Trump Kapıdan Baktırdı, Kazma Kürek Yaktırdı

Trump Kapıdan Baktırdı, Kazma Kürek Yaktırdı

Washington’a henüz kış gelmese de, Trump’ın oval ofise yerleşmesi henüz takvimlerde sayılı yapraklara denk gelmiş olmasına rağmen Amerika’nın başkentinde yaşanan keskin rüzgârlı ve fırtınalı politik atmosfer tüm ülkeyi sarmış gibi görünüyor. Bitmeyen protestolar, Trump’ın siyasi alanda atmış olduğu tüm adımlar, en son çokça ses getiren ve medyada “Müslüman Yasağı” olarak öne çıkan uygulamalardan sonra Trump ile ilgili var olan kaygı ve endişelere yenileri eklenmiş durumda.

Amerika’da gündem her zamankinden çok daha yoğun diyebiliriz. Yeni başkanın her adımı, attığı her “tweet” ve her açıklama günün manşeti oluyor. Trump’ın sözleri ve eylemleri sadece ulusal medyanın değil, uluslararası toplumun ve uluslararası medyanın da gündeminde. Amerikan başkanı teamüllerin dışında, beklenmedik ve öngörülemeyen icraatlarıyla tepkileri ve dikkati üzerine çekmeye devam ediyor. Peki, kısaca son iki haftada neler yaşanmış ve halkın bu yaşananlara tepkisi neler olmuş bunlara yakından bakalım.

Trumplı Amerika’nın ilk haftasına elbette başkanın yemin töreni ve hemen ardından gerçekleştirilen Kadınlar Yürüyüşü damgasını vurdu. Bu kalabalıkların ortaya çıkardığı iki farklı resim iki farklı Amerika’yı temsil ediyordu ve son yıllarda iyice kutuplaşan Amerikan toplumunun bir yansıması olarak değerlendirildi.

Donald Trump’ın başkanlık için yemin ettiği sıralarda özellikle Washington’da küçük gruplar halindeki protestolar devam etti. Barışçıl yürüyüşlerin yanı sıra belki de burada daha önce hiç görülmeyen manzaralara da tanık olundu. Bir limuzinin yakılması, bankaların, kafelerin taşlanması gibi olaylar yaşanırken polisle göstericiler pek çok kez karşı karşıya geldi ve polis iki yüzden fazla kişiyi gözaltına aldı. Yemin töreninin hemen ardından “biz kaç kişiyiz?” tadında bir tartışma başladı. Trump karşıtları Trump’ın yemin törenine diğer başkanlık yemin törenlerine nazaran daha az kişinin katıldığını savunurken, Donald Trump ise yemin törenine 1 ila 1,5 milyon kişinin katıldığını iddia etti.

Trump’ın yemin töreninin hemen ertesi günü çok önceden planlanarak hazırlanan Kadınlar Yürüyüşü kapsamında Amerika’nın pek çok eyaletinden yola çıkan kadınlar Washington’ın sokaklarını mesken tuttu. Kadın Yürüyüşü Hareketi, protestolardan sonra yayınladığı duyuruyla bu protestoların tek günlük bir eylem olmadığını ve protestonun ötesinde de Trump’ın başkanlığının ilk yüz günü boyunca bu örgütlenmenin farklı eylemlerle büyüyerek devam edeceğini duyurdu. Keza geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen ve Müslüman Yasağı’nı protesto eden kitleler içerisinde kadınlar yürüyüşünün temsilcileri de bulunuyordu. Aslında bu hareketi çok parçalı bir toplumsal muhalefet olarak tanımlamak mümkün. Hareketi oluşturan gruplar insan hakları, demokrasi, özgürlükten yana ve ayrımcılığa karşı seslerini duyurmak için bu platform şemsiyesi altında yer alıyorlar.

Bu hareketi özellikle Obama’nın ikinci döneminde daha fazla ön plana çıkarak güçlenen, Kongre’ye temsilciler gönderen ve Cumhuriyetçi Parti’yi bir anlamda daha sağcı bir çizgiye oturtan, ismini 18. Yüzyılda Boston’da gerçekleşen “Tea Party” (Çay Partisi) olayından alan hareket ile yöntem bakımından benzeştirenler var. Çay Partisi hareketi kadın hareketine göre çok çok daha küçük bir grupla yola çıkmış olmasına rağmen epey ses getirdi ve siyasette belirleyici bir rol oynayabildi. Buradan yola çıkarak kadın hareketinin de aynı şekilde örgütlenerek ve tartışmalara yön vererek önümüzdeki yıllarda Cumhuriyetçi kongre içerisinde sesini duyurabileceğini savunanlar var.

