Üniversitelerde özerk yapı-hür akademisyen anlayışına geçilmelidir

Üniversitelerde özerk yapı-hür akademisyen anlayışına geçilmelidir

Avrupaî tarzda yükseköğretimin kurulduğu Tanzimat döneminden itibaren kurumsal özerlik-hür akademisyen anlayışında bazı kesintiler olsa bile kısa bir süre sonra tekrar doğal zemine dönülmüştü. Ancak 1981’de YÖK sistemi ile bu anlayıştan uzaklaşılmasının üzerinden 40 yılı geçmesine rağmen üniversitelerde tekrar özerk yapıya ve hür akademisyen anlayışına geçilememiştir. Doğal olmayan bu sürece son verilerek özerk üniversite-hür akademisyen anlayışına geçilmesi Türkiye’nin gelişmesi için hayati önem arz etmektedir. 

Ülkelerin gelişimi ile hakikati bulma hedefi olan fikir adamları arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bunun için, adı ne olursa olsun üniversite düzeyinde faaliyet gösteren kurumların özerk yapılara sahip olmuş ve ilim adamlarının da hür bir ortamda çalışmışlardır. Mesela Büyük Selçuklu Devleti döneminde tam olarak kurulan medreseler, vakıflar vasıtasıyla yöneticilerin müdahalesinden uzak bir kurum olarak, sistematik eğitim-öğretim programı uyguladıkları, yetiştirdiği öğretim üyeleri vasıtası ile nazari bilgi üretimi yapıp sonrakilere aktardıkları ve diploma ile öğretimi tescil etmeye başlamalarına rağmen, 16. yüzyıldan itibaren bu özelliklerini kaybederken Osmanlı Devleti de iyice zayıflamıştı. Medreseler, Osmanlı Devleti’nde XVIII. yüzyılın sonlarına kadar yüksek öğretim için hemen hemen tek müessese olarak devam ederken, Batı Avrupa’da ilk üniversitenin XIII. yüzyılda Paris’te kurulması ile yeni bir süreç başlamış, iyi üniversitelere sahip olan ülkeler de, belli bir dönem sonra, birer küresel güç haline gelmişlerdi.

19.yüzyıl başında zayıfladıklarını kabul eden Osmanlı yöneticileri, medrese sistemini atıl hale getirerek, eğitim sisteminde köklü bir değişikliğe yönelmiş ve Avrupaî eğitim modeline geçmeye başlamışlardı. 1838 yılında, temel eğitim üzerine ikinci eğitim kademesi olarak rüştiyelerin kurulması kararlaştırılmıştı. Tanzimat Döneminde, 1845 yılında, Osmanlı Devleti’nde yükseköğretim için üçüncü kademenin oluşturulması tasarlanmış, Darülfünun olarak adlandırılan üniversitede her türlü “fen ve ilm”in öğretilmesine karar verilmişti. Burada “ikmal-i kemalat-ı insaniye” için bütün ilim ve fenler okutulacak ve Osmanlı bürokrasisinde görev almak “emelinde” olanlar da Darülfünun’da tahsil edeceklerdi.

Fransız üniversite modeline göre 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile kurulması kararlaştırılan Darülfünun-ı Osmanî, 1870’de açılmıştı. Bu nizamnamede ilmi ve idari özerklikten bahsedilmemekle birlikte, öğretim üyeleri vasıtasıyla Darülfünun’a kendi kendini yönetme imkânı verilmişti. Üniversitelerin en etkin birimi olan fakültelere, o dönem için şubelere, kendi yöneticilerini seçme imkânı verilmekte ve Maarif nazırının tasdikine lüzum görülmemekteydi.

DARÜLFÜNUN’A KENDİ KENDİNİ YÖNETME İMKÂNI VERİLMİŞTİ

Bu tarihe kadar, Avrupa modeline göre yükseköğretim seviyesinde, sadece mesleki eğitim müesseseleri olarak kurulduğu düşünüldüğünde Darülfünun’un kurulması büyük bir adımdı. Bu düşüncenin yürürlüğe konulması 1863’de başarısız olunmuş ancak 1870’de Darülfünun açılabilmişti.

