Sahi, CHP Kimin Partisiydi? 2 – Atatürk Doktrini mi Sınıf Temelli Siyaset mi?

Sahi, CHP Kimin Partisiydi? 2 – Atatürk Doktrini mi Sınıf Temelli Siyaset mi?

 

Okumakta olduğunuz yazının ilk bölümü, tarih boyunca evrimleşen ve farklı devirlerde farklı kitlelerin desteğiyle siyasette var olan CHP’nin sosyalizm, sosyal demokrasi, sol Kemalizm ve sağ Kemalizm arasındaki gidiş gelişlerini; ve bu süreçte partinin geleceğinde söz sahibi olmak isteyen siyasi mirasçıların bugün Türkiye siyasetindeki görünümünü anlatmayı amaçlamıştır. Devlet 1960’lı yıllardan bugüne kadar çok kısa aralıklar haricinde hep sağ iktidarların denetiminde kaldığı için, CHP bir taraftan devletin başına yeniden gelmek isteyen eski Cumhuriyet eliti muktedirlerin, öbür taraftan Türkiye’de daha önce hiç iktidardan hiç pay alamamış sosyalist ve sosyal demokrat hareketlerin mücadele alanı hâline gelmiştir. Bugün iki grubun mirasçıları, laiklik gibi bazı ortak noktalarda yer yer birleşirler. Fakat parti içerisinde bir iktidar çekişmesi ortaya çıktığı anda eski ideolojik husumetler raftan indirilip bir bir ortaya dökülür. Sınıf mücadelesi üzerinden ekonomik bir siyaset amacı güden sosyalist ve sosyal demokratlar Türkiye’de düzenin daha önce hiç olmadığı kadar değişmesi gerektiğini söylerken; toplumların sınıflı yapılardan oluştuğu fikrini temelden reddeden (bkz: Altı Ok’un Halkçılığı) Kemalistler, ülkenin yeni bir düzenden ziyade, Cumhuriyetin eski güzel günlerine dönmesinin gerekliliğine inanmaktadır. Bu cepheler Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliği döneminde eskiye göre daha sık hesaplaşmış, fakat her hesaplaşma dönüp dolaşıp sonunda CHP’nin rakibi olan AKP’nin iktidarını güçlendirmiştir. İş öyle bir noktaya gelmiştir ki, bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bile CHP’nin dizaynına el atarak İstanbul’un yeni İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nu ağır sözlerle eleştirmiş, kendi görmek istediği CHP’nin özelliklerini sıralamıştır. CHP’nin 36. Olağan Kurultayının gerçekleştiği bir dönemde bu tartışmanın yeniden açılması, partinin geleceği açısından da artık kritik bir önem taşımaktadır.

CHP Kurultayında aday olmak için yeterli imzayı toplayamayan Ümit Kocasakal ve Ömer Faruk Eminağaoğlu bir kenara bırakılırsa, liderlik yarışı için bugün ön planda olan siyasetçiler Kemal Kılıçdaroğlu ve Muharrem İnce’dir. 2014 yılından beri Kılıçdaroğlu karşısında ciddi bir rakip olarak büyüyen İnce, yeni bir atılım veya taze bir kuvvet iddiasıyla iktidara taliptir. Ancak Osman Bölükbaşı ile kıyaslanabilecek kadar iyi bir hitabete ve cesur bir üsluba sahip olması onu CHP’liler kadar CHP dışındaki partilerin seçmenleri arasında da popüler kılmaktadır. Öte yandan ne İnce, ne de partide İnce’nin arkasında duran kesimler bugün Türkiye’yi dönüştürecek yeni bir hikâye ile sahnede değillerdir. İşte bu yüzden, İnce kurultayda adaylık başvurusu için aldığı imza sayısının üç katı oy almış, Kemal Kılıçdaroğlu’nun muhalefet performansına yönelik eleştirilerin bu kadar zirveye çıktığı bir ortamda bile rakibinin 343 oy gerisinde kalmıştır. İnce’nin aldığı 447 oy, 2014 yılında aldığı 415 oya çok yakındır. Şayet İnce bu sonucu yalnızca “Kılıçdaroğlu yönetiminin delegeler üzerinde baskı kurduğu” yönündeki iddialarına bağlamaya devam ederek, mücadelesinde neyin eksik olduğu sorusuna kafa yormadığı takdirde önümüzdeki yıllarda da farklı bir sonuçla karşılaşması mümkün gözükmemektedir.

