Öleceksiniz, Hemen Çıkın!

Öleceksiniz, Hemen Çıkın!

Aramızda kim bilir kaç kişi Adana’da yurtta çıkan yangında ölen o küçük kızlara bunu söylemek isterdi geçen gece. Eğer orada olabilselerdi elbette… Bu yüzden çoğumuz, uyumaya hazırlandığımız o saatlerde kendi kendimize umutsuzca çırpındık: bu küçücük kızlar bilinçsiz siyaset ve sorumsuz devlet politikaları yüzünden şuursuzca ölüyor ve bizler hiçbir şey yapamıyoruz.

OHAL öncesinde yavaş yavaş, ancak OHAL sonrası şiddeti büyüyen Hükümetin rejim değişikliği çalışmaları başkanlık sistemine evriledursun, vasatlığın, muhafazakârlığın, kutuplaşmanın ve artan şiddetin en önemli göstergeleri yine, yeni ve yeniden kadınlar üzerinden yapılıyor. Her zaman olduğu gibi…

AKP’nin Kadınlar Üzerinden Yarattığı Simgeler

Siyasi mücadelelerinde kadınları ön planda tutan ve sokakta kadın çalışmalarını oldukça iyi örgütlemeyi başarabilen AKP, özgürlükler noktasından ilk çıkışını yaptığında sol kesim dâhil hemen herkes alkışlamıştı. Hafızamızı tazeleyelim, 2008 senesinde üniversitelerde başörtü serbestisini öngören yasa tasarısı Meclis’ten rekor oyla geçtiğinde, oylamaya (çoğunluk olarak) katılmayan CHP’nin temsil ettiği sol kesim bile sevinmişti. Başörtü serbestisi özgürlüğün, tek başına karar verebilmenin simgesi oluvermişti anında. Olsundu tabii, ama ardı arkası nasıl gelecekti?

Ufak tefek ağızdan kaçan cinsiyetçi söylemler bir kenara bırakılırsa AKP yetkililerinin “kadın konusuna” yaklaşımının ardını görmemiz için 2011 senesini beklememiz gerekecekti. Kadınlar hakkındaki ilk “samimi” çıkışını, eylem yapan genç bir kadına “kadın mı kız mı bilemem” diye, bu topraklarda yaşayan kadınların en çok çektiği “namus” kavramına vurgu yaparak gerçekleştirdi. Bir kısım kadın örgütlerinden sesler yükselse de kadın konusunda farklı görüş ifade etmeyi çok da gerekli bulmayan muhalefet, birkaç kadın milletvekili dışında olayın çok da üzerinde durmadı.
Oysa esas haberci hemen arkasından kapımızı –bu sefer sertçe– çalacaktı: bir gecede Kadın ve Aile Bakanlığı ismini değiştirip Aile ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Bakanlık haline dönüşecekti.

“Demek ki” dedi kadın örgütleri,” bizim de savunduğumuz başörtü serbestisi, bizim anladığımız özgürlük anlamında kullanılmıyormuş.”
Bireysel özgürlük ve bireysel refah şöyle dursun, 16 senedir süren AKP hükümeti politikalarından etkilenen farklı kimliklerin başını şüphesiz kadınlar çekti: zira kadın her dönemin en ideal ideolojik simgesi oldu. Adını anmadan öykündükleri gibi, “kadına seçme seçilme hakkının verilmesi” veya “peçenin yasaklanması” nasıl modern Türkiye’nin veya Atatürk Devrimleri’nin simgesi olmuşsa, tersine devrim yapmak için yöntem ve koşul kollayan AKP Hükümeti için de kadın, muhafazakârlaşmanın eşi benzeri olmayan simgesiydi. Kadının yeni temsiliyeti özgürlükler üzerinden değil, muhafazakârlık üzerinden oluşturulacaktı.

Oysa kadının mücadelesi bu topraklarda pek bir yarım yamalak olmuştu. Her türlü ideolojik eksenin her dönem karşısında durduğu kadın hareketi, ilk filizlendiği Cumhuriyet’in kuruluş dönemlerinde bile Cumhuriyetçiler tarafından fazla bir karşılık bulamamıştı. Yeni rejimin en simgesel destekçisi Yunus Nadi bile, özgürlükleri anlatan çiçeği burnunda gazetesi Cumhuriyet’te, “bu kadınları başımıza bela ediyoruz” demiş, Türk Kadınlar Birliği feshedildiğinde “hepimize geçmiş olsun” diye yazabilmişti.

Kadın hareketi her dönemin yönetimi için rahatsızlık verici olduğundan bu topraklardaki kadın hareketinin susturulması onunu için de ilginç bir gelişme değildi.