Fransız üniversite modeline göre 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile kurulması kararlaştırılan Darülfünun-ı Osmanî, 1870’de açılmıştı. Bu nizamnamede ilmi ve idari özerklikten bahsedilmemekle birlikte, öğretim üyeleri vasıtasıyla Darülfünun’a kendi kendini yönetme imkânı verilmişti. Üniversitelerin en etkin birimi olan fakültelere, o dönem için şubelere, kendi yöneticilerini seçme imkânı verilmekte ve Maarif nazırının tasdikine lüzum görülmemekteydi. Üç şubeden seçilmiş birer müdür ile Maarif Vekâleti’nden atanmış nazırdan oluşan Darülfünun Meclisi, müessesenin en etkili organıydı. Seçilmiş üyelerin devamlı olarak çoğunlukta olacağı bu meclis, eğitim-öğretim, disiplin ve câri işlerden de sorumluydu. Bu itibarla Darülfünun nazırı, Darülfünun’daki bütün işleri yerine getiren bir âmir değil, Maarif nazırının Darülfünun’daki temsilcisi konumundaydı. 1869 Nizamnamesi’yle Darülfünun’da oldukça özerk bir yapı kurulmak istenmiş, yönetim modeli olarak doğrudan ifade edilmese de ilmi ve idari özerklik prensibi kabul edilmişti.

II.Abdülhamit, 1869 Nizamnamesi’ndeki Darülfünun’un serbest yönetimi ile ilgili maddeleri kaldırarak Türkiye üniversitelerinde uygulanan ilk merkeziyetçi yönetim tarzını getirmişti.

II. ABDÜLHAMİT İLK MERKEZİYETÇİ YÖNETİM TARZINI GETİRMİŞTİ

1870 yılında açılan Darülfünunda 1873’e kadar öğretime kesintisiz olarak devam etmiş ancak yönetim zafiyeti, öğrenci ve öğretim üyesi sıkıntısı yüzünden bu kurum devam etmemişti.

Üniversite kurma çabalarına devam edilmiş ve 1874 yılında Maarif Nazırı Safvet Paşa tarafından, Galatasaray Lisesi içinde Darülfünun-ı Sultanî kurulmuştu. 93 Harbi sürecine rast gelen bu Darülfünun, Maarif Vekâlet’inin nezareti altında dört kişilik “heyet-i idare” tarafından yönetilmiş ve 1881’de kapatılmıştı. Bu tarihten 1900 yılına kadar Osmanlı Devleti’nde bir üniversite bulunmamıştı. Darülfünun, nihayet II. Abdülhamit’in tahta geçişinin 25. yıldönümünde, 1 Eylül 1900’de, resmen açılmıştı. Darülfünun; Ulum-ı Aliye-i Diniye, Ulum-ı Riyaziye ve Tabiiyye ile Edebiyat şubelerinden oluşuyordu. Ayrıca, daha önce yüksekokul olarak açılan Hukuk Mektebi ile Mülkiye Tıb Mektebi Darülfünun’un şubeleri olarak kabul edilmişti. II. Abdülhamit döneminde tesis edilen Darülfünun-ı Şâhâne’deki yönetim modeli, o dönemin yönetim anlayışına paralel biçimde her şeyi kontrol altında tutma politikasına uygun olarak kurulmuştu. Darülfünun, Maarif Nezareti’ne sıkı biçimde bağlanmış ve atanan müdür ve yardımcıları vasıtasıyla merkezden yönetilmişti. Ders esnasında bile mubassır denilen bir gözlemci hazır bulundurulmuştu. II. Abdülhamit, 1869 Nizamnamesi’ndeki Darülfünun’un serbest yönetimi ile ilgili maddeleri kaldırarak Türkiye üniversitelerinde uygulanan ilk merkeziyetçi yönetim tarzını getirmişti. 1863,1873 ve 1874 yıllarında yapılan üç başarısız denemeden sonra 1900 senesinde daimi bir müessese olarak faaliyet göstermeye başlayan “üniversite” 1933’e kadar Darülfünun olarak adlandırılmıştı.