Kurultaydaki genel heyecansızlık da göstermiştir ki, Kılıçdaroğlu ve İnce arasındaki mücadelede maalesef iki taraf da geleceğe delegeleri ikna edecek bir hikâye üretmekten uzaktır. Ortada süren tek tartışma ise, hangi liderin Atatürk’ün partisine daha iyi sahip çıkabileceği; hangisinin “gerçek Atatürkçü olduğu” konusu etrafındadır. Dışarıdan parti başkanlığını hedefleyen Kocasakal, bu tartışmayı daha da alevlendirip, “partinin yalnızca kendini Atatürkçü tanımlayanların siyaset alanı olduğu” hatta “başa gelirse Atatürk’ün partisini Atatürk’ün düşmanlarından temizleyeceği” yönünde ağır imalarla partinin tüm meşruiyetini tehlikeye atacak kadar saldırgan bir çizgide ilerlemiştir ve bu yolda devam edecek gözükmektedir. Bu tartışma kurultayın ilk gününe kadar devam etmiş, Türkiye’nin iç siyaset, insan hakları ve özgürlükler, OHAL, dış politika ve ekonomi alanlarındaki bütün gündemi bir kenara bırakılmış; iktidarın en büyük alternatifi olan parti ilke / doktrin tartışmasına hapsolmuştur. Tek istisna, geçen hafta Selin Sayek Böke ve İlhan Cihaner’in sınıf temelli siyasete dair açtığı ideolojik parantezdir.

 

Sınıf Siyaseti CHP İçin Ne Anlam Taşıyor?

Türkiye’den daha erken sanayileşen ülkelerde sol siyaset, onyıllar boyunca emekçilerin hakları merkezinde şekillenmiş, 1980’lerden sonra ise emek kapsamını aşarak cinsiyet eşitliği, çevre, etnik ve dini kimlikler, göçmen sorunları gibi konuları da bünyesine alarak gelişmiştir. Fakat Türkiye, henüz emekçilerin haklarının tesisi konusunda birçok ülkenin gerisinde olduğu için sol siyasetin ülkemizde kazanması gereken çok uzun bir mücadele bulunmaktadır.

Türkiye’deki sınıfsal ilişkiler partiler arası siyasette hiçbir zaman hakettiği kadar geniş tartışılmamış olsa da, sınıf çatışması çoğu zaman sandığa yansımıştır. 1940’ların sonunda artık toprak ağalarının ve eşrafın temsilcisi hâline gelmiş CHP, topraksız köylülerin ve kentlerdeki yoksulların oylarıyla patlama yapan Demokrat Parti’ye iktidarı devretmiştir. İlerleyen yıllarda sermayedar sınıfın, önce Demokratların, ardından onların halefi Adalet Partisi’nin bünyesinde toplanması, 1960’larda Türkiye İşçi Partisi’nin doğumuna ve 1970’lerde CHP’nin “ezilenlerin sesi” olacağı günlere vesile olacaktır. 1970’ler boyunca marjinal parti lideri kimliğini aşamayan Necmettin Erbakan’ın 1990’lardaki yükselişini sadece muhafazakârlaşmaya indirgemek, onun yoksul köylerde ve gecekondularda sesi duyulmayan milyonlara umut verdiği “Adil Düzen” söylemini gözardı etmek haksızlık olacaktır. AKP’nin bugünkü toplumsal tabanının temelleri de, o günlerin Refah Partisi’nin sosyal politikalarında aranmalıdır.  Bugün geldiğimiz noktada İslamcı geleneğin sosyal politikaları erozyona uğrayarak sadakaya dönüşmüş, sosyal yardımı yapan devlet vatandaş ile oy temelli çıkar ilişkileri kurulmuştur. Fakat sol partiler söylemden öteye geçemezken, ağzına sınıf lafı almayan muhafazakâr partilerin kurduğu sosyal yardım ağları, onların ezilen sınıfların omuzlarında yükselen iktidarını tüm olumsuzluklara rağmen bugüne kadar ayakta tutmuştur.

