Bu Yaraları Aşacak Bir Noktaya Gelebiliriz – Prof.Dr. Kemal Kirişci ile Söyleşi

Bu Yaraları Aşacak Bir Noktaya Gelebiliriz – Prof.Dr. Kemal Kirişci ile Söyleşi

MK: Önümüzdeki 10 yıllık süre zarfında Suriyeli mültecilerin siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel eklemlenmesi noktasında Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelerine kıyasla daha büyük sorunlar yaşayacağı görüşüne katılır mısınız?

KK: Hem katılırım hem katılmam. Katılırım çünkü Avrupa’da Suriyeli mültecilerin yoğunlukta olduğu ülkeler esasen Almanya ve İsveç. Bir de Yunanistan, ama Yunanistan’ın durumu çok farklı. Suriyeli mülteciler orada bulunmak istemiyorlar. Yanlış anlaşılmasını istemem ama Yunanistan toplum olarak, devlet olarak böyle bir yükü kaldıracak bir konumda değil. Ama Almanya ve İsveç bu insanların kendi toplumlarına entegre edilmeleri için Almanya’da hem federal hem de eyaletler seviyesinde, İsveç’te yerel yönetim seviyesinde ciddi bir çaba ve politika yürütüyorlar, buna kaynak ayırıyorlar. Mültecilerin bulundukları yere entegrasyonlarını ve ekonomiye katkılarını sağlayabilmek için sistematik bir çaba içerisindeler.

Tabi bu iki toplum içerisinde Suriyeli mültecilere, ama aynı zamanda da yabancılara ve göçmenlere, özellikle de Müslüman dünyadan gelenlere yönelik bir tepki var. Bu tepki genel olarak Avrupa’da gözlemlenen bir tepki. Yöneticiler bu tepkiyi de idare etmeye çalışıyorlar. Onların entegrasyonu üzerine bu kadar sistematik bir şekilde eğilmelerinin nedeni sadece ekonomi değil, sadece insancıl nedenler değil, aynı zamanda kendi toplumlarının daha da sağa ve daha da popülist söylemlere kaymasını önlemek için.

Tabi bu Macaristan ve Polonya için geçerli değil. Polonya ve Macaristan’da 100’ü bulmayacak sayıda mülteci var ama orada hem toplumdan hem hükümet seviyesinden büyük bir tepki var. Bu tepkinin bir parçası olarak da Polonya ve Macaristan gibi ülkelerin liderleri daha Hristiyan bir Avrupa’yı öne çıkarmaya çalışıyorlar. Hristiyan Avrupa’nın, liberal olmayan bir Avrupa’nın önderliğini yapma çabası içerisindeler. Oysa Hristiyan Demokrat olmasına rağmen Angela Merkel ve İsveç’teki liderler ise Avrupa’nın liberal, demokratik ve laik yüzünü ve değerlerini korumaya çalışıyorlar. Bundan dolayı da onların desteklenmesi lazım.

Benim gönlümde yatan, keşke bizi yönetenler de böyle bir yaklaşım benimseler ve sabah akşam bu ülkelere yönelik olumsuz ve zaman zaman rencide edici söylemler kullanmasalar. Çünkü bu ülkeler aynı zamanda Türkiye’ye de el veriyorlar. Ama Suriyeli mülteci akımı problemini daha da zorlaştıran ve daha da büyüten ülkeler konusunda çıt çıkmıyor bizden. O ülkelerin adlarını vermiyorum ama biliyoruz kimler olduğunu.

Şimdi gelelim Türkiye’ye. “Hem katılıyorum hem de katılmıyorum,” dedim sorduğunuz soruya. Katılıyorum çünkü her ne kadar kamuoyu yoklamaları Türk toplumunun Suriyeli mültecilere karşı bir tepkisi olduğunu gösterse de, geri gitmelerini talep ediyor gibi görünse de, işsizlik konusunda onlara karşı bir tepki içerisinde olmalarına, enflasyon konusunda tepki içerisinde olmalarına rağmen uluslararası camiada Türk toplumunun Suriyeli mültecileri kucaklamak konusunda gösterdikleri çabayı ve bonkörlüğü görüyorlar. Bunu da bir kenara yazmak lazım.