1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet’le beraber Darülfünun’da uygulanan merkeziyetçi anlayıştan özerk yönetim anlayışına bir geçiş yaşanmıştı. Darülfünun’da ihtisaslaşmaya geçilecek, fakülte ve bölümler oluşacaktı. Bu süreçte Darülfünun yönetimi anlayışı, parça parça yapılmış ve tekâmül ederek 1919’da tam bir düzene kavuşmuştu. Şöyle ki; 1911 Fakülte Meclisleri kurulmuş ve yavaş yavaş yerinden yönetime geçilmeye başlanmıştı. Bu dönemde, Maarif nazırının tayin ettiği Fakülte Müdürü’nün yanında, fakülte öğretim üyelerinden oluşan akademik ve disiplin işlerine bakan Fakülte Meclisi kendisine bir reis seçmeye başlamıştı. Bu iki başlı yönetime 1916’da Darülfünun Tıp Fakültesi için hazırlanan nizamname ile son verilmiş ve öğretim üyelerinin seçtiği Fakülte Reisi, fakültedeki tek yönetici haline gelmişti. II. Meşrutiyet döneminde fakültelerde fiili özerk yönetim uygulanırken, bütün üniversiteden sorumlu olan Darülfünun Meclisi’ne de işlerlik kazandırılmaya çalışılmıştı. II. Meşrutiyet’le beraber öğrenciler de özerk üniversite anlayışının bir parçası olarak ilk defa serbestçe dernek kurma veya derneklere katılma hakkı kazanmışlardı.

Fiili olarak kurulan özerk idari yapı, 1922’de bir kararname ile tüzel kişilik verilerek kanuni olarak da tanınmıştı. Yani Tanzimat döneminde düşünülen ancak uygulanamayan serbest üniversite, II. Meşrutiyet döneminde tekâmül ederek 1922’de özerk bir yapıya kavuşmuştu.

SERBEST ÜNİVERSİTE 1922’DE ÖZERK BİR YAPIYA KAVUŞMUŞTU

1919’da, Darülfünun’a ilmî özerklik ilk defa kanun ile verilmiş ve resmen ifade edilmemesine rağmen özerk bir idari yapı kurulmuştu. Böylece Darülfünun’daki en yetkili yönetici olan Emin’in bütün öğretim üyeleri tarafından, fakülte reislerinin ise fakülte öğretim üyeleri tarafından seçilmesi ve Maarif Nezareti’nce tasdik edilmesi esası getirilmişti. Darülfünun’daen yetkili organ olan Darülfünun Divanı; Emin ve fakülte reisleri yanında her fakülte meclisi tarafından seçilen ikişer üyeden meydana gelmekteydi. Divan’da idareci olmayan seçilmiş üyelerin sayısı devamlı olarak çoğunlukta olmuştu. Müderris(Prof) ve muallim(Doç)lerden oluşan, Meclis-i Müderrisin denilen fakülte meclisleri de fakültelerin en yetkili organı konumuna gelmişti. Fiili olarak kurulan özerk idari yapı, 1922’de bir kararname ile tüzel kişilik verilerek kanuni olarak da tanınmıştı. Yani Tanzimat döneminde düşünülen ancak uygulanamayan serbest üniversite, II. Meşrutiyet döneminde tekâmül ederek 1922’de özerk bir yapıya kavuşmuştu. 

