Sahi, CHP Kimin Partisiydi? Askerlerin mi Yoldaşların mı?

Sahi, CHP Kimin Partisiydi? Askerlerin mi Yoldaşların mı?

FF4C856E-EA74-4480-A994-D55925401AA3 C5CD0D8C-AD58-4DE0-B986-DA477CB75289

 

Sahi, CHP Kimin Partisiydi? Askerlerin mi Yoldaşların mı? 

Türkiye’de hiç bir partide bu kadar yoğun yaşanmamış ve belki de yaşanmayacak bir mülkiyet tartışması, Cumhuriyet Halk Partisi’ni bugünlerde yeniden teslim aldı. İstanbul İl Başkanlığına sosyalist sol çevrelerin takdir ettiği Canan Kaftancıoğlu’nun seçilmesi, partinin Atatürkçü ama sol olmayan tabanında çok da sürpriz olmayan bir tepkiyi beraberinde getirmişti. Sürpriz olan; AKP Hükümetinin, hatta bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın da kendi arzu ettikleri CHP’li profiline uymayan Kaftancıoğlu’ndan rahatsızlık duyması ve ona ağır sözlerle yüklenmesi, üstelik sağ Atatürkçülerin bir kısmının da Erdoğan’ı alkışlamasıydı. Parti çizgisinin değişmemesi uğruna (mevzubahis İstanbul bile olsa tek il başkanının bütün partiyi ne ölçüde dönüştürebileceği de ayrı bir tartışma konusudur) kendi partilerinin en büyük rakibi olarak gördükleri Erdoğan’a bile itiraz etmeyecek noktaya gelen bu kişilerin refleksi, CHP’yi bir partiden çok cumhuriyetin kendisi kadar sahiplendiklerini göstermektedir. Bu sahipleniş, asla basit bir saplantıdan ibaret değildir, bilakis güçlü bir tutku ve inanca dayanır. Öyle ki, CHP’nin mevcut hükümete karşı en barışçıl ve en kanuni protestosu olan Adalet Yürüyüşü’nü küçümseyen Ümit Kocasakal, her olumsuz ihtimali göze alarak o yürüyüşe katılan CHP delegelerinin karşısında bugün büyük bir rahatlıkla çıkabiliyorsa, o partiyi kendi düşüncesine ait olanların şahsi malı olarak gördüğü açıktır. Eğer CHP’nin siyaseti yalnızca Atatürk’ün ulus devlet kurma projesine ve ülkenin güvenlik kaygılarına indirgenecekse, Kocasakal’a ve hatta Doğu Perinçek’e bile kimsenin itiraz etmeye hakkı olamaz. Peki CHP sol olmayan Kemalistlerin düşündüğü parti midir? Ya da bu parti olmakla mı yükümlüdür? Partinin gerçek sahipleri Sözcü ve Yeniçağ okurları mı, yoksa Cumhuriyet ve Birgün okurları mıdır? İkisi de mi? Yoksa hiçbiri mi?

 

CHP Sol Parti mi?

Türkiye’nin Siyasal Hayatı çalışmasında Metin Heper’in de dikkat çektiği üzere Türkiye’deki siyasi partilerin dünyadaki emsallerinden farkı, onların kuruluş biçimleridir. Avrupa’da siyasi partiler temsil ettikleri kitleler tarafından tabandan kurulurken Türkiye’de siyasi partiler hep üst yönetim yapısı içerisinde kurulmuş ve aşağıda taban aramışlardır. Bu açıdan sendikaların henüz büyük bir güce ulaşmadığı 1960’larda Türkiye İşçi Partisi’nin de akademisyenler tarafından kurulması şaşırtıcı değildir. Devletin Soğuk Savaş döneminde sol hareketlere karşı kendini konumlaması, alttan böyle bir hareketin doğma şansını biraz daha yok etmiştir. Devlet CHP’nin tek parti yönetimindeyken baskı gören Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel, Aziz Nesin gibi sosyalist aydınların yönelimi Demokrat Parti’ye doğru olsa da, DP de iktidara gelişinden itibaren sosyalistlere karşı aynı tavrı göstermiştir. Sadece Demokrat Partililerin mecliste Nazım Hikmet hakkında söyledikleri sözler bile onların selefleri CHP kadar sosyalizme düşman olduklarını anlamaya yetecektir.

CHP’nin kurulduğu döneme bakıldığında sağ mı sol mu olduğu konusu ise tartışmalıdır. Türk Sağı: Mitler, Fetişler Efsaneler derlemesinin giriş bölümünde Tanıl Bora, ilk dönem CHP’nin kendini merkez solda konumlandırdığını, dönemin kaynakları ve özellikle okul kitapları üzerinden anlatır. Fakat bu sol, bildiğimiz sosyalist sol değil, Fransız Devrimi’ndeki Jakoben hareketin merkez sol anlayışıdır. Bu anlayış, dini öğretilere karşı laik rasyonalist düşünceyi, dini kimlikle örgütlenen toplum yerine ulus kimliğini koymaktadır ki; birçok düşünürün de üzerinde uzlaştığı üzere Cumhuriyetin ilk dönem yöneticileri için büyük bir ilham kaynağıdır. Fakat Fransız Jakoben merkez solu, mülkiyetin toptan kalkması ya da sınıfsal eşitlik gibi nihai sosyalizan hedefleri içermemektedir.

