Reisçilere Masallar 1 – Ulu Hakan Abdülhamid Han*

Reisçilere Masallar 1 – Ulu Hakan Abdülhamid Han*

21 Eylül 2016 günü, iktidara yakın televizyon kanallarınca “Sultan Abdülhamid Han’ın 174. Doğumgünü” olarak kutlandı. Türkiye’de siyasal İslamın en büyük idollerinden II. Abdülhamid, onyıllardır İslamcılar tarafından zaten aşırı derecede yüceltiliyordu fakat iktidarın 15 Temmuz sonrasının tozu dumanında kendi resmi tarih söylemini yerleştirme konusundaki çabalarının bu kadar hızlanması düşündürücü bir hâl almaya başladı.

Memleketin birçok görünür sorunu arasında gözlerden kaçsa da, bu hızla gidildiği takdirde AKP iktidarının Kemalist devlet sembollerinin yerine kendi pseudo**-Osmanlı  yeni tarih söylemini dayatma konusundaki çabası, Türkiye’nin düşünce hayatında yeni tartışmaları, hatta kavgaları ve baskıları da beraberinde getirebilir. İktidarın bir konuda resmi bir görüş belirleme ve bu görüşü eleştirenleri (Ermeni soykırım tartışmaları örneğindeki gibi) “vatan haini / satılmış” olarak ilan etme pratiği, şayet İslamcıların Sultan Abdülhamid ve benzeri “efsaneleri” için de uygulanmaya başlarsa; Türkiye’de tarih, siyasetbilim ya da sosyoloji adına üretilebilecek her çalışmanın siyasi kavgaya ve kutuplaşmaya malzeme olmasının yolu açılacaktır. Öyle ki, muktedirlerin kahramanlarını öven kötü çalışmaların makbul, onları eleştiren düzgün çalışmaların ise sakıncalı görüldüğü bir akademik anlayış, Türkiye’yi birçok düşünce insanı için katlanılmaz bir konuma da getirebilir.

Buradaki en temel problemlerden birisi de, çok daha tutarlı kaynaklara dayanan ve sorunlu kısımları daha zor tespit edilen Kemalist tarih söyleminin aksine AKP’nin yeni tarih anlayışının, ansiklopedik bilgilerle çelişebilecek kadar tutarsız ön kabullere dayanıyor olmasıdır. Bu ve devamında yazılacak yazıların amacı da, Erdoğan sevdalılarının yeni resmi tarih söyleminin bu tutarsızlıklarına (hâlâ vakit varken) dikkat çekmektir. Bu konunun en güncel örneği de AKP’li kitlelerin kahramanı olan ve konumu TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın ağzından resmen ilan edilen II. Abdülhamid’dir.

Bu satırların yazarı, Abdülhamid üzerine bilimsel kabul görmüş bilgilerin dışında yeni bir şey sunmayacaktır. Zira Selim Deringil’den Şükrü Hanioğlu’na kadar hâlen yaşayan birçok ciddi tarih profesörü Abdülhamid Devri üzerine uluslararası kabul gören çalışmalara imza atmıştır. Fakat Türkiye’de Mustafa Armağan*** ve Kadir Mısıroğlu gibi bilimsellik kaygısı taşımayan partizanların yazdıklarının sağ kitlelerce nasıl baş tacı edildiği düşünüldüğünde, en azından bilimsel kaynakları temel almaya çalışan bir akademisyen adayının bu konuda yazması çok sakıncalı olmasa gerek. Nihayetinde yazının amacı, sultanı değil, onun üzerinden destan yazanları eleştirmektir. Kaldı ki, bir toplumun tarihi gelişimini sosyal, ekonomik ve kültürel faktörlerle incelemek yerine devletin başındaki kişinin şahsiyeti ile anlamaya çalışan bir anlayışın yaygın olduğu bir toplumda, benim yaptığımı yapmak isteyenlerin işi oldukça zor görünüyor.

