Gettolaşmış toplumun ötesinde ‘Yeni Yurttaşlık Siyaseti’

Gettolaşmış toplumun ötesinde ‘Yeni Yurttaşlık Siyaseti’

Türkiye geçtiğimiz onyıllar boyunca, benzeri ancak Soğuk Savaş boyunca görülen bir kültürel ayrışma, psikolojik yabancılaşma ve siyasal kutuplaşma sürecinden geçti. Bir yandan neo-liberalizmin derinleştirdiği sınıfsal ve mekansal eşitsizlikler; diğer yandan da Kürt sorununun ve radikalleşen İslami siyasetin körüklediği etnik ve mezhepsel önyargılar, Türkiye’yi sınıfsal, mekansal ve zihinsel olarak kompartımanlaşmış bir tür ‘getto toplumuna’ dönüştürdü.

Geçtiğimiz dönemlerde siyasal temsil, sınıfsal dayanışma ve kültürel güvenlik sağlama gerekçeleriyle kitleler, kendi içine kapanan ve benzeşleriyle birlikte hareket etmeye mecbur bırakılan yığınlar yarattılar. Toplumun kırılgan ve savunmasız kesimleri, geçmişten getirdikleri aidiyet ve dayanışma bağları üzerinden sosyal tutunma ve temsil kanalları geliştirmeye çalıştılar. Yetersiz ve düzensiz kamu hizmetlerine erişebilmek için, dayanışma sağlayabilmek için ve kültürel benliklerinde hissettikleri riskleri azaltabilmek için içlerine kapandılar.

 

Yurttaşın yalnızlığı, kamusalın olanaksızlığı

Devletin, ‘sade yurttaşlara’ sosyal güvenceler ve demokratik temsil olanakları sunamadığı her noktada, bireyler bu türden topluluklar içine kapanıp dayanışmanın ve sonrasında da dışarıda etkili olmanın yollarını aradılar. Sınıfsal, kültürel ve psikolojik güvensizliğin üstesinden gelmenin ve kamusal alanda var olabilmenin tek çaresinin bu olduğunu düşündüler. Sadece mensup oldukları kolektif yapılara yaslanarak ve organik gruplar haline gelerek var olabileceklerine inandılar.

Tamamen de haksız değillerdi. Çünkü ‘sade yurttaşlar olarak’, kamu hizmetlerine kolaylıkla erişemeyeceklerini ve kimliklerinden ötürü ayrımcılığa uğrayabileceklerini hissettiler. Devletin sosyal yurttaşlık ve siyasal çoğulculuk kapasitesinin sınırlılığı, tüm yurttaşları içerecek ve adil biçimde refah dağıtacak nitelikte olamadı. Zira 12 Eylül Rejimi ve neo-liberalizm, kamu hizmetini sadece güvenlik ve asayiş hizmetine indirgemişti. Bu yüzden, ‘kamusal alan’ herkesin içerisinde, eşit yurttaşlar olarak var olabildiği bir bölüşüm, dayanışma ve temsil alanı olmaktan çıkmış ve asayiş devletinin monolitik bir kontrol alanına dönüşmüştü.

Çoğulculuğun hiç bir biçimine tahammül edemeyen bir asayiş ve güvenlik devleti anlayışı, kendisini ‘kamu’ kavramıyla eş anlamlı hale getirmişti. Yaygın inanış artık şuydu: ‘kamusal alan’, yalın tekil yurttaşlara kapalı, ancak güçlü ve organize gruplara açık bir alandı.

Bu yüzden toplum kesimleri sınıfsal, mesleki ve sektörel örgütlenmenin olanakları daraltıldığı ölçüde, ‘yarı-enformel aidiyet ve dayanışma ağlarına’ doğru kaydı. Siyasal temsilde ve sosyal bölüşümünde referans alınması gereken evrenselci değerler ve kurumlardan umut kesildiği ölçüde, toplumun geniş kesimleri bu ‘içe kapanma’ sürecinden etkilendiler. Cemaatsel, bölgesel, etnik ve mezhepsel farklılıklar, artık sosyo-politik aidiyetin ve dayanışmanın üretildiği temel referans alanları haline geldiler. Bu süreçte Türkiye, neredeyse tüm alanlarda santifüjden geçerek ayrışan ve gettolaşan bir topluma dönüştü.

 

Gettoların konforlu mitolojileri

Gettolaşma, Türkiye’de bu yönüyle dar anlamda sınıfsal ve mekansal çağrışımları aşarak, siyasal ve ideolojik bir nitelik kazandı. Artık başlangıçtaki sosyal dayanışma ve kültürel tanınma iddialarının ötesinde, önyargıların, yaftaların ve nefret söylemlerinin üretildiği alanlar gettolar. Bu yüzden siyasal gettolaşma, demokratik rekabet ve etkileşim alanları olarak tanımlayabileceğimiz ‘kamusal alanları’ daraltmaya ve zamanla da ‘evrensel yurttaşlık modelini’ çökertmeye başladı.

Gettolar diyalog, empati ve uzlaşma üretmek yerine, şüphe, korku ve hınç duygularını harekete geçirdiler. Sonuçta tüm kamusal alan uzlaşmaz kimlikler, birbirine tercüme edilemeyen yaşam tarzları ve çatışan ideolojiler arasındaki ölüm-kalım savaşına dönüştü.

En güçlü getto, ortak alanları önce daraltmaya ve ardından da ‘kayırmacı kabilecilik’ ile kendi kültürel kodları ve kadroları ile ikame etmeye başladı. Bir hayatta kalma stratejisi olarak ortaya çıkan aidiyet referansları ve dayanışma ağları, tüm toplumsallığı dışlayan ve ötekileştiren temel mekanizma haline geldi. Siyasal gettolar, artık sadece tekelci aidiyet ve tekelci dayanışma üretiyor. Uzlaşmaz haleti ruhiyeleri, önyargılı siyasal mitolojileri ve sekter siyasal kadroları belirliyor.