Daha bir ay kadar önce biz İstanbul’da “International Refugee Congress” adlı büyük bir konferanstaydık. O vesileyle İstanbul’da birkaç belediyeyi ziyaret ettik. Zaten belediyeler seviyesinde mültecileri kucaklamak için harcanan çabaları literatürden, haberlerden ve raporlardan bildiğimiz bir gerçeği birebir de gördük. Sonuç olarak belediyeler mülteciler ile yüz yüze olan kurumlar. Onlarla birebir ilişki içerisindeler. Biraz evvel dediğim gibi hem raporlardan hem medyadan hem de yüz yüze yaptığımız görüşmelerden, başka ülkelerde de olduğu gibi bizde de belediyeler daha pragmatikler ve “bu insanlar bizim belediye sınırlarımız içerisinde yaşıyorlar ve el vermek/yardım etmek durumundayız” diyorlar. Her ne kadar Türkiye’deki belediyeler kanunu bütçelerinin yabancılar için harcanması yönünde bir takım engeller teşkil ediyorsa da sivil toplum üzerinden vakıflar üzerinden gerekli kaynaklar bulunuyor. Bu insanların hayatını daha yaşanabilir kılmak ve de bir stratejinin parçası olarak olmasa da pragmatik küçük projeler ve politikalarla bu insanların bulundukları yere entegrasyonları konusunda yol alıyorlar.

Türkiye’de hükümette olan siyasi partinin yönettiği bir belediyede genç bir arkadaş Ankara’nın bu konuda bir stratejisinin olmamasından şikâyet etti, hem de gayet kategorik bir şekilde. Zannedersiniz ki başka bir partiden! Fakat şunu söyledi: “Biz dedi ne yapacağımızı Cumhurbaşkanının dudakları arasından çıkartmaya çalışıyoruz.” Bunu iktidarda olan bir partinin belediyesindeki gayet akıllı bir gencin söylüyor olması benim çok dikkatimi çekti. Bu Türkiye’nin devlet olarak, hükümet olarak bulunduğu konumu net bir şekilde gösteriyor.

Ama bir gerçek var ki Türkiye’de Suriyeli mülteciler özellikle çocuklar hızlı bir şekilde entegre oluyorlar topluma. Tabi gönül arzu eder ki Türkiye de İsveç’in Almanya’nın takip ettiği politikalara benzer politikaları uygulayıp bu insanları bir an önce topluma faydalı bireyler olarak entegre etsinler.

MK: Türkiye mevcut göç politikasında ne gibi değişiklikler yaparsa Suriyeli mültecileri bir kazanıma dönüştürebilir?

KK: Yine benim hem şahsi gözlemlerim hem ikinci elden duyumlarım hem de raporlardan elde ettiğim sonuç Türkiye’de belediyelerin yanında aslında bürokrasi de bu işin arkasında. 30 sene bu işlerle uğramış ve Türk kamu siyasetini de politikasını da bu 30 sene içerisinde yakından takip etmiş birisi olarak söyleyebilirim ki 2008 senesinde başlayan bir reform süreci ve 2013’te kabul edilen Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ve onun ardından kurulan kocaman yeni bir bürokrasi Türkiye’yi göç ve mülteci konularında benim 10 sene evvel hayal edemeyeceğim bir yere getirdi. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü ve benim görebildiğim kadarıyla o bürokrasinin en azından üst kademelerinin mültecilerin korunması ve onların Türkiye’de kalmak durumunda olanlarının entegrasyonu konusunda uluslararası normlarla uyum içerisinde ortak değerlere, ortak bir paydaya bağlı olduklarını söyleyebilirim. Belki de ben yanılıyor olabilirim ama ben bunu böyle gözlemliyorum. Ama aynı belediyelerde olduğu gibi bürokrasinin de bir strateji çizilememesinin sıkıntılarını yaşadığını düşünüyorum.

