Türkiye`de Muhafazakâr Tarihçiliğin Travmatik Açmazı: Aleviler, Şiiler, İran

Türkiye`de Muhafazakâr Tarihçiliğin Travmatik Açmazı: Aleviler, Şiiler, İran

Türkiye`de muhafazakâr akademideki, siyasetteki ve dinsel bilimlerdeki İran algısının ne düzeyde problemli olduğunu, Derin Tarih dergisinin, “Sünni İran Nasıl Şii Yapıldı?” kapağıyla çıkmasıyla yeniden anımsama fırsatımız oldu. Dergideki yazılardan (yerimiz yettiğince) alıntılar yaparak, muhafazakar tarihçiliğin İran/Şiilik/Alevilik algısının ne boyutlarda bir tarihsel nefretle yüklü olduğunu ortaya koymak mümkün.

Öncelikle, derginin genel yayın yönetmeni Mustafa Armağan`dan öğrendiğimize göre, heterodoks dinsel yorumlar olan Ehli Hak ve Aliyullahi inançları sapkınlık içeriyor: “Ehl-i Hakk veya Aliyullahiler gibi bazı `gulat`(sapkın) Şii inançları…” Armağan`ın yazısında, Şah İsmail`in İran`daki Sünnilere dönük yaklaşımı sıkça korkunçlukla ve vahşetle tanım bulurken, Yavuz Selim`in Anadolu`daki Alevi kıyımlarına değinmemesi dikkate değer. Armağan`ın yazısını bitirirken kullandığı ifadeler de, esasen yazının bütününde taşıdığı anti – Şii/Alevi motivasyonu özetler nitelikte: “….Yavuz Sultan Selim ise, Çaldıran`ı kazanmanın ve Osmanlıyı Şiileşme tehlikesine karşı korumanın huzuruyla, Sünni İstanbul`un kalbinde son uykusunu uyumaktadır.” Armağan`ın makalesinden anlamamız gereken, Ehl-i Hak ve Aliyullahilik gibi inançların sapkın olduğu, Kızılbaşlığın/Aleviliğin zaten senktretik bir inanç olarak ne olduğunun belli olmadığı, Şiilerin ve Şiiliğin ise her fırsatta Sünni sahabelere söven ve Sünni katliamı için fırsat bekleyen insanlar olduğu ve Yavuz Selim`e de Anadolu`yu bu tehlikeye karşı koruduğu için müteşekkir olmamız gerektiği.

Dergide yazan bir diğer yazar olan Muhammed Ballan`a göre ise İsnaaşeriyye`nin şiddete eğilimi bulunuyordu ve Safevilerin kontrolündeki topraklarda şiddet uygulanarak, vahşice politikalar uygulanmış, insanlar Şiileştirilmiştir. Buna karşın yazar, Osmanlı`nın Sünni ulemasının verdiği katliam emri ve iftira yüklü fetvalardan ise, detaya inmeksizin ve “durum tespiti” motivasyonuyla bahsetmekle yetiniyor: “….Safeviler (ve diğer Şii gruplar) çeşitli vesilelerle kafir ilan edilmiştir.”

Çaldıran Savaşı, öncesiyle ve sonrasıyla aradan geçen 500 yıla rağmen politik, ekonomik ve dinsel etkilerini Anadolu`dan İran`a, Ortadoğu`da geniş bir coğrafyada hissettiren, etki gücü itibarıyla tarihte kayda düşülmesi elzme ender savaşlardan bir tanesidir. Osmanlılar ile Safevilerin nüfuz mücadelesinde bir meşruiyet ve güç zemini olan mezhep faktörü, savaşın yaşandığı dönemle sınırlı kalmamış, o dönem temelleri atılan nefret tohumları bugünlere dek ulaşabilmiştir. Karşılıklı olarak iki devlet de mezhep faktörünü bir meşruiyet aracı olarak kullanmış ve akıl almaz fetvalarla  ve acımasızlıkla karşıdaki gücü zayıflatmak için her yolu denemiştir. Bu bağlamda, Yavuz`un da İsmail`in de her şeyden önce birer siyasetçi olduğunu ve “mutlak iyi – mutlak kötü” bağlamından çıkartılarak değerlendirilmesi gerektiğini eklemekte fayda var.

Resmi (devlet) tarihçiliğe karşı alternatif ve özgür bir tarihçilik çabası olduğunu dillendirmekten imtina etmeyen Mustafa Armağan (ve ekibi), neo-Osmanlıcılık ideolojisiyle hamuru yoğrulmaya çabalanan yeni Türkiye sularında bir tür “yeni Türkiye resmi tarih yazıcısı” olarak işlev görmekten imtina etmemiş. Şah İsmail`in İran`da gerçekleştirildiği ve gerçekten de dillendirilmesi elzem Sünni katliamları yer yer duygusal betimlemelere yer verilerek emsalsiz bir vahşet olarak ifade edilirken, Anadolu`daki Aleviler hakkında çıkartılan (sözgelimi, Alevi`nin canının ve malının, namusunun Sünni`ye helal olduğuna dair fetvalar) insanlık dışı fetvalar ve katliam emirleri, alınması mecburi güvenlik tedbirleri anlamında sunuluyor. Daha açık ifadesiyle, Armağan ve arkadaşlarının okuyucuya demek istediği, Safevilerin/Şiilerin/Alevilerin esasen çok acımasız ve vahşetten kaçınmayan insanlar olduğu, Sünni Osmanlı`nın ise her ne kadar katliamlar yapsa da bunları güvenlik tedbiri nedeniyle yapmak zorunda kaldığı. Armağan`ın makalesindeki hemen her cümle, “Nasıl yendik, nasıl mahvettik ama!” tadında.

Çaldıran travması, galibin de mağlubun da zihninde derinlere kazınan izler bıraktı. Savaşın kazananı olan Gerek Anadolu Alevilerinde, gerekse İran Sünnilerinde katliamın izleri dün gibi taze ve gündelik hayattaki refleksleri, politik tercihleri etkileyecek boyutta. Aynı şekilde Anadolu`nun muhafazakâr-milliyetçi Sünnileri ve İran`nın muhafazakâr-milliyetçi Şiileri de, yaklaşık 500 yıldır zafer havasından ve bunun beslediği efendilik ruhundan sıyrılabilmiş değil. Mustafa Armağan ve arkadaşlarının hazırladığı Derin Tarih dergisinin Eylül sayısı, 500 yıllık bakiyenin ne denli taze ve canlı bir nefretle yazıya dökülebileceğini göstermesi anlamında oldukça somut ve destekleyici bir örnek.

Çaldıran travmasını atlatmanın yolu, öncelikle bu tarihsel bağlamı normalleştirmekten ve taraflara yüklenen aşkın ve tarihsel anlamları zayıflatıp, siyasal bağlamı on plana çıkartmaktan ve olayın dayandığı tarihsel travmaları onarıcı iki taraflı adımlar atmaktan geçiyor.

1986`da Berlin`de doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul`da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. DAAD bursiyeri olarak Hamburg ve Akdeniz Üniversitelerinin ortak yüksek lisans programı olan Euromaster`i tamamladı. CHP ve SODEV üyesi. Taraf, Radikal ve Yeni Şafak`ta yazıları yayınlandı. Nüve`de yazıyor.

Düşüncenizi Paylaşın