Özgür İradeye Sahip Toplum Olabilmeyi Başarmak

Özgür İradeye Sahip Toplum Olabilmeyi Başarmak

Geçtiğimiz hafta içerisinde dinlediğim bir konferansın konusu “Özgür İrade ve İnsan” başlığı altında düzenlenmişti. Ardından pazar günkü Birgün gazetesinin ekinde Örsan Öymen’in de “Özgür İrade ve Ahlak” üzerine yazdığı yazısını okuduktan sonra 1 Kasım seçimi öncesinde bu konuda fikir jimnastiği yapmanın ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve psikolojik iklim açısından yerinde olacağını düşündüm.

Felsefenin bin yıllardır önemli bir konusu olan “özgür irade” meselesi, kuşkusuz psikolojinin en ilgi çekici ve heyecan verici araştırma sahalarından birisidir. Her geçen gün yığılarak artan bir veri yığını, irademizin herhangi bir hayvanınkinden daha fazla özgür olmadığını, sadece karar alma “algısının” daha kapsamlı işlediğini, dolayısıyla “kontrolü daha fazla elimizdeymiş” gibi hissettiğimizi gösteriyor.

Harvard Tıp Fakültesinden sinirbilimci Gabriel Kreiman’ın yıllarca yaptığı çalışmalar neticesinde elde ettiği bulgulara göre; ”Ben de çağlar boyunca tartışılan şu sorunun yanıtı ile ilgiliyim: Kararlarımız gerçekten özgür mü?”

Bu konuda benim görüşüm biraz uç noktada: bence özgür iradenin özgür hiçbir yanı yok. En sonunda sadece fizik ve matematik kurallarına uyan nöronlar var. ‘Karar verdim’ demek istiyorsanız buyurun deyin; sonuçta bu kullandığımız bir dildir. Ancak içeride makineyi yöneten bir tanrı yok, yalnızca tetiklenen nöronlar var.”

Özgür irade üzerine felsefi fikirler Aristoteles’e kadar uzanıyor ve bu fikirler de insanların Tanrı tarafından verilmiş, maddesel bedenlerimizden farklı bir zihne sahip olduğunu ve bu zihnin de bizlere herhangi bir şeyi bir diğerine özgürce tercih etme yetisi bahşettiğini iddia eden Descartes tarafından sistemli bir yapıya kavuşturulmuş durumdadır. ”Tüm bu harici etkenler ne yapacağımıza karar veriş şeklimizde çok temel bir rol alıyorlar. Elbette deneyimlerimiz var, elbette öğreniyor ve davranışımızı değiştirebiliyoruz.”

Görüntüleme ve ölçü aygıtı teknolojileri, beyinde gerçekte neler olup bittiğini ölçebilecek düzeye ancak son birkaç on yılda erişebildi. Araştırmalarda önemli bir dönüm noktasına 1980’lerin başlarında San Francisco’daki Kaliforniya Üniversitesi Fizyoloji bölümünden araştırmacı Benjamin Libet’nin bilinçli özgür irade fikrini gerçek verilerle sınadığı dikkate değer bir çalışma ile ulaşıldı. Libet deneklerine beyindeki toplam elektriksel faaliyeti kafa derisi üzerinden ölçebilen EEG (elektroensefalografi) aletleri yerleştirdi ve her 2,8 saniyede bir tur atan bir saat kadranına bakmalarını istedi. Denekler istedikleri herhangi bir zaman bir düğmeye basacaklardı ancak düğmeye basma isteği ya da dürtüsünü ilk hissettikleri anda saatin kolunun nerede olduğuna da dikkat etmeleri gerekiyordu. Araştırmanın sonuçları baş döndürücüydü: verilere bakılırsa, bu basit eylemle ilgili beyin faaliyetleri, deneğin düğmeye basma isteğinin bilincine varmasından ortalama 300 milisaniye önce başlıyordu! Yani bir karar çoktan alındıktan 0.3 saniye sonra benliğimiz bunun farkına varıyordu.