Bir örnek vereyim. 2016 senesiydi zannedersem, istihdam pazarının mültecilere açılması konusunda bir karar alındı, fakat o karardan bu tarafa çok cüzi miktarda Suriyeli’ye çalışma izni çıktı. Halbuki Suriyelilerin önemli bir kısmı çalışıyor fakat kaçak çalışıyor yahut da enformel ekonominin içerisindeler. Bu hem o kişiler açısından hem de Türk vatandaşları açısından sıkıntı yaratıyor. Aynı zamanda da İŞKUR’un ve Çalışma Bakanlığı’nın uluslararası örgütlerle özellikle Uluslararası Göç Örgütü (IOM) ile Suriyeli mültecilerin istihdam piyasasına hazırlanması ve kazandırılması için projeleri var ama bir türlü ortaya net bir politika çıkamıyor. Net bir politikanın çıkmamasının nedeni de Türkiye’deki politika ile son derece bağlantılı. Rüzgâr nereden eserse Türkiye’yi yöneten kişiler o yönde bir takım açıklamalarda bulunuyorlar. Aşağıda bürokrasi ve belediyeler ona göre pozisyon almaya çalışıyor ama uzun lafın kısası uzun dönemde bu insanlar buraya entegre olacaklar ve büyük bir kısmı Türkiye’de kalacak. Bunu görmek ve buna göre de bir stratejinin geliştirilmesi lazım.

30 sene bu işlerle uğraşmış biri kişi olarak görmek istediğim Türkiye liderlik yapsın ve hemen komşu bir ülkeden gelmiş olmalarından kaynaklı bu durum karşısında bu insanların hem Suriye ile Türkiye arasında gidip gelmelerine hem de ileride onların kendi ülkelerine dönüşlerini sağlayabilecek bir formül bulsun. Bu yolla hem gelecekteki Suriye’ye hem de gelecekteki Türkiye’ye katkıları olsun. Bunu düşünmeye ve formüle etmeye başlamak lazım. En azından Dışişleri Bakanlığı tarafından da biliyorum ki 2016 Eylül ayında New York’ta yapılan mülteciler ve göçmenler zirvesinde alınan bazı kararların yürürlüğe konulması daha doğrusu bazı kararlara hayat verilmesi konusunda (Global Compact on Refugees) adım atıldı. Dışişleri Bakanlığı’nın göçle ve mülteciler konusunda uğraşan biriminin son derece aktif olması son derece güzel, son derece pozitif.

Biraz önce bahsettim İstanbul’daki uluslararası konferansı bir avuç Türk sivil toplum kuruluşu organize etti. Sayılarını tam veremeyeceğim ama önemli sayıda mülteci kabul eden ülkelerin sivil toplum temsilcileri geldi. İki üç gün tartıştılar. Brookings’den bir meslektaş ile biz de oradaydık. Hazırlanan komünikenin (bildirinin) amacı büyük sayıda mülteci kabul eden toplumların ve mülteci toplumlarının temsilcilerinin uluslararası politika mekanizmaları içerisinde seslerinin duyurulmasıydı. Bunu Türkiye’nin yapıyor olması benim için  gurur vesilesi. Bunu sivil toplumun yapıyor olması ve Dışişleri Bakanlığı’nın da el veriyor olması benim açımdan son derece pozitif bir gelişme. Ancak konunun üzücü olan yani bahsettiğim konferansa belediyelerden katılımın son derece kısıtlı olması ve ziyaret ettiğimiz belediyelerin hem GCR’den hem de Dışişleri’nin bu belge konusundaki çabalarından haberdar olmamaları. Bunu da ben strateji eksikliğinin bir parçası olarak görüyorum.

MK: Türkiye’nin yaşamakta olduğu beyin ve sermaye göçünün orta vadeli etkileri ne olacaktır? Bu kaçışı tersine çevirmek için ne gibi politikalar uygulanmalıdır?