Peki, bu ve benzeri hareketler dünyadaki otoriter ve eşitsiz düzenden rahatsız olan kitleleri bir araya getiren bir dalga yaratabilecek mi? Elbette temel görüş bu tarz toplumsal muhalefetin ve dünya çapında da destek bulan eylemlerin romantizme kapılmak yerine, içinde bulunduğu koşulların da farkına vararak, retorikten çok somut eylem planları ve demokratik mekanizmalarla bu tarz hareketleri daha ilerilere taşıyabileceği noktasında birleşiyor.

Kadınların sokağa çıkmasına olumlu bakan ancak bu kadar büyük bir kitlenin neden sandığa gitmediğini de sorgulayanlar oldu. Keza son seçimlerde sandığa gidenlerin oranı Amerika ortalamasına yakın olarak %58-59 civarındaydı. Bu rakam son 20 yılın en düşüğü olarak da kayıtlara geçti. Öte yandan Trump karşıtı gösteriler zaten seçimlerde Trump’ın asla kazanamadığı, hatta demokratların ciddi farkla kazandığı şehirlerde gerçekleştiği için, bu gösterilere katılan bireylerin seçimde sandığa gitmemiş olduklarını kesin olarak iddia etmek de kolay değil. Belki de bunun bir yansıması olarak, protestolara damgasını vuran en yaygın sloganlardan biri “Benim başkanım değil” oldu. Yine de benzer itirazlar bundan sonra gerçekleşeceği kesin gibi görünen pek çok protestoda da tekrar dile getirileceğe benziyor.

Kadınların sokaklara dökülmesinin yankıları devam ederken geçtiğimiz Pazar günü Amerika’nın pek çok eyaletinde kitleler Trump’ın imzaladığı başkanlık emriyle hayata geçirilen ve kamuoyunun “Müslüman Yasağı” olarak adlandırdığı uygulamaya karşı çıkmak için sokaklardaydı.

Bu protestolardan bir hafta önce kadınlar yürüyüşü aylar öncesinden organize edilmiş ve bunun sonucunda hatırı sayılır bir kitle sokaklara çıkmıştı. Pazar günü gerçekleştirilen ve binlerin meydanlarda toplandığı yürüyüş ise çok kısa bir zaman içerisinde örgütlenerek bir araya gelen kişilerin katılımıyla yapıldı. Gelenekselleştiği için tarihi belli olan kadınlar yürüyüşünün aksine, bir hafta sonra yine çok büyük kalabalıkların sokağa dökülebilmesi yeni başkan Trump’ın görevinin daha en baştan ne kadar tartışmalı başladığını ve muhtemelen de daha bir süre böyle devam edeceğini göstermesi bakımından önemliydi.

Gösteriler ABD’nin tüm büyük şehirlerinde, hatta dünyanın da dört bir yanında gerçekleşti. Washington’da barışçıl gösteriler şehrin çok kültürlü, çok dinli, çok dilli ruhu içerisinde yapıldı. Gösteri sonunda protestocuların polislerin yanına giderek “hizmetiniz için ve güvenliğimizi sağladığınız için teşekkür ederiz” benzeri şeyler söylediklerini de not etmek gerekiyor. Zira demokratik toplumlarda göstericiler ile güvenlik güçleri arasındaki diyalog demokrasinin toplumsallaşması açısından önemli bir gösterge.

Washington, genel olarak huzurlu ve sakin bir şehir olarak bilinir. Ancak Trump sonrası başkentin pek çok protestonun ve Trump karşıtı farklı grupların bir araya geleceği bir şehir haline gelmesi bekleniyor. Beyaz Saray’ın önünden başlayarak geniş kitlelerin katılımıyla devam eden gösteride göstericiler Kongre’nin önüne geldiğinde, kongre üyelerini göreve çağırdı ve Trump’ın Amerikan demokrasisine ve kuruluş felsefesine aykırı davrandığının altını çizdi. Kongre’nin hem Senato hem de Temsilciler Meclisi’ne mensup üyeleri “Müslüman Yasağı”nın kabul edilemez olduğuna dair açıklamalarda bulunurken, Cumhuriyetçilerin sessiz kalması eleştirildi. Protestocular özellikle Kongre’nin önemli isimlerinden meclis başkanı olan Paul Ryan aleyhinde sloganlar attılar.