Abdülhamid’e Dair Şehir Efsaneleri

“Milli İrade” Sevdalıları ve Abdülhamid

İslamcıların Abdülhamid tutkusunun temelinde Kemalist geleneğin, Abdülhamid’i baş şeytan ilan etmesinin payını yadsımamak gerekir. Sultan Abdülhamid’in 33 yıllık uzun iktidarından önce de Osmanlı ülkesi devlet baskısının ve kıyımın eksik olmadığı bir yerdir. Fakat Osmanlı toplumunun modernleştiği, daha çok batıya açıldığı ve Osmanlı aydınlarının daha çok hak talep ettiği bir dönemde yapılan baskılar, Abdülhamid iktidarının bir “devr-i istibdat” olarak anılmasında etkili olmuştur. Daha da önemlisi, Modern Türk devletini kuran İttihatçı kadroların Abdülhamid’in zulmünü doğrudan yaşamış olması ve kendi devrimlerini onu devirerek gerçekleştirebilmişlerdir. 1908 Meşrutiyet Devriminin sayesinde ülkede tecrübe edilebilen parlamenter kültür ve parti siyaseti, Kurtuluş Savaşı kadrolarının da kendi meşruiyetlerini Ankara’daki bir parlamento aracılığı ile halka dayandırmalarında etkilidir. Bu açıdan meclis kapatan bir padişahın hatırası, Türkiye’deki parlamenter cumhuriyetin resmi söyleminde önemli bir yer tutmaktadır. 1876 yılında Meclis-i Mebusan’ı açma vaadiyle iktidara getirilen, fakat 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sırasında meclisin savaşın gidişatına olumsuz etki ettiği gerekçesiyle kapatan ve 1908’de zorla açan sultanın bu tavrı, siyasi propagandasını tamamen “milli irade” üzerine dayandıran AKP ideologları tarafından görmezden gelinmektedir. Bu bağlamda halkın sandıktaki desteğini meşruiyetlerinin temeline dayandıran bir siyasi hareketin, sembol kabul ettiği tarihi şahsiyetlere biraz daha dikkatle bakması yararlı olacaktır.

Toprak Kaybetmeyen (!) Padişah

Abdülhamid’e ilişkin en çarpıcı İslamcı efsane, onun toprak kaybetmeyen padişah olduğu yönündedir. İttihatçıların ülkeyi Birinci Dünya Savaşına sürükleyerek dağılmasına sebep olduğu inancı, Abdülhamid’in savaştan kaçınan denge siyasetini yüceltme amacı taşımaktadır. Oysa:

1878’de Berlin Kongresi ile Sırbistan, Kuzey Bulgaristan, Karadağ ve Kıbrıs,  1881’de Tunus, 1882’de Mısır, 1897’de Teselya’dan küçük bir miktar toprak, 1908’de Girit, Bosna-Hersek ve Doğu Rumeli eyaleti, ne gerekçeyle olursa olsun bu padişah zamanında kaybedilmiştir. İslamcıların, özellikle 1908 yılındaki toprak kayıplarını Meşrutiyet Devrimi ile ilişkilendirmesi tarihi açıdan yanlış olmasa da, ülkede böyle bir isyanın doğmasını engelleyemeyen padişahın siyasi sorumluluğunu görmezden gelmeleri adil değildir. Kaldı ki, Balkanların Hıristiyan milliyetçileri eliyle kan gölüne döndüğü, Ortadoğu’da ilk kitlesel çatışmaların başladığı ve 1894’ten itibaren Ermenilerin bizzat padişahın adını taşıyan askeri birliklerin saldırılarına maruz kaldığı Osmanlı ülkesinde, Abdülhamid zamanında kaybedilmemiş topraklarda da huzursuzluk eksik olmamıştır.

