“Kahrolsun İstibdat, Yaşasın Hürriyet” Neden Hâlâ Güncel?

“Kahrolsun İstibdat, Yaşasın Hürriyet” Neden Hâlâ Güncel?

Cumhuriyet gazetesi davasındaki hukuk katliamı ve özellikle Ahmet Şık’ın efsanevi savunmasının finali II. Abdülhamid’e karşı Jön Türk muhalefetinin unutulmaz sloganını yeniden gündeme getirdi: “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!”. Bu slogan ajitatif gücü kadar tarihi semantik yükü ve temsil ettiği toplumsal mücadele anlayışı itibariyle de önemlidir.

Bu sloganın adliye koridorlarında, şehir meydanlarında yüzyılı aşkın zaman sonra yankılanması kendiliğinden olmuş bir gelişme değildir, zira her toplum yeni bir sorunla boğuşurken geçmişe dönüp eski tecrübelere bakar. Toplumların kolektif hafızaları vardır: Nasıl 1960 baharındaki 28-29 Nisan öğrenci gösterilerinde bir asır öncenin Plevne Marşı Beyazıt meydanında söylendiyse, nasıl 1968’in öğrenci hareketi yüzyıllar sonra yeniden hatırlanan Pir Sultan Abdal nefeslerini benimsediyse, aşağı yukarı bir senedir de “kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” sloganı neo-hamidiye rejimine karşı ilhamını tarihten alan bir direniş parolası olmuştur. (Bu sloganı üniversite kampüslerinde yaygınlaştıran Fikir Kulüpleri Federasyonu ve Öğrenci Kolektifleri’ni burada anmayı borç bilirim.)

Bu kolektif hafıza unsuru toplumumuzun tarihsel antagonizmalarından birini yansıtıyor: Hürriyet ile istibdadın çatışması. 1908 yazında Balkanlardan, Makedonya dağlarından bir özgürlük çığlığı yükselmiş, bu çığlığın ardındaki –sadece İttihat ve Terakki’den ibaret sayılamayacak– Osmanlı İmparatorluğu’nun ilerici güçleri II. Abdülhamid’in baskıcı idaresini sona erdirmiş, 1908 devrimini gerçekleştirmişlerdi. Bu olay elbette ki dönemin uluslararası konjonktüründen bağımsız değildir: Kuzey komşumuz Rusya 1905’te, doğu komşumuz İran 1906’da meşruti monarşileri getiren devrimlerini gerçekleşmiş, II. Nikolay ile Muzaffereddin Şah’ın otokratik rejimlerini sınırlayacak parlamentolar oluşmuştu.

Türkiye 1908’den 2017’ye çok şey görüp geçirdi, bir dünya savaşı, bir ulusal kurtuluş savaşı, darbeler, iç çatışmalar yaşadı. Fakat gerici bir neo-hamidiye rejimi asla kök salamadı. Ta ki son yıllara kadar. Bugünkü olağanüstü hal rejimiyle II. Abdülhamid devrinde anayasanın serencamı benzerlikler taşıyor. 1878 Şubatında 1876 Kanun-u Esasi’si askıya alındı, hükümleri uygulanmamaya başladı, meclis fiilen dağıtıldı, ama bu anayasa hiçbir zaman resmen yürürlükten kalkmadı, devlet salnamelerinde bile her yıl yayımlanıyordu. Yani II. Abdülhamid’in istibdat rejimi de facto karakterdeydi.

Kaldı ki, bir açıdan hakkını teslim etmek gerekir; müstebit II. Abdülhamid bile kız okulları açtı, modern tarımın yaygınlaşmasını destekledi ve kendi ideolojik sınırları içinde imparatorluğun modernleşmesi için çaba harcadı, oysa devrimizin müstebitleri içinde modernleşme ve kadınlar olan her şeyden nefret ediyorlar. Ülke içinde iktidar olsalar dahi çağdaş dünyaya karşı bir kasaba muhalefeti niteliği taşıyorlar.
Fakat tarih devam ediyor: Bugünkü Türkiye bir toplumsal uyanış çağını bir kuşak değişimiyle birlikte yaşamaktadır. 2013’ten, Gezi direnişinden itibaren yeni bir ivme kazanan gençlik muhalefeti politikada da değişimi zorlamakta, siyasette son 30 yılın konvansiyonlarını yıkarken, birçok açıdan Jön Türk hareketiyle koşutluk içinde olan yeni bir toplumsal muhalefet cenahı oluşturmaktadır. İslamofaşist “Yeni Türkiye” demagojisinin karşısında dünyalı bir “Genç Türkiye” hakikati belirmektedir.

Nedir bu Genç Türk muhalefeti? Ana hatlarıyla dünyalıdır, solcudur, ilericidir. Özgürlükçü, çoğulcu, sosyal adaletçidir. OHAL rejimine, kurumsallaşmış kanunsuzluğa karşı Türkiye’nin tekrar normal bir demokrasi, uluslararası itibarını yeniden kazanmış bir hukuk devleti olmasını savunmaktadır. Kısacası yeni bir Jön Türk hareketi 2013’ten beri belirmiştir, fakat henüz ana akım siyasete yansımamıştır. Ancak Gezi’de, 2015 Haziran seçimlerinde, 2017 referandumunda kullanılan argümanlarda bir Jön Türk tavrını, izlerini görmek olasıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi başta olmak üzere tüm muhalefet partileri bu yeni toplumsal dalgayı doğru okumaya, hatta içermeye mecburdur. Cumhuriyet Halk Partisi’ni en başta saymamın sebebi, böyle bir nehrin doğal yatağı olmasıdır. CHP herhangi bir siyasal parti değildir, son iki yüzyılımızın tüm ilerici hareketlerinin, Tanzimat’ın, Jön Türkler’in, 1908’in, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin, Kuvayı Milliye’nin, 1961 Anayasasının, Ortanın Solu’nun, 1970’ler solunun, SODEP ve SHP’nin mirasçısıdır. Bu olağanüstü zengin bir mirastır, başka varisi de yoktur.

Cumhuriyet davası semboliktir. “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” sloganı semboliktir. Bunlar neo-hamidiye rejiminin karşısında yarınki Türkiye’yi şekillendirecek yeni muhalefet paradigmasının ana hatlarını gösteren sembollerdir.

İtalyan Lisesi’ni bitirdi, Doğuş Üniversitesi’nde burslu olarak Uluslararası İlişkiler okudu, École des hautes études en sciences sociales’de (EHESS) tarih yüksek lisansı yaptı, halen EHESS ve Boğaziçi Üniversitesi’nde Bizans tarihi alanındaki doktorasını sürdürmektedir. Akademik çalışmaları haricinde edebiyat ve sinema üzerine çok sayıda makale ve eleştiri yazısı yayımlanan Tirali, Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) yönetim kurulu üyesidir.

1 Yorum

  1. Sinan Kayalıgil says:

    80’lere kadar hürriyet için gelişen bütün ‘genç’ hareketleri kendilerine önce siyaseti hedef seçtiler. Partileştiler, ama resmi ama yer altı; dernekleştiler, ama ufak ama iri; halkla teması hiç ıskalamadılar, ama tuttu ama tam tutmadı.

    Arada ne oldu bilinmez, herhalde yepyeni, ayrık bir kuşak olmakla o siyasetçi gelenekten kopuldu, Gezi ile hareketlenildi evet, ama siyasetle yabancılaşmayı asla aşamadı gibi geliyor.

Düşüncenizi Paylaşın