Bugün CHP, Atatürk’ün devlet doktriniyle sınırlı bir politika güttüğü takdirde varlığını her zaman istikrarlı biçimde koruyabilir. Fakat 1973 ve 1977’de olduğu gibi seçim kazanmayı amaçlıyorsa, bunu elde etmesinin tek yolu, emek sınıfının günlük hayatına dokunacak politikaları hayata geçirmektir.  Selin Sayek Böke’nin Ekonomiden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı döneminde partinin seçim vaatlerine eklenen adil asgari ücret ve taşeron işçiliğin kaldırılması vaatleri, Haziran 2015 seçimlerinde tüm diğer partiler tarafından taklit edilmiş, CHP’nin söylemi belirlediği yarışta AKP oyları % 40 sınırlarına inmiştir. Bu baskı, iktidarı, CHP’nin önce asgari ücret, ardından taşeron düzenlemesi vaatlerini hayata geçirmeye itmiştir ki, bu durum CHP’nin doğru bir siyaset yaptığı takdirde iktidar olmadığı zaman bile Türkiye’yi şekillendirebilecek bir kapasiteye sahip olduğunu kanıtlar. Bu politikalarla CHP tarihine imza atan Sayek-Böke, partiyi yeniden sınıf siyaseti temelinde bir gelecek hikayesine çağıran bildirinin iki kahramanından birisi olmuştur.

 

 

Sınıf Temelli Siyaset, Atatürk Geleneği ile Çelişir mi?

            Atatürk’ün ya da Erken Cumhuriyet Döneminin doktrini ve ideolojik yönelimlerinin ne olduğu sorusuna, elinizdeki kadar kısa bir yazıda yanıt vermek mümkün değildir. Fakat Atatürk’ün ne olmadığını tartışmak kısmen mümkün olabilir. Ülkenin kurucu lideri, bir ideolojiden ziyade, bir kurucu devlet doktrininin temsilcisidir. Altı Ok içerisindeki milliyetçiliğin varlığı nasıl Atatürk’ü bir Turancı yapmıyorsa, Laiklik ve İnkılapçılık / Devrimcilik ilkelerinin varlığı da Atatürk’ü bir sosyalist yapmaz. Hatta dönemin hakim ideolojileri arasında Atatürk’e belki de en uzak olanı sosyalizm olabilir. Türkiye’deki sosyalist hareketler arasında, Atatürk doktrinini doğrudan eleştirenler olduğu kadar Atatürk’ün birçok reformunu olumlayanlar; onu sosyalist olmasa bile solun hedeflerini hayata geçiren bir kahraman olarak görenler de mevcuttur. Fakat Atatürk’e en büyük sevgiyi duyan sosyalistler bile, sınıf ve emek siyasetinin, onun döneminde gündemde olmadığını idrak edebilir. Kaldı ki sağ ideolojilere mensup olanlar Atatürk’ün siyasi kişiliğini anti-sosyalist bir söylemde rahatlıkla kullanabilir.

Öte yandan Atatürk’ün geleneği etrafında yapılan bir siyaset, sınıf siyasetine karşı olmak zorunda da değildir. Bilakis, Atatürk’ün modernleşme projesini toplumun temeli olan emek sınıfında yaymak, bu ilkeleri Türkiye toplumunda daha güçlü bir noktaya getirebilir.  Köy Enstitüleri gibi kurumların eksikliği bu noktada önemlidir. Köy Enstitülerini Cumhuriyet kurumları arasında en özel noktaya getiren şey, onların basit bir ideolojik eğitimin çok ötesinde, insanları çocuk yaşta yoksulluktan kurtararak kendi köylerini kalkındıracak öncüler hâline getirebilme kapasitesidir. Elbette buradaki kilit nokta, Atatürk’ün kurduğu CHP’nin hangi sosyal sınıfın çıkarlarını savunmaya endekslendiğidir. Köylüyü bilinçlendirerek onları ekonomik boyunduruktan kurtaracak genç aydınlar yetiştiren kurumlar, en çok 1940’ların CHP’si içerisine yerleşmiş toprak ağalarını korkutmuş olacak ki, Köy Enstitülerinin yok edilmesi süreci daha Demokrat Parti iktidara gelmeden bizzat CHP’li siyasetçiler eliyle başlatılmıştır. O yüzden, bugün “eski günlere dönelim” diyenler, eski günlerde hangi hataların hangi nedenlerle yapıldığını daha iyi anlayarak bazı siyasi hedeflerini gözden geçirmelidir. Sermayedar sınıfın AKP iktidarını ciddi boyutta desteklediği, daha doğrusu iktidarın ekonomiyi kendisine sadık sermayedarların egemenliği etrafında dizayn etmesi, CHP’ye emek sınıfına yönelmekten başka çare bırakmamaktadır.