KK: Şu son iki üç senede ben de dâhil olmak üzere çok insanı en derinden yaralayan, Cumhurbaşkanına ve Hükümete yakın bazı medya yayınlarında ve yine Hükümet çevresindeki bazı insanların sizin bahsettiğiniz profildeki Türklerin defolmaları konusunda yaptıkları açıklamalardır. Ve defoluyorlar! Çünkü kovalanıyorlar. Kovalananlar kim? Cumhuriyetin yetiştirdiği toplumun en nadide üyeleri. Okumuşlar, demokratik değerleri, hukuk devleti değerlerini, insan hakları değerlerini özümsemiş insanlar. Türkiye’ye ekonomik açıdan katma değer getirecek insanlar Türkiye’yi terk ediyorlar. Bu bakımdan Venezuela’ya benziyoruz. Venezuela’da bu tipten insanları sosyalist fanteziler kovalıyor. Türkiye’de ise bu tipten insanları ümmetçi ve tekçi İslam anlayışındaki insanlar kovalıyor.

MK: Avrupa Birliği ülkelerindeki Türkiye kökenli nüfusun gerek kendi içindeki kutuplaşması gerekse bulundukları ülkelere toplumsal ve ekonomik eklemlenmeleri noktasında ne gibi gelişmeler öngörmektesiniz?

KK: Akademik literatür bu konuyla dolu zaten. Almanya’nın çok uzun zamandır kabul ettiği göçmenleri –buna Türkler de dâhil– topluma entegre olmaları konusunda dışlayıcı bir politika uyguladığını düşünüyorum. Ama Almanya öte yandan, Gerhard Schröder döneminden itibaren, yani 1990’ların sonu 2000’lerin başından itibaren, bu insanları kazanmaya yönelik bir çaba içerisine de girdi. Bunu da görmek lazım. Her zaman başarılı oluyorlar mi? Hayır. Özellikle Türk toplumunun bir kısmının entegre edilmesi, Kuzey Afrika ülkelerinden gelenlerin bir kısmının entegre edilmesi konusunda sıkıntılar ortaya çıkıyor.

Bu sıkıntılar, bana sorarsanız, hem Almanya’daki bazı politikacılar hem de Türkiye’deki bazı politikacılar tarafından sömürülüyor ve de problemin daha da çetrefilleşmesine neden oluyor. Aynı zamanda Almanya ve İsveç gibi göçmenlere daha açık olan ve göçmenleri kucaklamak isteyen toplum katmanları ve siyasilerin işini de güçleştiriyor. Bu bakımdan bizim liderlerimizin kalkıp kendi siyasi amaçları içerisinde Hollanda’yı ve Almanya’yı Nazilikle suçlaması tam da bizim insanımızın orada hakkını alabilmesini ve daha olumlu entegre olabilmesini engelleyen adımlar oldu.

Bir de düşünün tersi olsa! Ne bileyim Türkiye’de bir vakitler önemli sayıda emekli İngiliz ve Almanlar vardı, özellikle Alanya gibi yerlerde… Ben çok merak ediyorum bir Alman politikacının veya bir Hollandalı politikacının Türkiye’de meydanlarda konuşmasına izin verilir miydi? Kendi kendime soruyorum. Türkiye ve Cumhuriyet geleneksel olarak egemenliği konusunda her zaman son derece hassas olmuştur ve son derece kıskanç olmuştur ama bu hassaslığı ve kıskançlığı diğer ülkelere de tanıyabilmek ve onların kıskançlığına saygı duyabilmek lazım. Bu konuda Türkiye sessiz mi kalsın? Yok, onu demiyorum. Ama yapıcı bir diyalog ve yapıcı bir söylem geliştirmek ve bu işleri uzmanlarına bırakmak gerek. Yani kariyerlerini 10, 20, 30 yıl içerisinde geliştirmiş olan bürokratlar ile uzmanlar üzerinden bir diyalog geliştirmek bence daha kalıcı, daha yapıcı meyveler verebilirdi. Zaten Türkiye eskiden öyle yapıyordu. Ayrıca göç alanında Türkiye’nin artık canlı bir sivil toplumu var, onların temsilcileri de böyle bir diyaloga katkıda bulunabilirler.