Yine de Türkiye’de henüz filizlenme aşamasındaki sosyalist hareketin, 1930’larda ve 40’lardaki CHP içerisinde bile kendilerini yakın hissettikleri kişi ve unsurlar olmuştur. İşçilerin sendikal hakları gibi dertleri zinhar olmayan Atatürk CHP’sinin 1950’ye kadar gerçek anlamıyla sosyalist bir milletvekili belki olmamıştır ama Hasan Ali Yücel kadar aydınlanmacı bir milli eğitim bakanının olduğu, Köy Enstitüleri kadar toplumcu projelerin gerçekleştirildiği, dini taassuba karşı bilimsel ilerlemenin desteklendiği bir rejim sosyalistlerin en azından belli ideallerine cevap verebilmekte, yeni sosyalistlerin yetişeceği ortam sağlanmaktadır. Cumhuriyetin Halkevleri rejimin fikirlerini topluma taşımak amacıyla kurulmuş, fakat o Halkevlerinden rejime çok güçlü muhalefet yapacak aydınlar ve sanatçılar da yetişmiştir (Tarihin bir cilvesi olsa gerek bugün Halkevleri adıyla etkinliğe devam eden kuruluş, Kemalizmin değil, sosyalizmin savunusunu yapan bir sivil toplum örgütü olarak varlığını sürdürmektedir). Nasıl Abdülhamid’in yerli aydınlar yetiştirmek için açtığı okullar yirmi senede Abdülhamid’in en büyük düşmanlarını yetişdirdiyse, Cumhuriyetin eğitim kurumları da, İnönü’nün, Şükrü Saraçoğlu’nun, Recep Peker’in rejimine ileride muhalif olacak bir çok sosyalistin yetiştiği ocaklar olmuştur. Fakat Hasan Ali Yücel’in ve İsmail Hakkı Tonguç’un CHP’si, aynı zamanda Köy Enstitülerinin katili Reşat Şemsettin Sirer’in de CHP’sidir.

İlk CHP, bir ideolojinin değil, bir devlet doktrinin partisidir ve tek parti olarak içinde faşistinden sosyalistine, muhafazakârından liberaline envai çeşit fikri de barındırmıştır. Türkçülüğü göklere çıkaran da o CHP’dir, 1944’de Nihal Atsız ve kadrosunu yargılayan da aynı partidir. Necip Fazıl Kısakürek aynı partiden milletvekili olmak için uğraşmıştır. Türk sağının evvelden beridir çok sevdiği Peyami Safa da CHP’lidir. Günümüzün CHP’lileri istisnasız Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet hayranı olsa da o günkü CHP, Nazım Hikmet ve Kemal Tahir’i 12 yıl hapiste tutan, Sabiha ve Zekeriya Sertel’in yönetiminde Türkiye’nin tek sosyalist kitle gazetesi olarak çıkan Tan’ın matbaasını 1945’te kendi gençlik kollarına bastırarak yağmalatan; 1946’da Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinin Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Muzaffer Şerif Başoğlu ve daha nice sosyalist eğilimli birçok hocasını derdest ettiren; 1947’de ise Sabahattin Ali’nin öldürülmesiyle ilişkilendirilen partidir. Tabi Sabahattin Ali’nin kendisi de CHP’lidir, devrimin yediği binlerce kendi evladından sadece birisidir.

İdris Küçükömer’den Şerif Mardin’e miras kalan anlayış, CHP’yi devletin merkez otoritesinin sahibi olması nedeniyle sol değil, sağ bir yapı olarak tanımlar. Bu anlayış, cumhuriyetin aydınlanmacı ve modernleşmeci çizgisini biraz göz ardı ediyor olsa da, CHP’nin 1970’lere kadar sosyalizmle uzaktan yakından kurumsal bağı olmayan bir yapı olduğu gerçeğiyle çelişmez. Burada unutulan, biraz üvey evlat statüsünde olsa da aslında sol hareketlerin de CHP’nin modernleşme hareketinin çocukları olduğudur. CHP devletinin kurbanları olan Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali, eserlerinde ağaların, jandarmaların, vergi tahsildarlarının halka olan zulmünden bahseder; fakat onlar gibi hümanist ideallere sahip olarak Türkiye’nin dört bir yanına dağılan binlerce cumhuriyetçi öğretmene bir düşmanlıkları yoktur. Aynı CHP’nin ve aynı cumhuriyet devletinin farklı yüzleri vardır sadece. Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanını zulüm gördüğü rejime güzelleme için yazmadığı âşikar olduğu kadar, Yaşar Kemal’in de İnce Memed’de kimleri hedef aldığı açıktır. Adı geçen üç yazar da Cumhuriyetin eşitlikçi ve aydınlanmacı ideallerine aşık, Cumhuriyetin kadrolarına düşmandır. Cumhuriyetin yönetici kadrolarının eylemleri, Cumhuriyet idealleriyle uyuşmadığı sürece de bu çelişki devam edecektir.