Buna karşılık, Atatürk sosyalist olmadığı için sosyalistlerin ve sosyal demokratların bu partide siyaset yapmasını meşru bulmayan kişiler her dönem varolagelmiştir. Bu görüşlere karşı ortaya konulabilecek en güzel karşılık şudur ki; sırf CHP üyesi oldukları için 1960’larda ve 70’lerde sağcı militanlar ya da devlete bağlı güçler tarafından öldürülen, vücut bütünlüğü bozulan, hapis yatan, işkence gören, sürgün edilen, işlerinden atılan, hayatları yıkılan onbinlerce sosyalist gencin ödediği büyük bedel, CHP içinde sol siyasetin en büyük meşruiyet kaynağıdır. Bu büyük bedeli ödeyecek bir başka siyasi grup varolana kadar da sosyalistlerin hakkı CHP üzerinde hep yaşayacaktır.

Bugün bu bedelleri umursamadan, yalnızca 1930’lara referans veren ve 1970’leri hiçe sayan Ümit Kocasakal gibi partililer, belki de yalnızca altı ilkenin CHP’nin Türkiye’yi kurtarmasına yeterli olduğunu düşünebilir. Onlar için gelir adaleti ya da refahın hakça paylaşımı gibi kavramlar, “Altı Ok içerisinde bulunmamalarından dolayı” öncelik arzetmeyebilir. Fakat neoliberal düzen içinde yönetilen Türkiye’de ekonomik sorunların içerisinde boğulmakta olan bir toplumu dönüştürmenin yolu kendi döneminin şartlarına göre hazırlanan Atatürk ilkeleri arasında yoksa, sırf bu yüzden CHP’nin yeni değerleri savunmaması hangi gerekçeyle öne sürülebilir? Bugün Türkiye’de kredi kartı borçları ve haciz yüküyle ezilen dar gelirlilere, mahsülden kazandıkları para yaktıkları mazotu karşılamayan çiftçilere daha çok laiklik, ya da daha çok milliyetçilik vaat ederek iktidar hedeflemek ne kadra gerçekçidir? Üstelik AKP’nin, lideri Erdoğan’ın ağzından Atatürk geleneğiyle barış ilan ettiği, MHP ve İyi Parti’nin kendi söylemlerinde Atatürk’ü dillerinden düşürmediği bir dönemde CHP’nin topluma sunacağı Atatürk siyasetinin diğer partilerden daha başarılı olacağının garantisi ne olabilir?

 

Sayek – Böke’nin ve Cihaner’in Çizgisinden Atatürkçülük

CHP’yi Atatürk çizgisinden uzaklaşmakla suçlayanların hedefinde bugüne kadar en çok, parti içinde Atatürk ilkeleri dışındaki alanlarda siyaset yapan ya da yapmayı teklif eden siyasetçiler olmuştur.  Selin Sayek Böke ve İlhan Cihaner’in Gelecek İçin başlığıyla yaptığı sınıf siyaseti çağrısı, yaklaşan CHP Kurultayında karşılık bulduğu takdirde onlara yapılabilecek en kestirme saldırı, bu isimlerin CHP’ye ait olmadığı, onların CHP’ye ithal edildiği yönünde olacaktır. Bu noktada karşımıza iki önemli husus çıkabilir.

Bunlardan birincisi, bildirinin sahibi olan siyasetçilerin temsil ettiği toplum kesimleridir. Cumhuriyet rejiminin düşmanı olan FETÖ’nün en büyük mağdurlarından olan İlhan Cihaner, Cumhuriyet Savcısı sıfatıyla Atatürk’ün cumhuriyetine hizmet verdiği bir dönemde, cumhuriyetin kanunları bütün halkın gözü önünde açıkça ihlal edilerek hukuksuz bir şekilde görevinden alınmış, tutuklanmış ve yargılanmıştır. Başına gelenlerin sebebi ise, anayasasında laiklik ilkesi bulunan ülkesinde, bir dini cemaatin inanç sömürüsü yoluyla kanunsuz işler yaptığına dair iddiaları araştırmasıdır. Bunu herhangi bir dönemde değil, cemaatlerle uğraşmanın ağır bir bedeli olduğu dönemde yapmış, siyasi baskıya aldırmadan hukukun emrettiği şekilde hareket ettiği için hedef hâline gelmiştir. Özetle Atatürk’ün cumhuriyetinin, onun değerlerini korumak uğrunda bedel ödeyen bir bürokratı olan Cihaner’in CHP geleneğinde yeri olmadığını kim iddia edebilir? Kişisel hikâyesi cumhuriyetle bu kadar özdeş birinin, bugün sınıf siyaseti temelli bir gelecek hikâyesinin yazarlarından olması,  sınıf siyasetine CHP’de yer olmadığını iddia edenlerin fikirlerini rahatlıkla çürütecektir.