Özgür iradenin gerçekten var olup olmadığı tartışması psikoloji bilimi alanında gerçekleştirilen deneylerin yanında yüzlerce yıl öncesinde Felfese alanında ve özellikle Ahlak Felsefesi açısından gerçekleştirilen tartışmalarda birçok filozofun katkıları ile geliştirilmiştir. Şayet insanlarda Özgür İrade yok ise “Ahlak” da yoktur. Zira özgür irade ahlakın bir önkoşuludur. Özgür İrade olmadan insanlar eylemlerinde ve söylemlerinde özgür hareket edememektedirler. Eğer bir toplumda özgür iradeden bahsedemiyorsak orada toplumun sorumluluk sahibi olmasından da imtina ettiğini kabul etmemiz gerekecektir. Toplum içerisinde sorumluluk alma bilinci genel kabul eğilimi göstermemekte ise, o toplum içerisinde “Suç ve Ceza” olgusu da önemini yitirmektedir. Bu durumda da Özgür İrade’nin kabul edilmediği varsayım altında Siyasi ve Hukuki bir sistemin toplum nezdinde kurulabilmesi mümkün olamayacaktır.

İnsan doğuşu itibarıyla tertemiz iyi ahlaklı bir birey olduğu kabulü ile hayata ilk adımlarını atmaktadır. Ahlak dışı bir insanın yeryüzüne geldiğini baştan genel geçer tez olarak kabul etmek anlamsız bir gerçekliktir. Toplumun genel örf ve adetleri çerçevesinde hareket eden bireyler için ahlak vazgeçilemez ve yitirilmemesi gereken bir olgudur. Ancak ahlak mehfumu kişiye, topluma göre görecelilik arz etmekte olan bir konudur. Doğu dinlerinde gündelik yaşamın en önemli kriteri şeklinde kabul görülen İyi Ahlaklı, Dürüst, İyi Bir İnsan olabilme ülküsü, Ortadoğu’da yerini tam ters şekilde gerçekleşen toplum içi uygulamalara yerini bırakırken, Batı ülkelerinde gerçekleşen toplumsal ilişkilerde yazılı yada Aydınlanma çağından gelen özgün fikirler doğrultusunda mutlak en iyi bir şekilde uygulamaya gayret gösterildiğini gözlemlemekteyiz.

Ülkemizde son yıllarda gerçekleşen bir çok kazalarda, katliamlarda dürüst ve iyi ahlaklı insan figürlerini sorumluluk sahibi olması gereken yöneticilerde görmememize karşılık Türkiye’de çalışmakta olan yabancı yöneticilerin yaptıkları hatalarında intihara kadar gidebilen uç noktalarda farklılaşmaları yaşamaktayız. Son yıllarda yüzlerce insanımızın hayatını kaybettiği olayların ardından bile ana sorumlu kişilerin istifa etmek yerine, durumdan istifade etmeyi tercih etmeyi seçmekte olmaları esasında toplum içerisindeki Adalet ve Ahlak kavramlarının içlerinin ne kadar boşaltıldığını göstermektedir. Bu noktada Türk toplumu açısından neyin iyi veya neyin kötü olduğunu toplumun en önünde yer alan siyasilerden ve yöneticilerden kişiye göre değişen bir görecelilikte değişerek kötü bir biçimde uygulanmakta olduğunu gözlemlemekteyiz. Böyle hareket edildiğinde de toplum içerisinde eşitliğin, kardeşliğin, özgürlüğün, adaletin nasıl bir şekilde tesis edileceği gibi çok önemli bir sorun ile karşı karşıya kalmaktayız. Ülke içerisindeki iç barışın sağlanabilmesi de bu kavramların anlamsızlaştırıldığı bir noktada doğal olarak hiçbir zaman kurulamadığını görmekteyiz.

Ülkenin ahlak ve özgür irade restorasyonun sağlanabilmesini umut ettiğimiz 1 Kasım seçimlerinin ardından ülke içerisindeki her bir bireyin kendini vatanında özgür ve eşit bir şekilde yaşadığını, kendini rahat hissedebildiği bir iklimin yaratılmasından öncelikle başlanılması şarttır. Demokrasi çerçevesinde “Hak” elde edebildiğini, çatışmacılığı, kavgayı, öldürmeyi tek yol olarak görenlere karşılık siyasilerin çok geç olmadan topluma yol göstermeleri gerekmektedir. Toplumsal meselelerimizi demokratik yapıcı ve uzlaşmacı bir uslüp çerçevesinde ortak menfaatlerimiz doğrultusunda çözebilmeyi başarmamız gerekmektedir. Siyasette, Ticarette, Sanatta, Bilimde, Eğitimde geçerli olacak olanın dini kimlikler veya mezhep anlayışı değil, yeterlilik, kabiliyet, tecrübe gibi nitelikler olduğunu topluma göstermek durumundayız. Medyayı, Bürokrasiyi Dindarlık aidiyeti esasları çerçevesinden dizayn etmekten vazgeçerek kişinin ehliyetine, ahlakına, dürüstlüğüne önem veren bir anlayışı öne çıkarabilmeliyiz. Toplumun geniş bir kesiminin (%50-%60) son yıllarda kendini dışlanmış hissetmesinin önüne geçecek olan anlayışı benimsemeliyiz. Bu şekildeki kapsayıcı bir yaklaşım şekli son dönemde siyasette ve toplum içerisinde yaşanan fanatizm odaklı akımların önünü kesmek açısından zaruriyet arz etmektedir.