Atatürk ilke ve devrimleri, birilerinin iddia ettiği gibi yalnızca CHP’ye ait bir hassasiyet olmamıştır. Devletin yönetimine geçen birçok parti bu ilkeleri yer yer CHP’den bile daha hararetli biçimde savunmuştur. CHP’den iktidarı devralan DP, Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkartan partidir. Üstelik DP’liler, Atatürk’ün kurduğu CHP’yi de henüz Atatürk’ün kadroları hayattayken Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığıyla defalarca suçlamıştır. 1950’lerde CHP ve DP’nin arasındaki ideolojik farklar da aslında çok sınırlıdır. Atatürk’ün iki ayrı başbakanının, sadece ekonomik görüşlerde ayrışan, diğer konularda hem fikir iki partisi olarak siyasette kalmışlardır. Fakat devir değiştikçe bu partiler de yeni ihtiyaçlara cevap vermek zorunda kalacaktır. 1960’larda işçi hakları ve toplumsal özgürlüklerin konuşulduğu bir ortamda CHP’nin önünde iki yol kalmıştır. Bölünerek küçülmek, ya da dönüşerek genişlemek.

 

İsmet İnönü’nün Partisini Kimler Onun Elinden Aldı?

Asırlık çınar İsmet Paşa 1972 yılındaki CHP kongresinde 88 yaşında genel başkanlık yarışı verirken yıllar içinde ne kadar yıprandığını ve değişim isteyenlerin ne kadar güçlü olduğunu herhalde kendisi de biliyordu. Sanırım bunun için kürsüde son çare olarak “Ya Bülent ya ben” diyerek artık mevzuyu bir kişisel hatır gönül meselesine kadar getirdi. Fakat onun hatırını sayanlar arasında bile birçok kişi oylarını Bülent Ecevit’e verecek Türkiye’de siyasetin akışını değiştireceklerdi.

Aslında İnönü, partisini Bülent Ecevit’in şahsiyetine değil, yedi yıldır mücadele ettiği bir parti içi sol  muhalefete kaybetmişti. İnönü 1960’ların başlarında Türkiye’de sadece yazan çizen çevrelerde değil, büyük kentlerde kümelenen işçi grupları arasında da filizlenen ve önce Kürt, Alevi ve Karadenizli köylülere, oradan belki memleketin bütün köylerine uzanabilecek bir sosyalist hareketin sinyalini de herkesten önce farketmişti elbette. Büyük imkansızlıklara rağmen Türkiye İşçi Partisi 1965 seçimlerinde 15 milletvekili çıkardığında ve bu onbeş kişi, 134 CHP’linin yapamadığı ölçüde Süleyman Demirel’in Adalet Partisi Hükümetini terlettiğinde, yılların akıllı siyasetçisi İnönü, birgün kendi partisinin kendi ayakları altından nasıl kayabileceğini büyük ihtimalle sezmişti. Tam da bu yüzden “Ortanın Solu” sloganını ortaya attı. O dönemde ne CHP’nin ne solcuları, ne de sol karşıtları çok yürekten benimsememiş gibiyi bu yönelimi; ama yılların İsmet Paşasının öylesine bir hamle yapmayacağının onlar da farkındaydı.

Türkiye İşçi Partisi (ya da Türkiye’nin gerçek İşçi Partisi) büyük antidemokratik baskılarla sindirilse de sol hareket Türkiye’de hız kesmedi. Sosyalizm 12 Mart Muhtırası döneminde CHP’nin kendi genç kadrolarınca da çoktan benimsenmeye başlanmıştı, ama partinin eski kadrolar bu genç kadrolarla ayrı dünyaları temsil ediyordu. İnönü ve etrafındaki merkez siyasetçileri, 12 Mart kabinelerine katıldıkları gün askeri vesayet altında hapsedilen, işkence gören, hayatları kaydırılan birçok CHP’li ile aslında gönül köprülerini atmışlardı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam kararları meclise geldiğinde CHP’nin sahibi biziz diyen eski sağ ekol evet derken, solu Türkiye için çare gören CHP’liler hayır diyordu. Parti içindeki ideolojik bölünmüşlüğün bedeli, sosyalist idealleri kadar Atatürk’ün mirasını da benimseyen, ona hürmeten Samsun’dan Ankara’ya adalet için yürüyen gençlerin hayatını kurtaramamak oldu. İşte bu kırgınlıklar da sonunda İsmet Paşa’yı kendi elleriyle kurduğu partisinin başkanlığından etti ve CHP yeni bir geleceğe yelken açtı. Yeni genel başkan Bülent Ecevit, CHP’nin kendi gönüldaşlarıyla dışarıdaki solcuları aynı çatı altında toplayacak ve CHP’ye Türkiye demokrasi tarihindeki ilk iki gerçek seçim zaferini 1974 ve 1977’de kazandıracaktı.