Üniversite için elzem olan özerk yapı ve hür akademisyen anlayışı Osmanlı sonrasında da devam etmiş, 1924 yılında üniversite işlerini ele alan Cumhuriyet yönetimi, Darülfünun’un ilmi ve idari özerkliğini kanunlaştırdığı gibi, bu doğrultuda bir talimatname hazırlayarak 1933’e kadar devam edecek özerk bir yönetim sistemi kurmuştu. Darülfünun’un bu özerk yapısı diğer yüksek öğretim kurumlarını da etkilemiş ve 1928’de Yüksek Mühendis Mektebi’ne özerklik verildiği gibi, 1933’de kurulan Yüksek Ziraat Enstitüsü de özerk bir üniversite niteliğinde Darülfünun yönetimi esas alınarak kurulmuştu.

Darülfünun’dan ümit edilen verimin alınamaması üzerine, özellikle 1929 yılından itibaren, Darülünun’da ıslahat çalışmaları başlamış, hükümet, İsviçre’den Albert Malche’ı getirerek bir rapor hazırlatmış ve büyük ölçüde bu raporun doğrultusunda, Darülfünun’dan Üniversite’ye geçilmişti. Üniversite’ye geçişle birlikte ilmi ve idari özerkliğe son verilerek merkezi bir yönetim sistemi kurulmuş, rektör ve dekanlar Maarif Vekâletince tayin edilmeye başlanmış ve özerk yapının bir uzvu olan Divan kaldırılmıştı. Ancak fakülte bazında akademik konularda faaliyet göstermek üzere, Darülfünun’da olduğu gibi, fakülte meclisi uygulamasına devam edilmişti. Merkezi yönetim anlayışı dolayısıyla öğrencilerin serbestçe dernek kurmalarına da son verilmişti. 1934’de üniversitede kurulan merkezden yönetim anlayışı diğer müesseseleri de etkilemiş, diğer yüksekokullarda da özerliğe son verilerek merkezden yönetime geçilmişti.

Sonunda çok partili sürecin başladığı 1945 yılında, özerklik konusunda somut adımlar atılmış ve 1946’da özellikle Prof. Sıddık Sami Onar’ın gayretleriyle yeniden özerk üniversite yönetimini kuran bir Üniversiteler Kanunu yürürlüğe girmişti.

1946’DA PROF. SIDDIK SAMİ ONAR’IN GAYRETİYLE YENİDEN ÖZERKLİK

Doğal olmayan bir şekilde, Üniversite’de merkezi yönetime geçiş, üniversite öğretim üyelerince kabul görmemiş ve 1938’de bizzat üniversite yönetimi özerklik konusunu gündeme getirmeye başlamıştı. Sonunda çok partili sürecin başladığı 1945 yılında, özerklik konusunda somut adımlar atılmış ve 1946’da özellikle Prof. Sıddık Sami Onar’ın gayretleriyle yeniden özerk üniversite yönetimini kuran bir Üniversiteler Kanunu yürürlüğe girmişti.

Esas itibariyle Darülfünun yönetim tarzına çok benzeyen 1946 düzenlemesi ile ilk defa birden çok üniversitenin bulunması dolayısıyla koordinasyon amacıyla yeni bir müessese olan Üniversitelerarası Kurul oluşturulmuştu. Darülfünun döneminde olduğu gibi Milli Eğitim Bakanı’na bağlı olan üniversitelerde üst kurul olan ve üniversite rektörleri ile dekanlarından ve senatoların seçeceği birer temsilciden oluşan Üniversitelerarası Kurul’un başkanı da Milli Eğitim Bakanı olmuştu. Bu kanunla üniversiteler özerklik kazanmış, öğretim üyeleri serbest çalışma ortamı bulmuş ve öğrenciler de özgürce dernekler kurmaya başlamışlardı. Bunu takiben diğer yüksek öğretim kurumlarının da özerkleştirilmesine başlanmıştı.