Sessizlikleriyle sosyal medyada çokça eleştirilen ve senatonun ağır toplarından olan Cumhuriyetçi senatörler Graham ve McCain, daha sonrasında yasakla ilgili bazı açıklamalarda bulunmuş olsalar da takdir görmediler. Trump ise bu süreçte Müslüman yasağını eleştiren senatörlerle ilgili tweetler atarak bu tutumlarından dolayı onları eleştirdi ve senatörlerin enerjilerini daha mühim meseleler için harcaması gerektiğini dile getirdi.

Yasakla ilgili kamuoyundaki asıl algı bu yasağın bir Demokrat veya Cumhuriyetçi meselesi olmadığı, Trump’ın bu kararının Amerikan demokrasisini ve değerlerini temelden sarstığı yönündeydi. Protestolardaki ana vurgu, Amerika’nın göçmenlerden oluşan bir toplum olduğu ve farklılıkların Amerika’nın yadsınamaz zenginliği olduğu hususundaydı. Bu protestolara paralel olarak sosyal medyada ise Amerika’ya göçmen olarak gelen insanlar kendi hikâyelerini paylaşarak Amerika’nın bugünkü başarısında ve Amerikan rüyasında göçmenlerin ana unsur olduğunun altını çizdi.

Yine demokratların sayıca çok olduğu, ayrıca göçmenlerin gemilerle gelerek Amerika’yı kuran ilk adımları attıkları şehir olan Boston’da da nüfusa oranla oldukça büyük bir kalabalık toplandı. Akademisyenler ve öğrenciler dışında gözle görünür bir Müslüman topluluğu barındırmayan, ancak genel olarak çok kozmopolit olan bu şehirde pek çok kişi bu kararnameyi kesinlikle gayrı Amerikan ve bu açıdan yasalara aykırı bularak oldukça güçlü bir tepki verdi.

Peki sokakta kimler vardı? Herkes kendi rengiyle oradaydı diyebiliriz. Gençler, LGBTİ bireyler, Yahudiler, Hristiyanlar, Ateistler, “pro-choice” kürtaj savunucuları, kadınlar, siyahlar… Kısacası herkes kendisinden olmayanın hakkını ve hukukunu korumak için demokratik ve barışçıl tepkisini dile getiriyordu. Açıkçası Trump’ın kampanya süresi boyunca söylemleriyle “yaraladığı” herkes meydanlardaydı. Bu tepki o kadar büyük oldu ki aynı gün New York’tan Tokyo’ya, Londra’dan Sydney’e yaklaşık 2,9 milyon kişinin sokaklara çıktığı belirtildi. Amerika’nın pek çok farklı şehrinde herkes aynı gün sokağa çıkarken, şahsen tanıdığımız pek çok kişinin gerçek bir merakla ve ilgiyle “bu yasanın sana bir zararı olacak mı?” veya “bu koşullarda Türkiye’ye gitmeyi düşünüyor musun?” gibi sorular yöneltmeleri de konunun sadece ideolojik ve soyut bir çerçevede tartışılmaktan öte insanların gerçek hayatta tanıdıkları kişiler üzerinden empati kurabildikleri, somut sonuçlarını öngörebildikleri bir konu olduğunu bize de hatırlatmış oldu.

Buradan bizim için çıkarılacak çok ders var. Amerika’da gerçekleşen bu protesto gösterileri “Ne zaman toplumsal barışı sağlarız?” sorusunun cevabının, bizim gibi olmayan, bize benzemeyenler için ter döktüğümüz, onların hakkını sonuna kadar savunduğumuz zaman olduğunu bir kez daha çok net olarak hissettirdi. Üst kimliği “insan olmak” diye tanımlayınca her şeyin çok kolayca çözülebileceğine dair olan inancımızı korumamız gerekiyor.

Toplumsal kutuplaşmanın ciddi olarak arttığı bir ortamda dahi toplumsal mutabakatı harekete geçirecek ve çok farklı topluluklara mensup bireyleri bir araya getirecek şeylerin olabilmesi elbette demokrasiler adına umut verici bir gösterge. Ancak, Trump’a yönelen tepkinin, “Kadınlar Yürüyüşü” ve Müslüman Yasağı’na karşı yapılan protestoların yanı sıra barışçıl olmayan ve yakıp yıkmaya dayalı olan protestolara doğru evrilme ihtimali de hala mevcut. Bilhassa sınıfsal/coğrafi vb. farkların da öne çıktığı ayrışmalarda protestocuların hiç benimsemedikleri bu başkana ve onun üzerinden de sistemin geneline veya “establishment” olarak isimlendirilen müesses nizama öfkelerini yöneltmeleri ciddiye alınması gereken bir ihtimal olarak yerini koruyor.