MK: Türkiye “yaşlanan topluma” dönüşürken, bu sürecin getireceği ekonomik, siyasal ve toplumsal sonuçlar ne olacaktır? Türkiye’nin bu sürecin yol açacağı sorunlara ilişkin öncelikle alması gereken önlemler nedir?

KK: Herhalde Almanya’ya bakmak, İspanya’ya bakmak, İtalya’ya bakmak gerekir. Bu sorduğunuz soru çok önemli bir soru. Aynı zamanda da çok teknik bir soru. Teknik boyutunu şöyle anlatmaya çalışayım. Türk ekonomisi Adalet ve Kalkınma Partisi yönetiminin ilk yıllarında patladı, uçtu. Herkes Türkiye’ye bakmaya başladı, Türkiye’yi ulaşılmayacak bir Everest dağının tepesinde bir yerde gördüler. Böyle olmaya çalışalım dediler. Türkiye model olarak görüldü. Böyle bir Türkiye’nin sizin bahsettiğiniz sorunla karşılaşması ile o zirveden aşağıya bir tekme ile atılmış Türkiye’nin düştüğü ekonomik çukurun içerisinde bu sorunu çözmeye çalışması çok farklı, öyle değil mi? Bu en azından SGK’nın bütçesi açısından düşündüğünüzde 2007, 2008, 2009’lardaki ekonominin yaratacağı kaynaklar ve özgüven ile bu bahsettiğiniz yaşlanma sorununa çözüm arama ile enflasyonu patlamış olan değeri çözülmekte olan bir Türk lirasının bulunduğu, ekonomisinin dolar bazında daralmaya başladığı, istatistiklerle oynandığı bir ekonominin bu konulara çözüm arama çabası farklı olacaktır.

Bende istatistikleri yok ama tahmin ediyorum ki beyin göçü ile giden kesimin önemli bir kısmı genç nüfus. Genç bir nüfus yaşlanmaya başlamış olan bir toplumdan ayrılıyor. Bu büyük bir dezavantaj. Bunun tabi bir de mülteci ayağı var. Suriye mültecilerinin en büyük özelliği son derece genç ve çok çocuklu olmaları. Bu bizi sorduğunuz ilk iki soruya geri götürüyor. Bir strateji çerçevesinde bu gençleri kazanabilmek, çocukları iyi eğitebilmek, bahsettiğiniz yaslanma olgusunun kendisini göstermeye başlayacağı 2030, 2040’ler itibariyle çok önemli. Yani bir 20-25 sene sonra bu insanlar Türkiye için çok önemli bir kaynak olacak. Almanların Suriyeli mültecilerle şu anda yapmaya çalıştıklarına benzer bir durum ama bu insanları kazanmak için de bu konuları iyi düşünmek iyi tartışmak ve yukarıda bahsettiğim entegrasyon konusu için gereken bir stratejinin içine de yedirmek lazım.

MK: Türkiye’deki Kürt gençlerin maruz kaldığı siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel dışlama süreçlerinin ne gibi sonuçları olabilir? Bu konuda öncelikle atılması gereken adımlar nelerdir?

KK: 1970’lerin başında ben Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciyken, her Cuma akşam üzeri miydi Cumartesi sabahı mıydı tam hatırlamıyorum, herkes o zaman toprak olan orta sahada toplanır İstiklal Marşı okunurdu. Bir öğrenci gidip tribünlerde otururdu. Benim de hep dikkatimi çekerdi. Tanımıyordum o öğrenciyi. “Bu öğrencinin derdi ne?” deyip kendi kendime sorardım. Yıllar sonra öğrendim ki Kürt bir öğrenciymiş. O zamanlar ben bir Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi olarak Kürt kimliğinin farkında falan değildim onu itiraf etmem lazım. Ben o zamanlar Türkiye milli atletizm takımında yarışırdım. Orta ve uzun mesafe koşucularının büyük bir kısmı Kürt idi. Ama biz Kürt diye bilmezdik Doğulu diye bilirdik. Karslı, Ağrılı diye bilirdik. Aksanlarından bir farklılık hissederdik ama onun dışında bir şey yoktu aramızda.