“CHP’nin ilkeleri bizimdir, ama biz komünist değiliz” diyenler ise kendi dertlerini Cumhuriyetçi Güven Partisi’nde (CGP) anlatmak için bu yoldan ayrıldılar. Bunların başında, Menderes Döneminde CHP’li olmanın bedelini çok ağır bir şekilde ödeyen Turhan Feyzioğlu da vardı. Herhalde kimse Feyzioğlu gibi birine CHP’ye ait değil diyemezdi, ama CHP değişen Türkiye ile başka bir CHP olduğunda Feyzioğlu ve arkadaşlarına da yol görünmüştü. Belki de ortada artık iki CHP vardı, ya da CHP mirasçılar arasında bölünmüştü. Bir grup Nazım Hikmet ya da Sabahattin Ali’nin tarafındaydı; öbürü ise onları yok etmeye çalışanların tarafında. İki evlat da kendi anne babasının daha öz evladı olduğu iddiasındaydı sadece.

 

“Yahu Bu Solcular, bu Aleviler, bu Kürtler ne ara CHP’ye gelmişti?”

Kitle partisi olarak muhafazakâr çoğunluğa karşı siyasetin yolu, farklı grupları bir arada tutabilmekti. Bu yüzden CHP de uzun zaman boyunca birbiriyle uyuşmayan siyasetçilerin mecburiyetten birlikte siyaset yaptığı bir parti oldu. Herkesin CHP’den beklentisi farklı oldu ama Atatürk’ü herkes kendi işine geldiği yorumlayarak CHP’deki varlığını meşrulaştırdı. İsteyen Atatürk’ü “büyük bozkurt” görüp CHP’de kaldı; isteyen ona “anti-emperyalist” diyerek içinden sosyalist bir kahraman çıkardı. Böylelikle milliyetçisiyle komünistiyle, devletçisiyle liberaliyle, müminiyle seküleriyle CHP hep bu kavga içinde oldu. Fakat zaman zaman da bir fraksiyonun sesinin öbürünü bastırdığı oluyordu.

1972 yılından bugüne her dönem sol siyaset yapmasa da kendine her dönem sol diyen CHP, yüzbinlerce sosyalistin siyaset kapısı oldu. Küçük fraksiyon partilerinde idealist siyaset yapmak yerine kitle siyasetiyle meclise girmek isteyen sosyalistlerin kapısı, o günden beridir CHP oldu. Sünni çoğunluğun baskılarına ve 1966’dan itibaren alenen gerçekleşen katliamlara karşı Aleviler, CHP’nin laikliğini sadece siyasi hakları için değil canları için de teminat görerek akın akın geldiler. Sınıf baskısı altında ezilen ve sosyalist fikirlere yakınlaşan Kürtlerin 1970’lerde CHP’ye, 1980’lerde SHP’ye verdiği oylarla parti, televizyonlardaki bütün seçim haritalarında güneydoğuyu kendi renklerine boyuyordu. Bunların hepsinden daha önemlisi 1970’lerden 1990’ların ortasına kadar kendini ezilenlerden görenler bu geleneğe geldi. Fabrika sahipleri Turgut Özal’a, Demirel’e, Türkeş’e oy verirken, işçiler Bülent Ecevit’e ve Erdal İnönü’ye oy verdi. 1991’de Ankara’ya yürüyen madenciler ve aileleri SHP’liydi. Altı ok, lüks arabalara dövme olarak yapıştırılmıyor, gecekondu duvarlarına beyaz boyalarla çiziliyordu. Önce Refah Partisi, sonra da AKP onları teslim alana kadar, ezilenlerin adresiydi CHP. Ürettiği siyasetle olmasa bile, temsil ettiği kitlelerle soldaydı. 1972’den 2002’ye kadar aslında ne SHP ne CHP, sola dair hiçbir gerçek dönüşüme vesile olamadı. Fakat sol kitle partilerinin gerek devlet baskısıyla, gerek Türkiye’nin toplumsal yapısının etkisiyle kurulamadığı bir ortamda solu temsil eden tek kitle partisi oldu. Yokluklar yüzünden CHP’ye İnce Memed’in torunları da oy verdi, düşmanları Abdi Ağa’nın ve Ali Safa Bey’in torunları da.

 

Bugünkü CHP Kimin Partisi?