Bütün bu protestolar arasında ABD demokrasisi için sevindirici denebilecek bir gelişme, Trump taraftarlarıyla karşıtlarının fiziksel anlamda karşı karşıya gelmemesi oldu. Her iki tarafın da aşırı unsurlarına ciddi siyasi sermaye devşirme fırsatı sağlayan bu tip gelişmelerin toplumun çoğunluğu için ve genel itibariyle demokratik sistem için fayda sağlamadığını dünyadaki pek çok ülkede gerçekleşen olaylardan gayet iyi biliyoruz. Bu anlamda, gösteriler şu anki seyrini korursa Amerikan demokrasisi bundan ancak kazançlı çıkacaktır yorumunu yapabiliriz.

Bu gelişmeler sürerken Trump’ın göreve başladığı dönemde hızlıca pek çok karara imza atmak istemesi gündemin yavaşlamasına izin vermiyor. Nitekim oldukça tartışmalı Müslüman Yasağı kararnamesi çıktıktan sadece bir gün sonra vekâleten Adalet Bakanlığı görevinde bulunan Sally Q. Yates kararnamenin uygulanmaması yönünde bir direktif verdi. Bu durum elbette yürütme eliyle hızlıca kararlar alınabilen sistemlerde yargı bağımsızlığının ve güçler ayrılığının ne kadar önemli olduğunu tüm dünyanın gözü önünde bir kez daha göstermiş oldu. İlerleyen aylarda da muhtemelen yargının bağımsızlığı ve güçler ayrılığı konuları tekrar tekrar gündeme gelecek.

Bu gündemin belki de bir sonucu olarak Donald Trump en sonunda Anayasa Mahkemesi Yargıcı adayını ilk başta ilan ettiğinden iki gün önce açıklamaya karar verdi. Bu kararı vermesinde şüphesiz hemen her gün gerçekleşen gösteriler ve bir türlü durulmak bilmeyen gündemi başka bir yöne doğru çekme çabası etkili oldu. Sonuç olarak muhafazakâr kanada mensup Neil Gorsuch Donald Trump’ın Anayasa Mahkemesi yargıcı adayı olarak ilan edildi. Anayasa Mahkemesi’ne atanması gereken bu 9. Yargıcın da kritik bir görevi olacak zira Anayasa Mahkemesi’nde şu an 4 liberal ve 4 muhafazakâr yargıç bulunuyor. Trump’ın aday gösterdiği muhafazakâr yargıcın ülke genelini ilgilendiren önemli konularda vereceği kritik kararlar olacaktır. Elbette, tarihte yargıçların aldığı kararlara baktığımızda siyah – beyaz bir ayrım yapmak çok mümkün değil. Keza en son vefat eden yargıç Antonin Scalia’nın muhafazakârlar lehine olduğu gibi liberaller lehine aldığı kararlar da bulunmaktadır. Neil Gorsuch’un aday gösterilmesini Cumhuriyetçiler ve genel olarak muhafazakâr kanat son derece olumlu değerlendirdi ve Gorsuch “olağanüstü”, “etkileyici” gibi sıfatlarla övüldü. Buna karşılık demokratlar ve liberal gruplar ise bu adaya karşı topyekûn mücadele kararı aldılar. Aynı zamanda Harvard Hukuk Fakültesi’nden Obama’nın sınıf arkadaşı olan Gorsuch hem çok etkileyici bir özgeçmişe hem de ciddi yargıçlık deneyimine sahip. Bu bakımdan bu isim üzerindeki mücadele yargıcın yetkinliğinden ziyade parti çizgileri yani ideolojik yönelimler üzerinden dönecek gibi duruyor.

Amerika Birleşik Devletleri, bir yandan Trump ile dünyada öne çıkan otoriter ve ayrıştırıcı söylemin ruhunu yakalarken, diğer yandan da bir araya gelmesi zor olan pek çok farklı grubu “Herkes için özgürlük ve demokrasi” sloganı ve iddiası altında bir araya getirmeyi başarıyor. Trump’ın bundan sonraki icraatlarıyla ilgili tahmin edilebilirlik oranı çok düşükken, somut olarak ortaya çıkan manzara şudur ki Amerikan siyaseti ve toplumu gitgide kutuplaşmakta ve gri alanlar giderek azalmaktadır. Trump Amerika’nın seçilmiş başkanı olarak elbette kendi seçmen kitlesine verdiği vaatleri yerine getirmekle yükümlü, ancak bu kararları alırken ve uygularken denge denetim sistemi aktörlerinin ve sivil toplumun kendisine “ayak bağı” olacağı da bir gerçek.

Burada kastettiğimiz şey her türlü rejim ve demokrasi tartışmasında sıkça övülen ancak eski ve köklü geleneği ve dünya siyasetindeki hakim konumu sebebiyle çok uzun süredir ciddi bir kriz yaşamamış Amerikan rejiminin ciddi bir testten geçme ihtimali. Bu test hem popülist sağın yükseldiği Batı dünyasında, hem de uzun süredir demokratikleşme ve demokrasiyi konsolide etme aşamalarında ağır aksak ilerleyen geniş bir coğrafyada ilgiyle izlenecek. “Güçlü lider” talebinin giderek arttığı, bu talebe cevap verecek güçlü liderlerin ortaya çıkma eğiliminin belirgin hale geldiği dünyada Trump’ın başarıları ve başarısızlıkları hem diğerleri için örnek olacak, hem de Amerikan sisteminin denge ve denetim mekanizmaları, kurumları ve bunların Trump’ın yönetimine olan müdahaleleri her türlü rejim tartışmasında kendisine yer bulacak gibi görünüyor. Daha şimdiden Trump’ı Vladimir Putin, Hugo Chávez, Viktor Orban, Rodrigo Duterte gibi isimlerle kıyaslayan pek çok analiz yapıldı. Liderin ötesinde Federal-Merkezi sistem tartışmaları, başkanlık-parlamento tartışmaları da önümüzdeki dönemde Trump hükümetinin icraatları ışığında yeni mesafeler kat edecek.

Toparlayacak olursak, belli açılardan kendine özgü olmakla birlikte ana akım medyayı karşısına alması, görevden alma gibi mekanizmalara hızlıca başvurması ve sembolik açıdan güçlü, tartışmalı icraatları hızlıca yapması bakımından bazı liderlerle ortak yönleri bulunan Donald Trump’ın başkanlığının daha ilk 10 günü bile Amerika’da son derece yoğun bir gündeme sahne oldu. Kutuplaşmadan -henüz- zarar görmeyen tüm siyasi liderler gibi Donald Trump’ın da şu aşamada siyaset yapma ve iletişim tarzını değiştirmesi için herhangi bir sebep ufukta görünmüyor. Bu yüzden, daha şimdiden 2017 yılının pek çok açıdan modern ABD tarihinin en ilginç yıllarından biri olacağını kesinlikle iddia edebiliriz. Trump’ı dış politikada zorlu yılların bekleyeceği açıkken bu geniş çaplı protesto eylemlerinden sonra iç politikada da işinin çok kolay olmadığı söylenebilir. Açıkçası bunların hepsini zaman gösterecek.

*** Ertuğrul Genç *** 1983 yılında İstanbul’da doğan Ertuğrul Genç Marmara Üniversitesi’nde işletme okuduktan sonra Bahçeşehir Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi yüksek lisans programını bitirmiş, şu aynı okulda doktora eğitimine devam etmektedir. Bunun yanı sıra özellikle kurgudışı ağırlıklı çevirmenlik yapmaktadır. Halihazırda çevirisine devam etmekte olduğu bir kitaba ek olarak, yaşamakta olduğu Boston’da bir tech startup firmasında analist olarak çalışmaktadır. *** Selma Bardakçı *** Amerikan Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray’in desteklediği, genç profesyonel liderlerin uluslararası STK alanında tecrübe kazanmasını sağlayan Atlas Corps programında Fellow olarak yer alan Selma Bardakçı 2016-2017 senesi için Washington D.C.’deki çalışmalarına John. D. Evans Foundation’da devam etmektedir. Lisans derecesini Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alan Selma Bardakçı, yüksek lisansını aynı üniversitenin Küresel Siyaset ve Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamlamıştır. Ayrıca, lisans döneminde Almanya’da European University Viadrina’da Erasmus değişim öğrencisi olarak bulunmuştur.

1 Yorum

  1. Ayten Aydin says:

    Bu cok temkinli ve tedbirli yazinin detaylari ve satir aralarindaki imalar hernekadar utkutucu olsa da bir bakima insanlari bir durum analizi yapmaya ve de silkinmeye mecbur tuttugunu dusunursek gunumuz icin galiba boyle bir kamcilayici kisilige ihtiyac varmis diyor insan. Arada bir pasaj olarak degindiginiz ‘ Üst kimliği “insan olmak” diye tanımlayınca her şeyin çok kolayca çözülebileceğine dair olan inancımızı korumamız gerekiyor.” degerlendirmenizi ciddiye almaliyiz. Bunlar gelir ve gecer ve bazi yerlerde buyuk yikinti da yapar ama elle tutulamayan ve ancak gonullerce hissedilebilecek olan vicdan unsuru insani yasamda tekrar orta direk yapacaktir.

Düşüncenizi Paylaşın