Adil olmak gerekirse, Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasının mukadder olduğu bir durumda ne Abdülhamid’in becerisi (ya da beceriksizliği) ne İttihatçıların cesareti (ya da gafleti), yaşananları açıklamaya yeterli olabilir. Birçok sosyal ve kültürel faktörün etkisiyle imparatorluğun bir şekilde büyük bir dönüşüm içinde olduğu bir durumda gerek sultanın gerek Jön Türklerin, kendilerince ülkelerini kurtarmak için iyi olduğunu inandıkları şeyi yaptıklarına – fakat güçlerinin buna yetmediğine inanmak daha olasıdır. Abdülhamid’in Osmanlıların yıkılışını ne kadar yavaşlattığı tartışılabilir ama bu tartışmanın, sultanın toprak kaybetmediği iddiası üzerinden yapılması gerçeklerle bağdaşmaz.

Yahudilerin Korkulu Rüyası (?) Abdülhamid

Yeni Osmanlıcıların, Abdülhamid üzerine anlatmaktan büyük haz duyduğu bir efsane de Abdülhamid’in anti-siyonist olduğu ve İsrail’in kurulmasına yönelik girişimleri 1890’lardan itibaren engellediği yönündedir. Siyonizm önderlerinden Theodor Herzl’in sultana Filistin’e Avrupalı Yahudilerin yerleşimi için müzakerelerde bulunduğu, birçok kaynakta aktarıldığı gibi Vahdettin Engin’in yaptığı arşiv çalışmaları ile de belgelenmiş ve kapsamlı bir akademik çalışma hâline getirilmiştir. Fakat üretilen popüler hikâye, akademik çalışmaların çok aksine Herzl’in saraydan kovulduğu, Filistin üzerine asla müzakere yapılmadığı, hatta Abdülhamid’in tahttan indirilme sürecinin tamamen Yahudiler tarafından planlandığı gibi absürt iddialar içermektedir. Rasyonel bir devlet adamı olarak Herzl’in maddi teklifini son dakikaya kadar gündeminde tutan Abdülhamid’i tanımayanlar, hikâyeyi dinledikten sonran adeta Enver Paşa’nın sınır tanımaz idealizmine sahip hayali bir padişahtan etkilenirler. Türkiye’de İsrail karşıtlığı görünümü ile yükselen İslamcı Anti-Semitizm için doğmamış İsrail ile mücadele eden, gelecek adeta kendisine vahyedilen Osmanlı padişahının hikâyesi, bulunmaz bir malzemedir.

Ümmetin Lideri, Dünya Müslümanlarının Umudu (?) Sultan

Abdülhamid’in dillere destan İslamcılığı da, ona dair anlatının çok önemli bir parçasıdır. Sultanın, kaybedilen topraklar sonrasında nüfus ağırlığı Müslümanlardan yana çok ağır şekilde değişen imparatorluğu bir arada tutmak için uyguladığı politikalar arasında, milliyetçiliğin Türk, Arap, Kürt, Arnavut, Boşnak, Kafkasyalı gibi Müslüman unsurları ayıracak bir konuma gelmesini engelleyici önlemler de vardır. İslam birliği vurgusu Abdülhamid dönemi siyasetinin önemli bir parçası olsa da, Abdülhamid klasik anlamda bilinen İslamcılardan çok farklı ele alınmalıdır. Abdülhamid, Türkiye’denin daha hızlı batılılaşması gerektiğini savunan Jön Türkler ile karşı cephede yer alıyor olsa da, sultanın Türkiye’yi daha çok İslamlaştırmak gibi bir kaygı güttüğüne dair bir ize rastlanmaz. Bugünün Yeni Osmanlıcıları, Abdülhamid’i; Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh’un görüşlerinin etkisiyle doğan ve Batı ülkelerine karşı mesafeli ve hatta mücadeleci bir tavır takınan İhvan-ı Müslimin hareketi gibi bir düşünceye sahip gibi görmektedir. Oysa Abdülhamid, II. Mahmud ya da Abdülmecid kadar olmasa da ülkesinde modernleşme hareketlerini sürdürmüş, önemli bir eğitim reformunun temellerini atmıştır. Abdülhamid devrinde açılan okulların batı temelli eğitim yapması, Abdülhamid’e düşman birçok unsurun da bizzat bu okullarda yetişmesi açısından kanıt niteliğindedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arzu ettiği şekilde dindar nesiller yetiştirmek gibi dertlere sahip olmamıştır.