Yukarıda asgari ücret ve taşeron sistemiyle mücadele konusundaki katkılarına değinilen Selin Sayek Böke ise cumhuriyet geleneğinin birçok farklı öğesini temsil etmektedir. Fakat herşeyden önce, kadın haklarının öncüsü olmakla her fırsatta övünen, fakat kadın siyasetçileri maalesef yıllar boyunca geri plana iten; ilk kadın genel sekreterini bile ancak 2010 yılında göreve getiren CHP’nin, ilk kadın parti sözcüsü olmuştur. Yaptığı çalışmalarla uluslararası ödüller alarak ülkesini gururlandıran bir bilim insanıdır. Sadece doktorluk mesleğiyle değil, yöneticiliğini yaptığı Türk Tabipler Birliği’ne kattığı mesleki ve örgütsel değerle anılan Füsun Sayek’in kızıdır. Cumhuriyetin bir kadın ideali varsa, o ideali kusursuz bir şekilde temsil eden bir siyasetçidir. Dolayısıyla tıpkı Cihaner gibi o da, Atatürk idealleri bizzat varlığıyla temsil eden biridir ve bugün Türkiye’nin geleceğini emeğin kıymet gördüğü ve hakça mükafatlandırıldığı sınıf temelli siyasette görmektedir.

 

Erdoğan’ın Atatürkçülüğü Karşısında CHP’nin Geleceği

Yukarıda da değinildiği gibi CHP’nin, kendi parti siyasetini Atatürk ilkeleri ötesine taşımaması ve bu ilkelerin sınırları içerisinde tutarlı bir siyaset yapması, partinin varlığının devamı için bugün yeterli görülebilir. Fakat CHP için sınıf siyasetini vazgeçilmez kılacak bir başka unsur da, hızla dönüşen Türkiye’de, Atatürk’ün ve ona yüklenen anlamların da hızla değişiyor olmasıdır. Atatürk’ün geleneğini doğrudan eleştiren siyasal İslam geleneğinden yetişen Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugün Atatürk’ü olumlayan bir siyasi söyleme geçiş yapmıştır. Böylelikle oturduğu cumhurbaşkanlığı koltuğunda artan yetkileri için Atatürk üzerinden yeni bir meşruiyet kaynağına sahip olabilecektir. Bir hafta önce yaptığı bir konuşmada bunun sinyallerini sert bir biçimde vermiştir. CHP’nin, Türkiye’ye ait adalara Yunanistan’ın çıkarma yaptığı ve AKP hükümetinin sessiz kaldığı yönündeki iddiasına karşılık söylediği “CHP adaların faturasını AK Parti’ye kesiyor, tarihi dosyalar hazırlatıyorum, Lozan dahil olmak üzere kim nerede neyi vermiş hepsini milletime anlatacağımsözleri yeni bir dönemin habercisidir. Erdoğan bir cumhurbaşkanı olmanın ötesinde, geniş bir hayran kitlesi olduğu için söylem üretme gücüne sahip bir siyasi liderdir.

Erdoğan’ın Kemalist resmi tarih karşısında yeni bir resmi tarih yazdırması durumunda onun siyasi gücü, onun resmi tarih anlatısını eleştirmeyi zorlaştıracaktır. Erdoğan’ın CHP ile ilgili yazdıracağı alternatif tarih onun taraftarlarınca (ki bu şimdilik ülkenin yarısı anlamına geliyor) sorgulanmayacak geçerlilikte kabul edildiği ve büyük ihtimalle okul kitaplarına girdiği takdirde, buna karşı bilgi üretmek kolay olmayacaktır. Yeni resmi tarihle uzlaşmayan yerli ve yabancı bilimsel kaynaklar halka ulaşmayacağından siyasi anlamda Atatürk yeniden tanımlanacak ve AKP rahatlıkla “Atatürk’ün gerçek sahibi ve mirasçısı biziz” diyecektir. Bu iddiayı kabul etmeyenler için MHP ve İyi Parti’nin sunacağı alternatif Kemalist çizgiler de seçmen nezdinde itibar görebilir. Fakat Erdoğan’ın ağzından “Bakın CHP işte bu adaları sattı” şeklinde sözler çıktıktan sonra o iddiaları çürütmek için arka arkaya yapılacak çabalar beyhude kalacak, CHP bunlarla uğraşırken AKP kendi gündemini topluma kabul ettirecektir.