12 Eylül döneminde devlet desteğiyle şahlanan muhafazakâr sağ, CHP ve SHP’nin yerine getiremediği vaatler dolayısıyla onlara kırgın olan kitlelerden oy aldıkça CHP’nin içinde sol idealleri savunacak kitle de 1990’larda erimeye başladı. Önce Kürt siyasal hareketinin CHP geleneği ile bağları koptu. SHP/CHP’yi iktidara taşıyan kitleler, partileri koalisyon ortağı olduğunda bile korunmadı. 1993 Sivas Katliamı, 1995 Gazi Mahallesi olayları ve akabinde yaşanan her felaket, yeniden CHP adını alan partinin bir başka başarısızlık hikâyesiyle sonuçlandı. En sonunda Deniz Baykal’ın usta (!) siyasetiyle CHP, 1999 yılında tarihinde ilk defa parlamento dışında kaldı.

2000’lerde neoliberal dünya düzeninin Türkiye’de yarattığı toplumsal dönüşüm, siyaseti, kurumları ve seçmenleri dönüştürdü. AKP’nin sosyal politikalara hız verdiği bir dönemde CHP, devletin yanlış ellere geçtiği fikrinden hareketle 1972 – 1995 arasındaki söyleminin tersine halkın partisinden, devletin kurucu ve kurtarıcı partisi olduğu söylemine geçti. AKP’nin merkez sağın muhafazakâr ve taşralı unsurlarını yutması sonrası burayı kendisi için sıcak bulamayan kentli orta sınıf kitlelerin katılımıyla CHP’nin çehresi 2000’lerin ortalarında büyük oranda değişti. Bugün AKP – MHP ittifakının da yaptığını o günlerde yapan Baykal CHP’si, tek siyasetini vatan ve milleti korumaya endekslemiş, eskiye göre daha homojen bir anlayışla adı sol, kendisi merkez bir yapı olarak 1930’lardaki kurumsal yapısına dönmeye başlamıştı. Tirajı hızla yükselen Sözcü Gazetesi, Tuncay Özkan’ın Kanaltürk’ü, Ulusal Kanal ve sonrasında kurulacak Halk TV de, ağırlıklı olarak AKP Hükümetinin Atatürk ilke ve inkılaplarına zarar verdiğine dair yaptıkları yayınlarıyla CHP kitlesini tek bir ideolojik mücadele alanına sabitledi. Bu durum CHP’yi taşralı seçmenden ve alt gelir gruplarından yavaş yavaş uzaklaştırmaya başladı.

2010 yılında Kemal Kılıçdaroğlu’nun Baykal’ın yerine geldiğinde partiye farklı siyasi ideolojilerden kişileri dahil etmesi, CHP’den ötelenen kitlelerce büyük bir umutla karşılanmıştı. Deniz Baykal ve Önder Sav yönetimi zamanında partiden ötelenen ne kadar şahsiyet, grup, ideolojik fikir varsa CHP’de bir kez daha kendilerine yer aradılar. Buradan sonra da tüm okuyucuların aşina olduğu bitmeyen ideolojik çekişmeler başladı. Fakat kavga bir türlü bitmedi. Kemal Kılıçdaroğlu, Muharrem İnce, Ümit Kocasakal, ya da herhangi bir başkası CHP’nin başına geldiğinde de bitecek gibi görünmüyor.

Bugünkü CHP gerçekte Canan Kaftancıoğlu’nu alkışlayanların mı, yoksa Ümit Kocasakal’ı alkışlayanların partisi midir diye sorulduğunda verilebilecek en iyi cevap aslında her ikisinin de bu partinin farklı gerekçelerle sahibi olduğudur.

İnce Memed romanındaki Ali Safa Bey’in resmettiği kitlelerin bugünkü temsilcisi olan Kocasakal:

  • Atatürk’ün ilkelerini değişmez bir metin olarak gören, güvenlikçi bir devlet anlayışı ve geleneksel ataerkil toplum düzeni sınırlarında savunan,
  • tek kimlikli ulus devlet modelini daha da güçlendirip Kürt meselesi konusunda reform yapılmasına karşı olan,
  • Türkiye’de belli sınıflardan ve kimliklerden insanların ezildiği fikrini abartılı bulan, içeride ve dışarıda her sorunun askeri güçle çözülebileceğine inanan,
  • Ermeni meselesi gibi konularda, devletin belirlediği görüş dışında akademik tartışma yapmayı vatan hainliği sayan,
  • Cinsiyet eşitsizliğinin sebebini laikliğin erozyonu ile ilişkilendiren,
  • Türkiye’nin iç ve dış düşmanların tehdidi altında olduğuna inanan,
  • Suriyeli mültecilerin ülkedeki varlığından büyük öfke duyan,
  • Siyasetçinin dini inancı ne olursa olsun, kamusal hayatta yediği içtiğinin İslam’a uygun görünmesi gerektiğini düşünen,
  • ve tabii ki sabahları Yılmaz Özdil’in Sözcü’deki baş yazılarını kaçırmayanların kahramanıdır.