Abdülhamid, Türk – Ermeni çatışmasının temellerini atan politikaların mimarı ve 1915’e giden yolu açan otorite olsa bile, kendisinin genel olarak Gayrimüslim tebaayı yok etmeye dayalı bir siyaset güttüğünü iddia etmek zordur. Günümüzde Haçlı ve Yahudilerin amansız düşmanı yeni Osmanlıcılar, Abdülhamid’in, kendilerinin çok sevdiği İstanbul’un Fethi kutlamalarını “Rum tebaamı gücendirmem” diyerek reddettiğini duymaktan herhalde hoşnut olmayacaktır. Müslümanlığı, Avrupa’ya ama özellikle de Yahudilere karşı olmak şeklinde tanımlayan bir ideolojinin Abdülhamid’i görmek istediği hatıra, Abdülhamid’in gerçek kişiliğinden çok uzaktadır.

Bugünün iktidarının, Gazze, Myanmar ya da Somali’de “ümmetin ihtiyaçları” için koşturma çabalarını, Abdülhamid’in Rusya ve İngiltere arasında yurdunu koruma kaygısı ile kıyaslarsak, bugünün Yeni Osmanlıcıları biraz daha maceracı ruhlu idealistler olarak karşımıza gelebilir. Çünkü Erdoğan’ın “ümmet liderliği” hayaliyle yanıp tutuşanlar, Sultan Abdülhamid’in Osmanlı dışındaki Müslümanların çıkarlarını koruma kaygısıyla İngiltere’ye kafa tutmayacak kadar temkinli bir yönetici olduğunu hatırlamalıdır. İngiltere ya da Rusya’daki Müslümanlar üzerinde hak iddia etmek şöyle dursun, buralardaki İslamcı hareketlerin Osmanlı ülkesindeki faaliyetleri dahi Abdülhamid rejiminin hoş karşılayacağı bir durum olmamıştır. Rusya Müslümanlarının aydınlanma hareketinin temsilcileri olan İsmail Gaspıralı ve Yusuf Akçura’nın Abdülhamid döneminde yaşadıkları malum olduğu gibi, dünya Müslümanlarının birliğinin ve batı emperyalizmine karşı toplu başkaldırısının özlemini duyanlar, Mehmet Akif (Ersoy) gibi İslam birliği savunucuları, daha çok İttihatçılar içinde yer almaktadır. Sırat-ı Müstakim ve Sebil’ür Reşad gibi yayınlarla Türkiye’deki siyasal İslam’ın en büyük öncülerinden biri olan Akif’in, Yıldız’daki Baykuş olarak andığı sultanı tahkir eden şiirleri, eline bugüne kadar Safahat almamış Yeni Osmanlıcıların gözünden kaçması doğaldır.

İslam fikrine hizmet esas alındığında, Abdülhamid’i Akif’ten daha büyük bir İslamcı görmek mümkün değildir. Kaldı ki sultanın, o dönem siyasete bulaşma konusunda hayli hevesli olan birçok tarikata yönelik de tavizsiz ve baskıcı bir tavrı olduğu unutulmamalıdır. Bugün Abdülhamid’i en çok yücelten unsurlardan biri olan Nakşibendilerin, tarikatlarını devletin zirvesine taşıyan Şeyh Ahmed Gümüşhanevi ile Yıldız Sarayı arasındaki ilişkilerin mahiyetini biraz daha dikkatli incelemeleri gerekmektedir. Abdülhamid devri, kendinden önceki ve sonraki devirlerde olduğu gibi tarikatlar için kesinlikle bir asr-ı saadet dönemi olmamıştır. Fakat Abdülhamid’i “İslam’ın kutbu” sayan anlayışın, her siyasal İslamcıyı Abdülhamid dostu – Abdülhamid’in karşısındaki her siyasi unsuru da İslam düşmanı olarak gören tavrı, oldukça büyük bir problem teşkil etmektedir. Bu yaklaşım yüzünden İttihatçıların tamamını İslam karşıtı olarak gören sakat bir önyargı, giderek kitlesel bir kabule dönüşmektedir. İslam ve İslamcılar, İttihatçıların önemli bir kanadını oluşturduğu gibi, hareketin en önemli ismi olan Enver Paşa’nın dahi tutkulu bir Müslüman olduğu, kardeşi Nuri Paşa’nın Rusya’ya fethe giden ordusunun adının Kafkas İslam Ordusu olduğu görmezden gelinmemelidir… Anadolu’yu homojen bir Müslüman yurdu hâline getirenlerin İttihatçı olması da işin ayrı bir boyutudur.