1946 düzenlemesiyle üniversitelere verilen özerkliğe rağmen hükümetlerin bunu dikkate almadan eski dönem uygulamalarına devam edilmesi, daha 1946 Üniversiteler Kanunu’nun uygulamaya konması sırasında tartışmalar meydana getirmişti. Özellikle 1948 yılında bazı sol temayüllü hocaların kadrolarının üniversite bütçesi görüşmeleri sırasında, Milli Eğitim Bakanı Şemseddin Sirer’in gayretleriyle TBMM’de iptal edilmesiyle zirveye çıkan üniversitenin özerkliğine müdahale edildiği tartışmaları, uzun süre devam etmişti.

Üniversitelerin özerklik hususuna kuruluş beyannamesinde yer veren Demokrat Parti’nin üniversitelerle ilişkileri, DP iktidarının başlarında iyi iken, bazı hocaların hükümet icraatlarını tenkit etmesi üzerine, 1953’de çıkarılan ve öğretim üyelerinin siyasi beyanda bulunması veya faaliyet göstermesi halinde üniversiteden uzaklaştırılmasını öngören kanun ile bozulmuştu. Bazı öğretim üyelerinin bakanlık emrine alınması ile tırmanan gerginlik, 1956-1960 arasında üniversitelerin neredeyse topyekûn DP iktidarına muhalefet etmeye başlamasıyla zirveye çıkmıştı. DP’liler, üniversiteleri özerklik adı altında muhalefet yapmak ve CHP’nin yanında yer almakla suçlamışlardı. 28 Nisan 1960 olayları DP iktidarı ile üniversiteler arasındaki ilişkileri tamamen koparmıştı. DP’nin bu tavrı karşısında üniversiteler, 27 Mayıs hareketinde etkin rol oynayarak karşı tarafta yer almışlardı.

27 Mayıs’ta oluşan Milli Birlik Komitesi ile üniversitelerin başlangıçtaki iyi diyalogu, üniversitelerde en geniş muhtariyeti verilmesi ile neticelenmişti. Üniversiteler Milli Eğitim Bakanlığı’na bağımlılıktan kurtarılmış ve sadece üniversite temsilcilerinden oluşan Üniversitelerarası Kurul’a bağımlı hale getirilmişti. Üniversitelerdeki her türlü denetim senatolarla Üniversitelerarası Kurul’a verilmişti. Ancak, üniversite muhtariyeti bu kadar geniş bir şekilde ta’mim edilirken, bu kanunla aynı günde çıkarılan 114 sayılı Tasfiye Kanunu ile 27 Mayıs hareketinde etkin rol alanlar da dâhil 147 öğretim üyesinin üniversitelerden uzaklaştırılması bir çelişki meydana getirmiş ve özerkliğin ihlal edildiği tartışmalarına yol açmıştı. Üniversitelerin büyük tepki göstermesi üzerine MBK, kararın tekrar gözden geçirileceğini söylemiş ancak somut adımlar atılmadığından bu konu uzun süre gündemde kalmıştı. 27 Mayıs hareketi sırasında öğrencilerin hareketlerini destekleyen MBK’nın, daha sonra öğrenci teşkilatlarını kontrol altına almak istemesi de tepki ile karşılanmıştı.

Özellikle 1968’de kendi istedikleri düzeni kurmak ve toplumu da bu yönde değiştirmek isteyen dünya öğrenci hareketleri, etkisini Türkiye’de de göstermişti. Ancak, sonraları öğrenci hareketleri dünyada yavaşlarken, Türkiye’de sağ-sol kamplaşmasının başlaması, öğrenci olaylarına yeni bir boyut getirmiş ve üniversitelerin öğrenciler tarafından işgali dönemi başlamıştı. Diğer taraftan ülkedeki gidişattan memnun olmayan ordu, 12 Mart Muhtırası’nı vererek yeni bir dönemi başlatmıştı. Öğrenci olaylarının faturası özerkliğe çıkarılarak 1973’de yeni bir düzenleme yapılmıştı. Yeni kanunla, üniversiteleri denetlemek ve gözetlemek üzere Yükseköğretim Kurulu ile Üniversite Denetleme Kurulu oluşturulmuş ve gerektiğinde hükümetlerin üniversite yönetimine el koyması kararlaştırılmıştı. Ancak, buna rağmen üniversitelerdeki iç işleyiş bakımından özerkliğe pek dokunulmamıştı. Özerkliğin sınırlandırılması, üniversite ve CHP tarafından iyi karşılanmamış ve kanunun bazı maddeleri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal ettirilmişti. 