Yıllar sonra 1990’larda ben Boğaziçi’ne öğretim üyesi olarak döndüğümde ve Kürt konusuyla ilgilenmeye başladığımda hep bu Kürt çocuk aklıma gelirdi. Yani bu çocuğu biz o kadar yabancılaştırmışız ki bizim aramıza katılmıyordu. Ama öte yandan da Boğaziçi Üniversitesi’ne helal olsun ki bu çocuğa da hiçbir zarar verilmedi bildiğim kadarıyla. Sonra git gel biliyorsunuz 1990’lardaki Türkiye’nin hikâyesini, işte yavaş yavaş reformlar geldi. Adım adım Turgut Özal’la başladı bunlar. Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde yapılan reformlar geldi. Kürtçe konuşulması, Kürt kimliğinin tanınması konusunda çok olumlu yerlere geldik. Bu olumlu yerlere gelmenin gençler üzerindeki etkisini ben bir öğretim üyesi olarak kendi sınıflarımda yaşadığım gibi Güneydoğu Anadolu’da da yaşadım.

1990’ların başında Van’a Hakkâri’ye gittiğimdeki kimya ve hava ile sokakta veya konferans salonundaki hava ile ne bileyim 2004, 2005, 2006’daki hava çok farklıydı. Yine benim naçizane görüşüm 2000’li yıllardaki hava çok daha olumlu bir havaydı. İşte o hava çerçevesinde Hükümet, Avrupa Birliği’nin beklediği reformların ötesine de gitmeye çalıştı, bunu da görmek lazım. Doğru mu oldu, yanlış mı oldu, onun tam değerlendirmesini yapamıyorum ama ben bunu cesaretli bir adım olarak görüyorum. Bugünden o güne baktığımda acaba o cesaretli adımlar Kürt insanını, gençleriyle yaşlısıyla, Türk toplumuna gönül bağı ile bağlamak için mi yapıldı? Türkiye’nin yarası olan bu sorunu hakikaten çözmek amacıyla mı yapıldı? Yoksa tamamen başka siyasi amaçlar için mi yapıldı? Bunun kararını veremiyorum ama yapıldığı zaman ben bunu pozitif adımlar olarak görmüştüm.

Maalesef bir de 2015 senesinde gelinen bir nokta var. Burada tabi ki PKK’nın politikası ve yaptıklarını da göz ardı etmemek lazım. Hem onların ve hem de devlet tarafından alınan tedbirlerle ortaya çıkan bir tablo var. Bu tabloyu bütün dünya gördü, Türkiye de gördü. Kimileri o tabloyu Suriye’deki tabloya benzetti. Tabi ki böyle bir tablo muazzam yaralara yol açtı. Bu yaralar da biraz önce anlattığım 1970’lerdeki o çocuğun gözünden baktığım zaman kapanması zor yaralar. O yaraların yaratacağı siyaset de benim açımdan endişe verici bir tablo. Ama yaklaşan seçimlere bakıyorum. Haziran 24 seçimleri öncesinde bu yaraları aşabilecek kucaklayıcı söylemler gözlemliyorum özellikle de muhalefet tarafından. Buna İyi Parti’yi de dâhil ediyorum. Bu söylemler sayesinde yaraları aşacak bir noktaya gelebiliriz diye düşünüyorum, inşallah!

İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesinden 2015 yılında mezun oldu. 2012 yılında uluslararası gönüllük projesi kapsamında bir ay Rusya'da kalarak çeşitli okullarda Türk kültürünü anlattı. Borusan Makina ve Güç Sistemleri ve Domino's Pizza'nın genel merkezlerinde staj yaptı. 2016 yılında Amerika'ya yerleşti. Bahçeşehir Üniversitesi Washington DC kampüsünde Girişimcilik üzerine MBA yapmaktadır.

Düşüncenizi Paylaşın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.