İslamcıların Abdülhamid Sevdasına Güncel Tepkiler

Abdülhamid’i yüceltmenin Erdoğan’ın kişiliğiyle de ilgisini yadsımamak gerekiyor. Necip Fazıl Kısakürek’in etkisiyle yetiştiğini söyleyen Cumhurbaşkanının, II. Abdülhamid’e hayran olması ve onu örnek alması kadar, onun yandaşlarının da Abdülhamid’e belli yönlerden kendisini benzetmesi isabetli görünüyor. Özellikle batı dünyasında kendisine yönelik düşünceler son yıllarda olumsuzlaşan Erdoğan’ın durumu, sürekli olarak batı basınında eleştirilen ve (yazının görselindeki örnekte olduğu gibi) defalarca kez Avrupa gazetelerine ve dergilerine kapak olan sultanı oldukça andırıyor. Yazıyı buraya kadar okuyan muhtemelen herkes, İslamcıların Abdülhamid üzerinden ürettikleri popüler söylemin neredeyse her noktada Erdoğan’ın siyasi hikayesine atıfla inşa edildiğini ima ettiğimi farketmiştir.

Abdülhamid hayranlarının karşısında yer alan güruh için, laik düşünceye inanan tarihçilerin Abdülhamid’i siyasi propagandadan bağımsız işledikleri eserlere bakarak sultanı eleştirmek makul bir seçenektir. Fakat Kemalist doktrinin popüler kültürün kurbanı olduğu bir çağda, bilimsel kaynaklarla uğraşmaktansa İslamcıların kendi tutarsız iddialarına – bel altı tarzda cevap vermek bazılarına daha çekici geliyormuş gibi görünüyor.

Soner Yalçın ve Emin Çölaşan başta olmak üzere çok sayıda ulusalcı yazarın farklı defalar “bakın yurtsever Abdülhamid Yahudilere toprak vermedi ama siz İsrail ile kolkolasınız” şeklinde söylemleri ile İslamcı hükümeti anti-semitist olmadıkları için kınamaları zaten alışılagelmiş bir söylemdi. Uzun zamandır, FETÖ’ye karşı mücadele gerekçesiyle AKP ile kolkola yürüyen bir grup ulusalcı, AKP’nin Atatürk’e alternatif bir baba figürü arayışlarının ulaştığı noktanın boyutunu anlamış olsa gerek, Yenikapı Ruhunu unutup birden iktidarın Abdülhamid tutkusunu eleştiren yazılar kaleme almaya başladılar. Bu konuda çıtayı iyice yükselten Yılmaz Özdil, 22 Eylül 2016’da AKP’lileri rencide etmek adına “Abdülhamid rakı fabrikası ve kerhane açtı” yazarak tartışma seviyesini iyice aşağı çekti.