O sosyal sınıftan gelmemesine rağmen bugün İnce Memed’in anlattığı insanların fikirlerini temsil eden Kaftancıoğlu ise:

  • Atatürk ilkelerini mutlak, değişmez bir metin olarak görmek yerine günümüz koşullarında yeniden yorumlamayı ve yeni bir toplumsal mutabakatın yolunu açmayı isteyen,
  • İnsanların kendilerini Türk, Kürt, Ermeni, Arap gibi kimliklerle ifade etmesinin Türkiye Cumhuriyetini yıkmayacağına, bilakis güçlendireceğine inanan,
  • Türkiye’de devlet ve toplumun kavga içinde olduğunu düşünen, kimlik ve mezhep ayrımcılığının çok derin olduğuna inanan, askeri çözümlere karşı olan,
  • Ermeni meselesi de dahil olmak üzere hiç bir meselenin milli bir tabu olmadığını düşünen ve konuşulabileceğine inanan,
  • Cinsiyet eşitsizliğinin çok derin boyutlu olduğunu ve kadınlara yönelik ayrımcılık dışında da başka başlıklar taşıdığına inanan,
  • Türkiye’nin iç–dış mihraklar yüzünden değil, kötü yönetim yüzünden gerilediğine inanan,
  • Suriyeli mültecilerin ülkedeki varlığından ve yaşadıklarından üzüntü duyan
  • Siyasetçilerin özel hayatlarında ne yediğini içtiğini umursamayan,
  • Sabahları Cumhuriyet ve Birgün okuyanların kahramanıdır.

 

CHP bugün birbiriyle uyuşmayan bu insanları hâlen aynı çatı altında barındırsa da ileride partinin iki mirasçısından birisinin mülke el koyacağı açıktır. Peki Erdoğan ve AKP’nin Canan Kaftancıoğlu’nu alkışlayanlardan bu kadar korkmasının sebebi ne olabilir? Sanırım buna verilecek en iyi cevap şudur: Kocasakal’ı alkışlayanların vatan–millet hassasiyetlerini savunan bir sürü parti zaten mevcuttur. Vatan bugün AKP seçmeni için de, İyi Parti seçmeni için de, MHP için de kutsaldır ve vatanı ihya etmek için uygulanacak yöntemler üç aşağı beş yukarı aynıdır. CHP de bu yolda hareket ettiği zaman “majestelerinin muhalefeti” de tek ses olacaktır. Herkes aynı hassasiyetleri aynı tonda konuştuğu, kimse yeni bir şey önermediği zaman Erdoğan’a oy veren kitlelerin desteği de her zaman en milliyetçi, her zaman en vatansever, her zaman en kalkınmacı olarak gördükleri Erdoğan’la kalacaktır. Kürt sorunu, PKK teröründen ibaret olarak görülüyor ve CHP de aynı şeyleri söylüyorsa, Erdoğan’dan fazlasını kim vadetmektedir? Bütün sorunumuz iç ve dış mihraklar ise CHP de aynı şeyleri söylüyorsa diğer parti başkanları Erdoğan’dan daha mı çok ülke dışından saldırı altındadır? Ermeni meselesi Türkiye’ye karşı basit bir kumpastan ibaretse hangi parti şimdiye Erdoğan’dan bir fazlasını ortaya koymuştur? Bugün Erdoğan Atatürk’ü “faşist – marksist çevrelere bırakmayacağım” dedikten sonra Atatürk’ü de sahiplenirse, o zaman Ümit Kocasakal yönetiminde bir CHP’yi Erdoğan’ın partisinden daha çekici kılan ne olacaktır? Fakat işler Kaftancıoğlu’nu alkışlayan kişilerin dediği gibiyse, o zaman bir kısmı CHP’ye hayatında oy vermemiş yüzbinlerce insanın dahi ileride, Erdoğan’ın söylediklerinden farklı şeyler söyleyen bir CHP’ye oy vermek için bazı sebepleri olabilir. Kaftancıoğlu’na bu kadar sert tepki vermesi de, Erdoğan’ın siyasi ortamı okuma becerisine ne kadar çok sahip olduğunu göstermektedir. O yüzden de bugün sadece kendi partisinin değil, CHP’nin gerçek sahibinin kim olduğu da Erdoğan’ı yakından ilgilendirir.

 

 

 

 

 

Yüksek lisans derecesini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Rusya Tarihi ve Araştırmaları Merkezinden almıştır. Bu dönemde Türkiye kültürel ve siyasi tarihinde Rus ve Komünizm karşıtlığı üzerine yaptığı çalışmaları daha sonrasında ODTÜ'de nefret söylemi ve Türk milliyetçi söyleminde "öteki algısı" konusunda geliştirmiştir. Doktora tezini Türkiye'de Anti-Semitizmin Kemalist ve İslamcı söylemlerdeki kıyaslaması üzerine hazırlamaktadır. Çalışma alanları alanları arasında siyasi tarih, ideoloji ve söylem, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, Yahudi karşıtlığı, Türkiye modernleşme tarihi ve "Türkiye kültür ve sanat tarihinde siyasi etkiler" bulunmaktadır. Hâlen siyasi danışman olarak görev yapmaktadır.