Özetle CHP Atatürk’ün partisidir, ama Atatürkçülüğe sahip çıkma iddiasındaki tek parti değildir ve iktidar da dahil diğer siyasi partiler kendilerini CHP’nin mirasına sahip olacak konumda görebilir. Bugün CHP taraftarı olduğu iddia edilen Halk TV’nin dahi saatlerce İyi Parti propagandası yaptığı bir dönemde CHP tabanını Atatürkçü değerler etrafında toplama iddiası ne kadar gerçekçi olabilir? Günün sonunda CHP, dört partinin de savunduğunu savunan ama seçmenlere, özellikle de sesini duyuramayan dar gelirli emekçilere diğer partilerden daha fazla bir şey  vaat edemeyen bir yapı hâline dönüşebilir. Nasıl MHP, bugün milliyetçiliğin asli sahibi olmasına rağmen kendisini milliyetçi olarak tanımlayan toplam seçmen oranından küçük bir payını alabiliyorsa, sistemdeki tüm partilerin Atatürk geleneği ile barışık olduğu bir yapıda CHP’nin de Atatürk geleneğinin asli sahibi olması bir anlam ifade etmeyecektir. Atatürk’ün hatırasını onurlandıran iki siyasetçinin de uyardığı üzere, CHP’nin varolabilme ve Türkiye’yi yönetebilmesi, partinin sınıf temelli sol siyasetin temsilcisi olmasıdır. Ancak böylelikle diğerlerinden özel, alternatifi olmayan bir siyasi parti haline gelebilir. O yüzden Sayek-Böke ve Cihaner’in bildirisi tekrar tekrar okunmalı ve insanlarla paylaşılmalıdır.

Yüksek lisans derecesini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Rusya Tarihi ve Araştırmaları Merkezinden almıştır. Bu dönemde Türkiye kültürel ve siyasi tarihinde Rus ve Komünizm karşıtlığı üzerine yaptığı çalışmaları daha sonrasında ODTÜ'de nefret söylemi ve Türk milliyetçi söyleminde "öteki algısı" konusunda geliştirmiştir. Doktora tezini Türkiye'de Anti-Semitizmin Kemalist ve İslamcı söylemlerdeki kıyaslaması üzerine hazırlamaktadır. Çalışma alanları alanları arasında siyasi tarih, ideoloji ve söylem, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, Yahudi karşıtlığı, Türkiye modernleşme tarihi ve "Türkiye kültür ve sanat tarihinde siyasi etkiler" bulunmaktadır. Hâlen siyasi danışman olarak görev yapmaktadır.

1 Yorum

  1. Ayten Aydn says:

    Yaziniz, -degindigi ince noktalarla ki tamamen katiliyorum,- ulkenin icinde bulundugu durumdan cikip bir aydinliga kavusmasinin ne kadar zor olacagini gosteriyor. Bir noktada degindiginiz gibi bu gaye ye de partilesme yoluyla gidilemecegi asikar. Mayasi bozulmus da olsa dogaya siginma be onu iyilestirme iyi bir yol olur. Yani kirsala donus hareketi gerek. Eski koy enstitulerini canlandirmak artik kendi basina zor (zira o surec dogmadan can-suyu kesildi) geriye belki bir tutanak olabilecek Devlet Uretme Ciftlikleri konusu var ve bir kivilcim olabili. Onun benzeri bir gelisim olarak eko-koyler ve hem de bilincli egitimli ve de kentte yasamis bilincli ve egitimli kisilerce temeli atilacak bir konu. Belki CHP kendi icinde bir donusum yaparak boyle bir hareketi gaye edinir ve bir birlige donusmesine ivme verebilirse sanirim insanlar biribirine baglanarak bir halkalanma yaratilabilir. Iste o zaman halkin kendisi kendine en uygun buldugu gibi kendini ve kendi cografyasina uygun olarak yurur ve buyur. Oyle bir buyumeyi de ici bos ve hatta aldatici, eblehlestirici stratejilerle kimse durduramaz. Sanirim ulkede epey kivilcim var ateslenmeyi bekliyor. Siz dahil. Iyi ylculuklar.

Düşüncenizi Paylaşın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.