Militan ulusalcıların, İslamcıların kutsalı olarak gördükleri padişaha bu yönde saldırmaları, elbette İslamcıları bir günde Abdülhamid’den vazgeçirmeyeceği gibi onların sultan üzerinden ürettikleri hikâyelerin şiddetini de düşürmeyecek. Fakat bu kanaldan sürecek bir tartışma, iki tarafın da inat üzerinden Abdülhamid’e taraf veya karşı olduğu ve sonunda artık hiçbir aklı başında tarihi yorumun ciddiye alınmayacağı bir hâl alabilir. İktidar yanlılarının ısrarı, Abdülhamid aleyhine yazı yazmanın bile sakıncalı görüneceği bir yolun taşlarını da döşeyebilir. Bu gereksiz kutuplaşmanın devamında iktidarın bir “Abdülhamid’i Koruma Kanunu” çıkarması şimdilik absürd gözükse de Abdülhamid’i eleştirenlerin sosyal medya hesaplarının AK hackerlar tarafından ele geçirilmesi, ya da bu kişilerin sağda solda fiziksel şiddete maruz kalma ihtimalleri bile yeterince sevimsiz ihtimaller olarak karşımıza çıkıyor. Fakat asıl büyük kâbus, bugün demokrasi ve milli irade kavramlarını (gönüllü ya da gönülsüz) bir şekilde benimsemiş olan sağ muhafazakâr kitlenin Abdülhamid hikâyelerine kendini fazla kaptırması, bugünün Abdülhamid’i olarak sevip benimsedikleri Erdoğan’dan bir gün, Abdülhamid’in Osmanlı Meclis-i Mebusanına yönelik izlediği tavrı izlemesini talep etmeleri olabilir. AKP iktidarı, samimiyetle demokrasi ve milli iradeye dayalı bir meşruiyet üzerinden hareket etme talebindeyse, demokrasi ile anılmayan bir padişahın hatırasını fütursuzca yüceltirken bir kez daha düşünmelidir.

NOTLAR:

* Ulu Hakan, İslamcı literatürde oldukça sık rastlanan bir anma biçimidir. Bu yazının öznesi İslamcıların Abdülhamid algısı olduğu için, Avrupalıların ve Jön Türklerin kendisi için kullandığı Kızıl Sultan ifadesini kullanmaktan kaçınmaya çalıştım – fakat Ulu Hakan ifadesini de yalnızca başlıkta kullandım. Yazının görseli, Le Petit Journal’in 18 Ekim 1908 günkü kapağıdır ve toprak kaybetmediği iddia edilen Sultan karşısında, Bosna Hersek’i koparan Avusturya İmparatoru Franz Joseph ile ülkesinin bağımsızlığını ilan eden Bulgar Çarı Ferdinand’ı resmetmektedir.

** Eski Yunancada “çakma”

*** AKP’nin anti-Kemalist söylemi içerisinde birçok kitap yazan Armağan’ın Zaman gazetesi eski yazarı olduğunu okuyucuya özellikle hatırlatmak istiyorum; daha önceki yazılarda da atıfta bulunduğum üzere Gülen Cemaatine yakın basın yayın organlarının AKP ideolojisi ve söyleminin inşasındaki rolü uzun yıllar boyunca çok etkili olmuştur. Özellikle Zaman, Cemaate mensup olan ya da olmayan birçok İslamcı yazarın Kemalizm karşıtı eleştirilerinin merkezinde olmuştur.

Yüksek lisans derecesini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Rusya Tarihi ve Araştırmaları Merkezinden almıştır. Bu dönemde Türkiye kültürel ve siyasi tarihinde Rus ve Komünizm karşıtlığı üzerine yaptığı çalışmaları daha sonrasında ODTÜ'de nefret söylemi ve Türk milliyetçi söyleminde "öteki algısı" konusunda geliştirmiştir. Doktora tezini Türkiye'de Anti-Semitizmin Kemalist ve İslamcı söylemlerdeki kıyaslaması üzerine hazırlamaktadır. Çalışma alanları alanları arasında siyasi tarih, ideoloji ve söylem, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, Yahudi karşıtlığı, Türkiye modernleşme tarihi ve "Türkiye kültür ve sanat tarihinde siyasi etkiler" bulunmaktadır. Hâlen siyasi danışman olarak görev yapmaktadır.

Düşüncenizi Paylaşın