11 Yorum

  1. Sinan KAYALIGİL says:

    Doğru tahlil.

    “Erdoğan’ın söylediklerinden farklı şeyler söyleyen” ve “AKP’nin parti etkinliği siyasetinde yaptıklarından farklı şeyler yapan”.. Bunlar ülkede kitlesel oy verme eğiliminde temel değişiklik nedenleri olabilir.
    Yoksa bazılarının sandığı gibi, “Sesini çıkarmadan, daha çok çalışıp, her saat koşturarak, siyasi pazarlamacı zihniyetiyle, seçmenin kapısının önünde ona dokunmak” değil.

    • Nazım Arda Çağdaş says:

      Hocam, yazımı sizin okuduğunuzu görmek beni fazlasıyla onurlandırdı. Nazik övgünüz için çok teşekkür ederim.

  2. Ayten Aydn says:

    Guzel ve derin bir degerlendirme. CHP nin varlik nedenini iyi anlamak isteyen herkes icin faydali bir degerlendirme olmus. Ben sahsen bu iki muhtemel aday arasinda konuya,
    –partili, yani tarafli olarak gorunse de–, daha yukaridan bakarak, bir girisim yapan Kaftanoglu nu alkislayanlar arasinda buldum kendimi. Ataturk’un o zamanki degerlendirmelerinin guncellestirilerek ele alinmasi babinda Kaftanoglu daha gercekci ve olumlu geldi bana. Ancak ‘Arena’ da kuller arasinda baska kivilcimlar ve ufukta da baska yildizlar da olabilir.

  3. Salih ÇAYIR says:

    Realiteden uzak felsefi bir değerlendirme. Halkın arasına girmeden, onların hissiyatlarını düşüncelerini anlamadan yapılan değerlendirme gerçekçilikten uzak kalacaktır. Son dönemi ele alacak olursak; soft muhalefet yaratarak ABD’ nin ılımlı İslam devletine giden yolu açmak için Baykal’a kumpas kurarak getirilen KK’ nın kime hizmet ettiğini sorgulamak gerekir. Fetö-PKK-Ermeni taraftarlarını partiye ve yönetime koyarken ulusalcı/vatansever kişilerin partiden ve yönetimden uzaklaştırılmasının amacı nedir? Partinin asli yörüngesinden uzaklaştığını neredeyse ABD’ nin partisi haline geldiğini görmek için kahin olmaya gerek yok sanırım. Unutmamak gerekir ki CHP Türkiye Cumhuriyeti’ ndeki bir partidir. Dolayısıyla parti felsefesi ve değerleri bu devleti korumak ve yüceltmek üzerine olmalıdır. Eleştirilen Ümit Kocasakal tam da bu çerçevede görüş ve ilkelere sahiptir. Atatürk ilkelerinin değişmezliği konusunda ise; bazı görüş ve değerler evrensel ise tarihin hangi döneminde olursa olsun geçerliliğini korur. Bu yazınıza daha geniş cevap vermek isterdim fakat zamanım yeterli olmadığından ve sıkıcı olmak istemediğimden damlalar halinde bir şeyler yazmak istedim. Sahadan yani halkın içinden biri olarak bu teşhis ve tespitleri yapıyorum. Çalışmalarınızda farklı bir ses olarak istişare yapmak isterseniz yardımcı olabilirim.

    • Nazım Arda Çağdaş says:

      Salih Bey, birincisi ortada felsefi kuramlar değil, pratik siyasete dayalı tespitler var. Ben CHP hangi ideolojiyi savunmalıdır demiyorum. Geçmişte neler bu çatı altında savunuldu; bugün ise hangi fraksiyon hükümetin arkasına takılıyor, hangi fraksiyon farklı konuşuyor onu sorguluyorum.

      İkincisi benim sahada hiç çalışmadığıma, Anadolu’daki kasabaları köyleri görmediğime ve onların siyasete, özellikle de CHP’ye bakışına dair hiç bir gözlem yapmadığıma dair kanıya hangi cümleme dayanarak ulaştınız? Samimiyetle merak ediyorum.

      Üçüncüsü, yazdığım herşey tarihsel gerçekliğe dayanan ve kanıtlanabilecek şeyler. Siz ise neresinden tutsak elimizde kalacak, A Haber tarzı müphem argümanlar üzerinden eleştiri yapıyorsunuz. “Kaset komplosu kurulmuş, bilmem neymiş” Orada mıydınız, birşeye mi şahit oldunuz? Bildiğiniz gördüğünüz bir şey varsa yazın bütün Türkiye aydınlansın… İddianıza göre CHP Amerikan güdümüne girmiş. Eğer öyleyse hangi Amerikan politikasının Türkiye savunuculuğunu yapmış bugüne kadar? Büyük Ortadoğu Projesini mi savunmuş, Kürecik radarını Malatya’ya CHP mi kurdurtmuş

      Sıkıcı olma kaygısından ziyade, bu kadar kocaman laflar ettikten sonra altını doldurabilecek şeyler ortaya koyma kaygısında olmanizı dilerim.