Türkiye’de Kadının Konumunun Miladı: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2011’de kurulması hem kadın örgütleri, hem de bu örgütlerin antitezi olan Hükümetin kadını muhafazakârlaştırma çalışmaları açısından bir milat oldu. Bundan tam bir sene sonra 2012 senesinde çıkarılan ve eğitimi yalnızca ilk dört seneyle zorunlu kılan yasanın ilk uygulamasının sonuçları içler acısıydı: Eğitim-Sen’in hazırladığı rapora göre 4+4+4 sisteminden sonra ortaokuldan mezun olan 36 bin 401 kız çocuğu, hiçbir kuruma kayıt yaptırmamıştı. Şüphesiz dönemin başbakanının “dindar nesiller yetiştireceğiz” sloganıyla lansmanı yapılan 4+4+4 bir taşla iki kuş vuracaktı: kızlar ortaöğretimden sonra zorunluluk kalktığı için okula gönderilmezken imam hatipler zorunlu bir seçenek oluşturacaktı.

İlginçtir, kadın örgütlerinin nicel artışı tam da bu sıralar başladı. Her dönem, her ideoloji tarafından siyaset dışına itilmesine alışık reflekste olan kadın hareketi, muhalefette herhangi bir duyarlılık göremediğinden olsa gerek ciddi örgütlenmeye başladı.

Yeni eğitim sisteminin tartışmaları henüz tazeyken başörtü serbestisinin ilköğretim 5. sınıftan itibaren uygulanabilir olmasını öngören yönetmeliğin açıklanması Hükümetin kadınları eve kapatma konusunda bir hayli dirençli olacaklarını göstermekteydi.

Türkiye’nin “en karanlık” son 5 senesinin belki de umut veren tek hareketi şüphesiz kadın örgütlerinden geldi. Gezi olayları ve ardından Özgecan Aslan’ın şiddet sonucu öldürülmesi kadın hareketinin önemli tetikleyicisi oldu; zira süreç değişmişti, kadın üzerinden oluşturulan mahalle baskısı yerini şiddet olaylarına bırakıyordu. Kadınlar bir şeyi fark etmişlerdi; öldürülüyorlardı; ya evlendirilerek, ya şiddetten korunmayarak, ya üzerlerine kapılar kilitlenerek…

Muhalefetin Kadınla İmtihanı

Tüm bu dinamikler hareket halindeyken, kadın örgütleri –konularından bağımsız– kadın konularının çözülmesi için hızla siyasileşmesi gerektiğini düşünüyordu. Çoğu, problemlerin çözümü için bir siyasi inisiyatif olmaya hazırdılar.

Oysa ana muhalefet partisi kadın üzerinden dayatılan kimilerine göre muhafazakârlaşma, kimilerine göreyse rejim değişikliği simgesi haline dönüşen kadın meselesini yine “simgesel” okumayı tercih etti, elini fazlaca bulaştırmadan. Kadın örgütlerinden gelen “Kadın siyasette daha görünür olmalı” mesajını kadınları üç büyük şehirde birinci sıraya koyarak çözmeye çalıştı mesela. Oysa görünür olmak birinci sıraya koymak değildi; görünür olmak kadın politikalarına parmak basmaktı, sadece 7 bölgede birinci sıraya koymak yerine kontenjan ağırlığını kadınlara vermekti. Veya tüm seçimlerde kotasını yüzde elliye çıkarmaktı. Veya hiç değilse delege ağalıklarının kayıtsız şartsız egemen olduğu ön seçimlerde kadına farklı uygulama yapılmasıydı.

“Kadın yönetimlerde yer almalı” mesajını tüzüğüne %33 “cinsiyet “ kotası uygulaması ekleyerek simgeleştirmeyi denedi; ancak Parti Meclisi seçimlerinde ilk sekiz sıraya delege oyuyla yerleşen kadınları göğsünü gere gere tanıtacağına “ama cinsiyet kotası erkek içinde var” diyerek dörtte üçü erkeklerden oluşan bir partide iki kadını cinsiyet kotasıyla dışarıda bırakmaya gönlü razı geldi.

