Korku Siyasetinin Karşısındaki Cesaret Siyaseti

Korku Siyasetinin Karşısındaki Cesaret Siyaseti

Hayır, birbiri ardına patlatılan “referandum sonucu” analizlerinden birini daha okumayacaksınız. Ya da bundan sonra bizi nelerin beklediğini. Zira durum karışık. En deneyimli siyasetçiler bile önümüzdeki iki sene ne olacağına dair ağızlarında top çeviriyor. Ama “hayırcı” bir siyaset iletişimci olarak “muhalif siyaset nereye evrilmeli?” diyorsanız o konuda netim: siyasi cesarete.

Hemen açıklayayım; görebilene 16 Nisan referandumu muhalefete beraberinde yepyeni bir siyaset dinamiği getirdi. Her ne kadar ortada aynı figürleri görsek de Gezi’den sonra ortaya çıkan dinamik “hayırcı” kitle, siyaseti de şekillendirecek. Şimdilik görmeseler de sonucunu hiç kabullenemeyeceğimiz %49’luk “hayırcı” kitle muhalefete cesur olmayı da öğretecek. Siyaset iletişiminin böyle güzel tarafları vardır; seçmenin talebini gören kazanır. Şu ana kadar muhalefet göremedi ama neyse ki muhalefetin rahatsız olduğu kendi iç dinamiği gördü.

Günümüzün önemli siyaset bilimcilerinden Richard Avramenko, Cesaret: Yaşam ve Uzantılarının Siyaseti adlı kitabında bir paradoks olarak gördüğü siyasi cesareti “insanların bireysel, izole ve maddesel varoluşlarından kopuş” olarak açıklar. Ona göre siyasi cesaret kolektif bir hayat kurmanın olmazsa olmazı, hatta ilk şartı. Avramenko, özellikle “hayatımızı ve onun uzantılarını” birbirimiz için riske attığımızda aslında aynı zamanda önemsediğimiz kitleyi bir arada tutan bağı da kuvvetlendirdiğimizi anlatır. Ancak paradoksal olarak insanların bağlarını kuvvetlendiren o cesaret denen şey, bizi aynı zamanda “bölme” kudretine de sahiptir, ya da o algıyı yaratabilir; çünkü “cesaret” geleneksel olarak “saldırgan, ayrılıkçı ve kaba” olarak algılanabilir. Sıklıkla, cesaretin karşısında duranlar bu özellikleriyle yok ederler.

Yaşadıklarımız ve gördüklerimiz tam da bundan ibaret.

Muhalefetin içindeki sesler ayrıştırıcı mı, yoksa seçmen talebinin yansıması mı?

Hemen referandum sonrası muhalefetin üst yönetiminde gerçekleşen istifalar, Genel Merkezin siyaset biçimine yapılan itirazlar, arkasından başlatılan disiplin süreçleri tam da bu soruyu gündeme getiriyor: Bundan sonra cesur mu olacağız, korkak mı? Cesaret siyaseti mi yenecek, korku siyaseti mi?

Siyasetçi, korkunun doğası gereği her hareketi yönetme üstünlüğüne sahip olduğunu fark ettiğinde kaçınılmaz olarak kullanmak ister; işe yaradığını çok çabuk anlar çünkü. “Kötümser siyaset” dediğimiz olgu tam da bu korkunun sonucunda ortaya çıkar. Son ABD seçimlerinde Trump’a oy verenlerin önemli bir bölümünün, ülkenin geleceğiyle ilgili kötümser olanlardan oluşması çok da sürpriz değildir aslında. O ve benzerlerinin yarattığı “korku ikliminin” muhalefet tarafından benimsendiğini görmektir esas şaşırtıcı olan.

Bunun için muktedirin sıklıkla cazibesine karşı duramadığı bir güçtür korku siyaseti yapmak. “Karşı tarafın” usulca yol almasını engellemenin en kısa yoludur. Muhalifinin hassasiyetlerini bilen “korku salıcı” o zihniyeti kullandığında tepki almayacağını düşünür, ama aynı zamanda varoluşundan kaynaklanan toleransı kaybettiğini göremez. Onu kaybedince de seçmeniyle, aslında onu var eden seçmenle bağlarını kopartır. Çünkü artık kendi kullandığı retorikle çıkan sesleri susturmaya odaklanmıştır.

Oysa bir siyaset iletişimcisi açısından kullanılan dil ve üslup, yapılan siyasetin başarısının bir miktarını belirler. Önemli bir miktarını ama… Cesareti de en kolay bu noktadan hissedebilir seçmen. Tavrını ona göre belli eder. Elini taşın altına koyan seçmen mesela, elini taşın altına koyan siyasetçi bekler. Mesela patronundan, kocasından veya mahalle baskısından korkmayıp Hayır’ı basmış biri, “ama sokakta silahlı adamlar vardı, o yüzden senin hakkını koruyamadım”dan korkmaz. Seninle bağını koparır. Mesela Kürtçü derler diye korktuğun için dokunulmazlıklara evet dediğini hemen anlar seçmen. “Saray yine bize komplo yapıyor” hezeyanı senin seçmenini korkutmaya yetmez.

Tıpkı siyasi kariyerlerini, seçmenin vicdanını seslendirdikleri için tehlikeye atanları “kapının önüne koyarım” cümlesinin korkutmayacağı gibi.
Çünkü seçmen vicdanının sesini, kulağını sokağa verenler duyar.

Ve ne yazık ki o seslerin kaynağı “sokak” olduğu için o sesler bitmez.

Tam da bu yüzden sokak siyaseti bilen daima öne geçer. Çünkü sokakta korku yoktur, cesaret vardır.

Bundan sonra kazanılacak bir seçim kaldıysa onu cesaret siyaseti yapanlar kazanacaktır.

Eski bir siyasetçinin bir zamanlar pek de güzel söylediği gibi: “Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir.”

Hikâye, her zaman cesaret siyasetini başlatanların zaferiyle sonuçlanır.

“Sokağa çıkanların yanında değiliz” diyenlere cesurca duyurulur.

Boğaziçi Üniversitesi ve ABD Emerson College’da siyaset iletişimi konusunda yüksek lisansını yaptı. Kültür Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi ve en son olarak Boğaziçi Üniversitesi'nde siyaset iletişimi dersleri verdi. 7 Haziran 2015 seçimlerinde CHP Milletvekili adayı oldu. Halen Medyascope TV'de kadın hakları üzerine program yapmaktadır. Kadın Siyaset Merkezi (KASİMER) kurucusu olup kadının siyasete katılımı konusunda çalışmalar yapmaktadır. Association For Women's Rights Development (AWID) üyesidir.

1 Yorum

  1. Sinan Kayalıgil says:

    Namusluların cesaretli olması gerektiğini 50 yıl önce söylemiş bir büyüğe katılmamak elde mi?

Düşüncenizi Paylaşın