    • Nazım Arda Çağdaş says:

      Ek olarak şunu yazayım. Madem kendinizi ulusalcı kanatta görüyorsunuz. Kılıçdaroğlu’nu kendinize yakın bulmuyorsanız partinin kendi öz evladı olan Muharrem İnce’yi de destekleyebilirsiniz o zaman. Parti Genel Başkanı 450 kilometre yürürken, o da yalnız bırakmadı. Aslanlar gibi yürüdü en büyük rakibiyle birlikte. Kocasakal gibi oturduğu koltuktan yürüyüşteki insanları aşağılayan yorumlarla Erdoğan’a isteyerek ya da istemeyerek hizmet edenlere haketmedikleri kıymeti neden veriyorsunuz?

      • celal ilhan says:

        Uzun sözün kısası, Atatürkçü, altı oku benimseyen, gerçekten demokrat bir lider gerekiyor CHP’ye.
        Kocasakal, İnce ya da bir başkası.
        Kılıçtaroğlu’yla muhalefet yapmanın ötesine geçemeyeceğimizi görelim artık.

  4. Mustafa Kemal Gültekin says:

    Sınıf ve üretim ilişkilerinden yoksun olunca siyasal tarih tepesitaklak duruyor. Türkiye’de kapitalizmin gelişimi ve devletçiliğimiz atlanarak CHP analiz edilemez. Yoğun çabanızı bir de bu açıdan değerlendirmenizi tavsiye ederim.Selamlar.Kaynak; Kıvılcımlı -Türkiye ‘de Kapitalizmin Gelişimi ve 27 Mayıs ile Ortamın Solu Küçük üretmelerimiz yazıları.

    • Mustafa Kemal Bey;

      Yapıcı yorumunuz için teşekkür ederim. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1960’ların sol çelişkisini anlatan eseri 1965’e kadar olan CHP’yi anlamak için kesinlikle çok iyi bir kaynak; fakat üretim araçlarının Adalet Partisi güdümlü muhafazakâr sağ burjuvaziye geçişi sonrası CHP’nin 1970’lerdeki mecburi dönüşümünü görmeye maalesef kendisinin de ömrü yetmedi. Sınıf çatışması ışığında CHP’nin tarihi üzerine bana gelene kadar öyle çok şey yazıldı ki. Üstelik Türk ve yabancı akademisyenlerce bu konuda özellikle yabancı dilde de birçok birçok eser verildi. CHP tarihinin sınıf çatışması üzerinden analizi -değil 2000 kelimelik bir makale- bir doktora tezine dahi sığmayacak kadar büyük.

      Ben konuya daha ince ayrıntılarda değinmeye çalıştım. Özellikle 1930’lardaki tek parti CHP’sinin işçi hakları konusundaki katı anti-sosyalist tutumunu ve bunun 1970’lerin CHP’si ile yarattığı tezatı hatırlatmamın sebebi de buydu. Fakat siyasi partilerin, yukarıda da değindiğim üzere, toplumsal taban tarafından değil, üst yapı eliyle kurulduğu bir düzende alttaki sınıfın tercihlerini belirleyen şey, yine üst yapının kendi yönelimleri oluyor. Biz de CHP kimin sahibi diye sorduğumuzda, sosyal demokrat ve sol liberal burjuvazinin mi, yoksa sağ milliyetçi Kemalist burjuvazinin mi partinin fikir yapısını belirleyeceğinin peşindeyiz. Bunun dışında Türkiye’de bütün partiler burjuva sınıfına ait. Kendi içinde bir miktar toprak mülkiyeti burjuvazisi bulunan HDP bile bu durumun dışında değil. Hatta belki de devlet aygıtının karşısında güçsüz kalışının temelinde arkasındaki Kürt burjuvazisinin zayıflığı, ya da büyük Kürt burjuvazisinin AKP yanlılığı var. Velhasıl, tek bir sınıfın kendi içindeki çatışmasını yazarken, ekstra sınıf çatışmasına girmeyi gerekli görmedim.

      Sınıf çatışması (ya da sınıf ittifakı) bazında değerlendirmelerimi, muhalefetteki CHP değil, iktidardaki Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerine önceki yıllarda yapmıştım. Beğeninize sunarım

      http://yeniarayis.com/genel/2015/11/recep-bonapartein-18-brumairei/
      http://yeniarayis.com/siyaset-ve-hukuk/2016/08/recep-bonapartein-18-brumairei-2/

Düşüncenizi Paylaşın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.