Bir anlamda geçmişte partiküler olana neredeyse hiç temsil hakkı tanımayan ‘eski tip kamusallık’ gitmiş, onun yerine ancak ‘partikülarist aidiyetleri’ tek kriter kabul eden ‘yeni tip bir kamusallık’ anlayışı gelmiş oldu. Eskiden gettolar, ancak kamusal alanların kapsayamadığı kıyı alanlarda var olabilirken, şimdi kamusal alanlar ancak kendierine gettolar izin verdiği sürece yer bulabiliyorlar. Bu yüzden karşılaştığımız şey, evrensel ve partiküler olan arasında çoğulcu ve demokratik bir birliktelik değil; aksine tüm ‘yaşam alanlarını’ kendisine tabi kılmaya çalışan ‘tekelci ve otoriter partikülarizm’ biçimleridir. Bu nedenle Türkiye’de siyasetin referansları bu kez de bir aşırılıktan, diğer bir aşırılığa savrulmuş oldu. Arada her iki kamusallık anlayışının izlerini taşıyan ‘hibrit pratikler’ ortaya çıkmış olsa da, Türkiye’de siyasal kutuplaşmanın hoşgörüsüz seyri, bu cılız girişimlere şans tanımadı.

 

Siyasal gettoların ve kabileciğin ötesinde

Türkiye’de yurttaşlık, yalın olarak temsil edilme olanağı ortadan kalkmış bir kategori halini almıştır. Bireyler ancak onları temsil edecek ‘dinsel, bölgesel ve etnik sosyal kimlikler’ aracılığıyla ya da ‘organik iktidar ağları’ yardımıyla var olabiliyorlar. İstihdam, bölüşüm ve temsil dinamikleri bile bu temelde şekilleniyor. Bu yüzden siyasal ve ekonomik süreçlerin, artık evrensel değerler, ahlaki ilkeler ve liyakat kriterleri çerçevesinde oluşturulduğunu ileri sürmek oldukça güç.

Türkiye siyaseti, geçtiğimiz on yıllar boyunca zengin ile yoksulun, laik ile muhafazakarın, Türk ile Kürt’ün, Sünni ile Alevi’nin, kadın ile erkeğin sistematik ve otoriter bir biçimde ayrıştırıldığı gettolaştırma süreçlerine karşı inandırıcı bir alternatif üretemedi. Bürokratikleşmiş temsil alanları ile gettolaşmış aidiyet alanlarının ötesine geçebilecek bir siyaseti inşa edemedi. Yoksulları, kadınları, emekçileri, gençleri ve azınlıkları birer vitrin süsüne çevirmeksizin onları bir demokratik yurttaşlık siyasetinin taşıyıcıları haline geliştirecek tercihlerde bulunmadı.

Yurttaşları, seçim kampanyalarının hevesli müşterisine indirgemeden ve onları kendi gettosunun aidiyet ve itaat kuklası haline getirmeden, sahici ve samimi siyasal katılım süreçleri oluşturamadı. Yalın yurttaşlar için, köhnemiş bürokratik siyasetin ya da suistimalci getto oligarşilerinin dışında özgürleştirici siyasal alternatifler sunamadı. Ancak belki de bu yüzden yeni bir toplumsallığın inşası yolunda çoğulcu, demokratik ve sosyal bir yurttaşlık modelinin geliştirilmesi gerekiyor. Kabile vicdanının ve gettolaşmış siyasetin ötesinde.

 

 

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesidir. 2012'den bu yana Karşılaştırmalı Siyaset Anabilim Dalı başkanlığı görevini yürütmektedir. Sırasıyla Mülkiye'de Uluslararası İlişkiler lisans, ODTÜ'de Yüksek lisans ve Essex Üniversitesinde Sosyoloji Doktora derecelerini tamamlamıştır. London School of Economics'te, Avrupa Enstitüsünde doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmıştır. SBF'de Karşılaştırmalı Siyaset, Tarihsel Sosyoloji, Küresel Sosyal Demokrasi, Siyasal Elitler, Siyaset Psikolojisi, Milliyetçilik ve Etnisite alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir.

3 Yorum

  1. Ayten Aydin says:

    Bu yazisi ile sayin Fethi Acikel guzel bir analiz yapmis ve problemin nasil olustugunu anlatmis ama bu dusunceleri kendisi gibi dusunenlerden oteye nasil gecebilecegi uzerinde bir yol acmamis. Bizim su anda ne ve neden den cok NASIL bir aydinliga cikilabiliri anlamaya ihtiyacimiz var.

  2. Meryemana says:

    Ayten Aydin a katiliyorum.

    Marxta capitalizmi cok iyi anlatmis ama cikis yolunu gostermemis, yada gosterememis….:(

    Analiz var Cozum yok. Yolsuzluklar , Suistimal, ortaya cikartiliyor ama bir sey yipilamiyor.
    Bu gidisle bu gunleride arayacagiz
    Bir an once bir yol bulmak gerek…

    Her siniftan aydinlar, kibri,complexi, kiskancligi bir Tarafa birakip bir araya gelip kirlenen beyinlerin yok olan vicdanin tekrar kazanilmasi icin bir yol gostermeli..

  3. ahmet says:

    Kendi toplumunu tanimayan bir sosyologun masa basinda kibirli bir havayla topluna tepeden bakarak yapmaya calistigi analizler komedyasi ciddiye almamak lazim

Düşüncenizi Paylaşın