal açıdan evet, neresinden bakılırsa son derece etkili bir stratejidir. Hem onların kitlelerle temaslarını engelleyecek, hem de -aynaya bakma misalinde olduğu gibi- iktidarlara kamusal alanda “halkın gerçek değerleri”ni temsil ettiği yanılsamasını bahşedecektir.
Sonuçta neo-klasik siyasetin kapalı kültür dünyasında -milli değerlerin, milletin gerçek değerlerinin temsil edildiğini göstererek- kitlelerin imgeleminde taklitin egemenliğini sağlamlaştıcı bir etki yaratacağı kesindir.
Ama diğer taraftan bastırmış olduğunu da tıpkı bir hayalet gibi kendisine musallat edeceği de.
İktidarlar işte tam da bu nedenle merkeze yerleştikçe, devlet imtiyazlarıyla çevrelerini donattıkça büsbütün sarsaklaşırlar. Üstelik hala eşitsizliklerinin, haksızlıkların ya da geçmişteki hatıralarının karşısına çıktıklarını zannederken. İşte bu nedenle “kültür endüstrileri” denilen şeyin en etkisiz, hatta uykuda olduğu bir zamanda kriz yaratma huyu vardır.
Bu nedenle bu alan adeta “dananın kuyruğunun koptuğu yer”dir. Genellikle bunu tahmin ediyorum ki, “sınıf perspektifi” olan muhalefet yapmaya çalışırdı. Ama olmadı, bu defa da bu deneyimi unutan iktidar bu süreci tetikledi.
Abdurrahman Dilipak “kaçtığını zannettiği şeye doğru hızla koşmak” olarak adlandırıyor bu çelişkili durumu.
Bu tartışma biliyorum daha çok zaman alacaktır. Ama bugünkü durumun iktidar ve muhalefet açısından bir başka sorumluluğa işaret ettiğini düşünüyorum:
Krizin anlık olmadığını, tekrarlandığını fark etme sorumluluğu.
Hatırlamanın reddi üzerine kurulan eylemsellikler kötülükleri sergilerler ama geçmişte kendilerinin ne yaptıklarını sanki unutmuş gibi davranırlar.
İktidarlar, yani failler kadar mağdurlar, ya da tanıklar da aynı durumdadırlar. Onlar da sanki şiddet nedeniyle hatırlamaktan men edilmeye zorlanmışlardır. Kötülükler mağdurları kendi gerçekliklerine hapsetmeyi amaçlarlar. Böylece muhalefet etme güçlerini ellerinden almaya çalışırlar.
Bu nedenle bugün alternatif politika bu zorluğa karşı -ve rağmen- bir hafızalaştırma girişimi olabilir:
Hafızasının silinmesine karşı bir direniş, bir hatırlama uğraşı…
İlginizi Çekebilir