Adalar, Aidiyet ve Tarihini Kabullenmek

Adalar, Aidiyet ve Tarihini Kabullenmek

“Bir insanın geçmişini ve tarihini kabullenmesi onun içinde boğulmak demek değildir; onu nasıl kullanacağını bilmesidir. İcat edilmiş geçmiş hiçbir zaman kullanılamaz; kuraklığın içindeki çamur gibi hayatın baskısı altında un ufak olur” demiş aidiyetlerin ve özgürlüklerin yazarı James Baldwin.

Evet, uzun süredir Adalar’ın üzerindeki kara bulutlar konumuz. Önce Büyükada’da çıkan yangın ve üzeri kapatılan dokuz atın ölümü, ardından İBB’nin (nasıl bir tesadüfse) faytonların yasaklanacağını duyurması, arkasından güzelliği dillere destan Madam Martha’nın adını verdiği Martha Koyu’nun ihaleye açılması ve tüm bu gelişmelerin 700 kadar hayali seçmenin Adalar’da tespit edilmesiyle taçlanması. Hemen tüm doğası tahrip edilerek Yassıada’dan beş yıldızlı otel çıkartılmasını başka bir yazının konusu olarak bırakarak hem de…

Bu topraklarda yaşayanların artık alışık olduğu kutuplaşma, ayrışma, şiddet, adaletsizlik gibi süreçlerle temel yaşam damarları tıkanalı çok da uzun bir zaman olmadı. Ancak vasatlık, yaşam alanlarına müdahale, kültürel tarihsel bilinci talan etme kentlerin birer birer imar rantlarına, doğa katliamına tutsak edilmesiyle başladı. Güzel İstanbul, betonuyla, trafiğiyle, çarpık yapılanmasıyla nefesimizi tıkadı.

Sadece son birkaç yılda neler yaşanmadı ki? Yüzlerce kadın, erkekler tarafından doğranırken “şiddet aile içi meseledir” diye hiç de yüzü kızarmadan konuşabilen bir Sosyal Politikalar Bakanı da oldu, küçücük çocuklar tecavüze uğrarken “bir kereden bir şey olmaz” diyeni de…

Başka bir deyişle bu gözler yakın zamanda bilmem kaç tane gazetecinin hapis yatmasına, yine bir o kadar akademisyenin hüküm giymesine “onlar mesleklerinden ötürü ceza almadılar” diyebilen profesörün gerçekten etten kemikten var olduğunu da gördü, hocasına bıçak sallayıp öldürebilen bir “hukuk” öğrencisini de.

Yüzlerine kapatılan kapılara karşı yeni yaşam alanları ve iş imkanları yaratabilmek, bir parça da nefes almak adına, tüm zorluklarıyla terk-i diyar edenler anımsanmayacak bir sayıya ulaştı bu topraklarda.

Evet, tüm bu yaşananlar içinde aslında konumuz aidiyet. Siyaseti, dini, kimliği, mezhebi, hemşericiliği yani ayrışmayı çoktan dışarıda bırakmış, hatta hiç bulaşmamış bir aidiyet duygusu. Ve tüm bu olumsuz iklimin arasında Baldwin’in insanı şaşırtan o tespiti: tarihi kabullenip yaşatanlarla icat edenlerin mücadelesi.

Bunun en sıkı örneğini şu an yaşadıklarıyla Adalar halkı veriyor. Gerçek şu ki uzunca bir süredir vasatlığın, kutuplaşmanın antitezi, doğasıyla barışık bir kent kültürünün de antitezi oldu ada yaşamı. Bir haberde kabaca söylendiği gibi “sürüler halinde” beyin göçünün yaşandığı günlerde taşına toprağına sahip çıkmaya özen gösteren, tarihsel dokusunu gündelik hayatına yansıtan, yansıtmak için çokça emek verenler güzel bir iklim vardı Adalar’da. Daha doğrusu var olan, gayretlerle yaşatılmaya çalışıldı.

En azından bugünlere kadar. Adalı mısın- değilsin” tartışmalarının temelinde yatan gerçek aslında basitti; içine işleyen aidiyet duygusu. Parmak hesabıyla kaç sene yaşadığından bağımsız var olagelen yaşama şeklini benimsemiş olmaktı Adalılık. Diğer bir deyişle yeni yeni biten beton yığını ilçelere, ormanları talan edilen doğasına karşılık o kadim kentten geriye kalan tarihi değerlere ve doğaya sahip çıkma, yani yeni bir kent kültürü yaratmaktı… Yaşadığı yerin “kuraklıkta kalmış çamura” dönüşmesine karşı durmak. Denizine olduğu kadar mimarisine, tarihine olduğu kadar, yavaş ilerleyen zamanına, komşuculuğa olduğu kadar çok kültürlülüğüne… Denizinden çıkan balığına, kıyısına, sahiline… Ve tabii atlarına.

İşte bu yüzden bize pek de güzel öğretilen “talan” Adaları da sarmalama derdine düştü. Üstelik bu sefer göstere göstere. Atların yanması sonrası açıklanan “elektrikli fayton” açıklaması tesadüf mü acaba? Ya da Yassıada’dan sonra Sivri Ada’nın imara açılacağını duyurmak? Seçmeninin yüzde onu kadar hayali seçmenin Adalar’da ortaya çıkması, aslında o yaşam alanının nelere dönüşebileceğinin göstergesi değil mi? Amaç biraz da “icat edilen tarihin” “sahiplenilen tarihe kafa tutması” değil mi?

Adalar, onca orantısız yok edici talana bir karşı duruş, bir dik durma hali. Ulaşım, sağlık gibi yaşamsal zorluklarına rağmen kent kültürünün hala korunabildiği, hemşericilikten çok komşuculuğun erdemini yaşatan bir yaşamsal alan. Dışarıdan yapılan tüm tehdit ve müdahalelerine rağmen hâlâ ve inatla öyle. Çünkü “adalı olmak”, yani aidiyet, biraz da bir diklenme hali, bir “gelme üzerime üzerime” havası, bir “kaderdaşlık.” James Baldwin’in o ünlü “kimse sonsuza dek cennet bahçelerinde yaşayamaz ki” cümlesinin bir anti tezi.

Aidiyet işte bu noktada çok belirleyici. Çünkü aidiyetin ırk, din, eğitim, meslek, hemşericilik, siyasi görüş veya sosyal sınıf olarak değil, ortak yaşam alanları üzerinden inşa edilebildiğini en iyi -belki de tek- gösteren yer Adalar şu dönemde. Üzerinde tepinilmeye karşı durulan irade tükenmezse öyle kalacak.

Çünkü galiba Baldwin’in dediği gibi “belki de ev bir yer değil, sadece geri alınamaz bir durum.”

Yani orası atların da, Martha’nın da evi.

Özet olarak: “tarihini nasıl kullanacağını bilen” ve buna saygı duyan herkesin.

Boğaziçi Üniversitesi ve ABD Emerson College’da siyaset iletişimi konusunda yüksek lisansını yaptı. Kültür Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi ve en son olarak Boğaziçi Üniversitesi'nde siyaset iletişimi dersleri verdi. 7 Haziran 2015 seçimlerinde CHP Milletvekili adayı oldu. Halen Medyascope TV'de kadın hakları üzerine program yapmaktadır. Kadın Siyaset Merkezi (KASİMER) kurucusu olup kadının siyasete katılımı konusunda çalışmalar yapmaktadır. Association For Women's Rights Development (AWID) üyesidir.

Düşüncenizi Paylaşın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.