12 Eylül 1980’de yönetime el koyan Milli Güvenlik Konseyi döneminde, yeni bir Yükseköğretim Kanunu hazırlanarak merkezden yönetim esasına göre bütün yüksek öğretim kurumları bir birlik altında toplanmıştır. O ana kadar üniversiteler dışında kalan akademiler ve yüksekokulların büyük çoğunluğu üniversiteler içine alınarak, yeni kurulan Yükseköğretim Kurulu (YÖK)’na bağlanmıştı.

12 EYLÜL 1980 VE YÖK

Özellikle 1977’den itibaren başlayan öğrenci ve terör olayları neticesinde 12 Eylül 1980’de yönetime el koyan Milli Güvenlik Konseyi döneminde, yeni bir Yükseköğretim Kanunu hazırlanarak merkezden yönetim esasına göre bütün yüksek öğretim kurumları bir birlik altında toplanmıştır. O ana kadar üniversiteler dışında kalan akademiler ve yüksekokulların büyük çoğunluğu üniversiteler içine alınarak, yeni kurulan Yükseköğretim Kurulu (YÖK)’na bağlanmıştı.

YÖK kanunu ile Tanzimat Dönemi’nden beri doğal olarak, tecrübe edilerek geliştirilen üniversitelerin özerkliklerine son verilmişti. 20 üyenin merkezi hükümet ve sadece 8 üyenin üniversiteler tarafından seçilebildiği YÖK özerk hale getirilmiştir. Diğer bir ifade ile üniversiteler serbest hareket kabiliyetine son verilirken üniversitelerin tepesinde büyük ölçüde siyasi bir kurum olan YÖK, Yükseköğretimin her kademesinde mutlak nüfuzlu güç haline getirilmiştir.  

YÖK sistemine karşı ilk günden itibaren tepkiler ortaya konmasına rağmen ciddi bir düzenleme yapılmamıştır. Süleyman Demirel liderliğindeki DYP ile Erdal İnönü liderliğindeki SHP tarafından 20 Kasım 1991’de kurulan koalisyon hükümeti, YÖK’ü kaldırmayı programına koymasına rağmen, sadece rektörlerin öğretim üyelerin oylarıyla belirlenen 6 aday arasından tayin edilmesi hakkında bir düzenleme yapmıştı. Bu talepleri karşılamamakla birlikte özerliğe ilk adam olarak görülmüş olmasına rağmen, bu sürecin arkası gelmemiş, günümüzde YÖK’ün belirlediği adaylar arasından hükümet tarafından tayin usulüne geçilerek tekrar geri adım atılmıştır.

Kısacası Avrupaî tarzda yükseköğretimin kurulduğu Tanzimat döneminden itibaren kurumsal özerlik-hür akademisyen anlayışında bazı kesintiler olsa bile kısa bir süre sonra tekrar doğal zemine dönülmüştü. Ancak 1981’de YÖK sistemi ile bu anlayıştan uzaklaşılmasının üzerinden 40 yılı geçmesine rağmen üniversitelerde tekrar özerk yapıya ve hür akademisyen anlayışına geçilememiştir. Doğal olmayan bu sürece son verilerek gerçeklerin tespiti ve hakikatin ortaya çıkarılması için, geçmiş tecrübeler göz önüne alınarak, elzem olan yasal düzenlemeler yapılarak özerk üniversite-hür akademisyen anlayışına geçilmesi Türkiye’nin gelişmesi için hayati önem arz etmektedir.

Ali Arslan

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir