Referandum: Simgeler ve Özgürlüklerimiz

Referandum: Simgeler ve Özgürlüklerimiz

“Dr. Adnan Adıvar, sabahın dördünde sevinç içinde eve döndü. Halide’ye “Gözlerini aç ve beni dinle” diye seslendi. “Saltanatı ilga edip Ankara Hükümeti’ni kurduk.” Meclis, 6 asırlık bir kurumu ortadan kaldırmıştı. Yeni hükümet, ne pahasına olursa olsun bütün hürriyetleri korumakla görevliydi.”*

Bu kararla saltanat kaldırılmıştı, Vahdeddin ise “gölge hükümdara” dönüşmüştü. Birkaç hafta sonra yurt dışına kaçacaktı. Halide Edib ise bu yeni dönemi, anılarında “Kötü bir idare ve her şeyden önce istibdat, halkın gelişmesine ve mesut olmasına engel olurdu” diye açıklıyor.

1922’den 2017’ye farklı bir araftayız. Durum tersine işliyor bu kez; özgürlük, Milli Mücadele’nin sonuçlarını belirleyen en önemli amaçken 90 küsur yıl sonra Türkiye yeniden, ancak bu kez korkular içinde, özgürlüklerin oylamasına gidiyor bu kez. Önce Meclis özgürlüğümüzü oylayacak, yeterli oy alınırsa daha sonrasında biz.

2016, tam anlamıyla kâbuslar yılı oldu. İnsan hakları ihlalleri, tutuklanan gazeteciler, öldürülen kadınlar, tecavüz edilen çocuklar ve bu olayların bile kapatamadığı okullar, tuhaf ve acıklı bir darbe girişimi ve sonrasında kapanan kurumlar ve işten atılanlar bir tarafa, Orta Doğu’nun hiç bitmeyen kanlı eylemlerinin batağına saplandı ülke. En kanlı terör örgütleri, yaşamlarımızın içine hoyratça girmeye başladılar. En kötüsü artık bombaların evimizin içine düşmesiydi. Sağduyuyla olan biteni hem kendi okuyucusuna, hem de dünyaya açıklayabilen bir avuç gazeteci, yazar, hukukçu, aydın ne olduğunu anlayamadan cezaevine girdi.

Adnan Adıvar Hoca’nın anılarında üzerine basa basa söylediği “hürriyetimiz” sessizce değil, gümbür gümbür elden gidiyordu. Üzgün, sessiz ve yıkık dökük kaldık.

Tüm bu olan bitenin büyük okumasını pek tabii yapamıyoruz. Her gün suçlanacak büyük bir devlet veya büyük bir akıl çıkarken, gündelik hayatımızdan tamamen kopmuş olan biteni anlamaya çalışıyoruz. Gerçek olan tek şey, anlamadan sonrası; hazmetmeye çalışmak.

Oysa siyasetin, halkın taleplerini kendi arzuları doğrultusunda yönetmek, düşüncelerini manipüle etmek ve bunu kitleleri “mutlu ederek” yapmak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’de başlayan halkla ilişkiler çalışmalarıyla görülebiliyor. Halkı tüketmeye yönlendirmek için başlatılan “mutlu insanlar yaratma” taktiği o kadar işe yarar ki, halkla ilişkilerin kurucusu sayılan (benim de tanışma fırsatı bulduğum ) Edward Bernays’in “kitleleri dönüştürme” konusundaki düşünceleri, dönemin siyasetçileri tarafından bir hayli benimsenir. Adam Curtis’in “Century of the Self” (Ben Devri) belgeselinde pek de güzel anlatıldığı gibi, siyaset “kitlesel demokrasi” çağında “tehlikeli kalabalıkları” kontrol etmek için pekâlâ kullanılabilir. Demokrasi adı altında farklı simgeler yaratılıp, halkın bunu benimsenmesi sağlanabilir. Bunun için en temel yöntem, Edward Bernays’in amcası Freud’dan etkilendiğini söyleyerek anlattığı psikanaliz yöntemidir. “Tıpkı ürünler gibi,” der Bernays, “ insanları da içlerindeki istek ve arzularıyla bağlantısını sağlayabildiğin takdirde yönlendirebilirsin.” Yani, alakasız nesneler —istek ve arzularla bağlantı kurularak— güçlü ve görkemli simgelere dönüşebilirler. Yani yakım ve yıkım, kültürel ve siyasi hayatın toptan yok olması başka birçok şeyin simgesi haline pekâlâ getirilebilir. Nitekim ABD güdümündeki birçok ülkede, özellikle Ortadoğu’da bu sistem bir şekilde işleme konur. Yeter ki insanın içindeki “istek ve arzu”nun bağlantısını sağlayabilen, inandığı simgelerin değerini indirgeyen siyasetçiler olsun…

Geçtiğimiz yıllara baktığımızda bu formatların, bu yeni simge yaratma ve eskisini yok etme hareketlerinin Edward Bernaysvari çalışmaları başarıya ulaştığını görüyoruz. Misal, Balyoz ve Ergenekon davaları: vesayet rejiminin tasfiyesi olarak çok güzel işlendi o dönem. Demokratikleşme adı altında meşru görüldü. Daha sonra gelen darbe süreciyle Harp Okulu öğrencisinden generaline her rütbede subay tutuklandı. Orduya ait “güç” simgelerinin tamamı yok edildi. Ordu, bir anda beceriksiz, ruhsuz ve kişiliksiz bir kuruma indirgeniverdi.

Sonra sırasıyla eğitim kurumları ve medya, simgeleşme aşamalarındaki yerlerini aldılar. Dönüşüm toplumu yaratılan “kötüler” üzerinden formatlandı.

Oysa en başa dönersek şimdilerde ağızlardan düşmeyen Milli Mücadele tek bir ideal üzerinden formatlanmıştı: özgürlük ve bağımsızlık.

Dr. Adnan Adıvar, “ne pahasına olursa olsun tüm hürriyetleri korumakla görevli hükümetin kurulduğu müjdesini verdiğinde Halide Edib “Kötü bir idare ve her şeyden önce istibdat (baskı ve yasak), halkın gelişmesine ve mesut olmasına engel olurdu. Bu sefer, eski tarihin tekerrür etmemesi lazımdı” diye cevap verir.

Yani 1922’den, 2016 ‘ya bu kez ters yöne dönmemek için çalışacağız.

* İpek Çalışlar (2010). Halide Edib: Biyografisine Sığmayan Kadın. İstanbul: Everest Yayınları.

Boğaziçi Üniversitesi ve ABD Emerson College’da siyaset iletişimi konusunda yüksek lisansını yaptı. Kültür Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi ve en son olarak Boğaziçi Üniversitesi'nde siyaset iletişimi dersleri verdi. 7 Haziran 2015 seçimlerinde CHP Milletvekili adayı oldu. Halen Medyascope TV'de kadın hakları üzerine program yapmaktadır. Kadın Siyaset Merkezi (KASİMER) kurucusu olup kadının siyasete katılımı konusunda çalışmalar yapmaktadır. Association For Women's Rights Development (AWID) üyesidir.

1 Yorum

  1. A says:

    Cok zamanli ve anlamli bir yazi olmus. evet artik yukari tirmanma ve gelecegin kapisini acip yolunu kendi ellerimizle dosememizin zamani Bu kapi umit kapisidir onun esiginden sadece temiz Ruhlar gecebilir..

Düşüncenizi Paylaşın