Türkiye ancak ve ancak dinin barışçı özünü ön plana çıkararak toplumdaki dini fanatizmin yaygınlaşmasının önüne geçebilecektir. Gelişmiş Batı medeniyetlerindeki evrensel değerleri ülke içerisinde yücelterek tüm toplumunu aynı aidiyet çerçevesinde bir arada önümüzdeki yıllarda bir arada tutabileceğiz. Ortadoğu’da son yıllarda artmakta olan şiddet sarmalından bu ülkeyi parlak bir cazibe merkezi haline ancak bu şekilde getirebiliriz. Ancak bu şekilde vatandaşlarımız kendilerinin ötekileştirildiği hissiyatından uzaklaşabilir. Tek çaremiz ülkedeki Demokratik Standartlarımızı yükseltmektir. Demokrasi, insan gelişimini destekler, vatandaşlarımıza daha geniş kişisel özgürlük alanları sağlar. Demokratik yönetime sahip olan ülkeler Dünya’da olmayanlara kıyasla daha yüksek zenginlik seviyelerine ulaşmış bulunmaktadır.

Türkiye 2008 yılından bu yana geçen 7 yıl içerisinde Orta Gelir Tuzağı içerisinde debelenip durmaktadır. Son yıllarda yaşadığı iç çatışma ortamından bir an önce sıyrılmayı başaramayacak olur isek, çok daha uzun yıllar (20-25 yıl) içerisinde orta gelir tuzağından çıkabilmesi de mümkün olamayacaktır. Genç nüfus özelliğimizin ise, bu kadar uzun bir zaman kaybı neticesinde ülkeye telafisi bir daha mümkün olmayan acı sonuçlar doğuracağını bilerek hareket etmek durumundayız.

 

AZ Notus Portföy Yönetimi A.Ş. Yönetici Ortağı olarak profesyonel yaşamını sürdürmektedir. 2006-2011 yılları arasında İş Yatırım Risk Yönetimi Müdürü olarak görevde bulunmuştur. 2007 yılında Türkiye’nin ilk serbest yatırım fonunun ihraç, risk ölçüm ve yönetim esasları, portföy risk limitlemeleri, risk raporlama ve izleme çalışmalarında aktif olarak yer almıştır. Doktora çalışmasını Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü’nde tamamlamış, 2008 yılında Muhasebe-Finans Ana Bilim Dalında Doçentliğe hak kazanmıştır. 2002 yılından itibaren özel üniversitelerin lisans ve yüksek lisans öğrencilerine yönelik olarak ilgili konularda verdiği eğitimler ile akademik çalışmalarına devam etmektedir.

1 Yorum

  1. ayten aydin says:

    Bu goruslerinizle hemfikir olmama ragmen onlarin tamamen aldatilmis bir topluluga ulasmasi ve onlarin samimi goruslerinin ne oldugunu anlamalarina yardim edecegini dusunemiyorum. Yani cok akademik olmaya mahkumlar. Ancak tabandaki halk aydinlanmali ve kendisinin neyi istedigini fatketmeli. Belki insana yakin kucuk halkalar seklinde bir soylesi-dialog mekanizmasi olusturulmali -eski halk odalari gibi- ve de zaman verilmeli.
    1 Kasim icin ise fazla zaman yok. Yine de yakin tarihte ve cok yakinimizda olan olaylarin insanlarin farkindaligini artirmis olabilecegi umidimizi kaybetmeyelim. Umit
    cok guclu olabilir

Düşüncenizi Paylaşın