Seçim sonrası döneme girildiğinde artık ok yaydan çıkmıştı. Kadın kimliği, ciddi bir muhalif ses oluşturdu. Nicedir Batı ülkelerinde, ama son beş senedir de Ortadoğu’da giderek artan kadın sesi Türkiye’de de farklı noktalara geldi. Hatırlayamayacağımız kadar uzun bir dönemdir ilk kez bir önerge katıksız bir sivil toplum hareketiyle önlendi. Üniversitelerde bulunan kadın hakları kulüplerinden, baroların kadın yöneticilerine, kadın derneklerinden öğrencilere herkes önergenin oylanacağı gün Meclis kapısına dayandı. Önemli olan kalabalıkları oraya yığmak değildi kuşkusuz. Bunu siyasi partiler de dönem dönem yapabiliyorlardı. Partilerin beceremeyip kadın hareketinin becerdiği ise kadın üzerinden yapılan değişimlerin sadece kadınların değil tüm vatandaşların hayatını yok etmeye yönelik olduğunu anlatabilmeleriydi. Bunun için de başta sosyal medya olmak üzere her türlü mecrada dayanışma gösterdiler, etnik ve mezhepsel kimliklerini bir kenara bırakarak…

İstesin veya istemesin, kadın hareketi bugün ya da yarın siyasal bir zemine oturacak. Kabul edin veya etmeyin ortada kendi siyasi duruşunu, taleplerini ortaya çoktan koymuş bir, hatta tek hareket var. Üstelik her yerden kadınlara “öleceksiniz, hemen çıkın ” diye bağırıyorlar. Ve bu sesler gittikçe daha uzaklardan duyuluyor.

Boğaziçi Üniversitesi ve ABD Emerson College’da siyaset iletişimi konusunda yüksek lisansını yaptı. Kültür Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi ve en son olarak Boğaziçi Üniversitesi'nde siyaset iletişimi dersleri verdi. 7 Haziran 2015 seçimlerinde CHP Milletvekili adayı oldu. Halen Medyascope TV'de kadın hakları üzerine program yapmaktadır. Kadın Siyaset Merkezi (KASİMER) kurucusu olup kadının siyasete katılımı konusunda çalışmalar yapmaktadır. Association For Women's Rights Development (AWID) üyesidir.

1 Yorum

  1. Hocam Türkiye siyasetinde kadına yönelik en büyük atılımları HDP yapmıştır öyle ki parti genel başkalığını bile bir kadın bir erkek olacak şekilde yönetmiştir.

    Toplumun gelişim ve refah seviyesi kadının eğitimi, gelişimi ve refahı ile paraleldir. Cumhuriyet kurulduğunda Mustafa Kemal bunun temellerini atmıştır fakat gerici kafalar akıllı düşünen toplumları değil yönetebilecekleri çoğunlukları talep etmiştir. Bunu başarabilmenin yolu da kadını hayata, eğitime ve dünyaya kapatarak aydınlık nesillerin eğitilmesini engellemektir zira her bireyin ilk öğretmeni annesidir. Okuma yazma bilmeyen bir annenin çocuğu olarak okumayı öğrenmenin, başarılı olmanın ve sorgulama yetisini kazanmanın ne kadar zor olduğunu gayet iyi biliyorum fakat toplumun çoğunluğu yaratılış doğası gereği sorgulamak yerine kolay olan inanmayı seçmektedir. Yönetici sınıf bunu iyi bildiği için kadının cehaleti, geri kalmışlığı, erkeğe ve dini ritüellere bağlı yaşaması istedikleri yönetimi sağlamak için hayatidir.

    Muhalefetin yapması gerekenlerden biriside kadının okumasını sağlamanın yanında Avrupa Birliği ile birlikte projeler geliştirerek kadına ekonomik özgürlük ve güç sağlamanın yollarını aramaktır. Ekonomik özgürlüğünü yakalamış kadın kendi okuyamasa bile kızının, oğlunun okuması daha aydın bir birey olması için elinden geleni yapacaktır insan psikolojisi gereği kendi yaşadığı acı tecrübeleri onların yaşamaması için elinden geleni yapacaktır. Birey Birey kadınlara ulaşılmalı ve topluluklar kurup ekonomik hareketlere girmeleri sağlanmalıdır. Kadın böylece topluluk halinde hareket etmeyi, topluluk içerisinde fikir edinip uygulayabilmeyi, yönlendirebilmeyi, yönetebilmeyi öğrenecek ve ekonomik olarak belli bir seviyeye geldiğinde bu yönetme işini evinde uygulayacaktır.

    Muhalefetin yapması gereken diğer önemli bir konuda kadın kanalı kurmaktır. Evlilik programı adı altında kadınların istismar edildiği programların değil kadın hayatını, kadının hayatının zorlukları, kadın başarılarını, eğitimini, sosyal siyasal ekonomik hayatını vb…. içeren programlar yapıp kadın bilinçlendirilmelidir. Kanal bir siyasi partinin propaganda aracı olmaktan ziyade eğitimli, kültürlü bireysel gerektiğinde toplumsal hareket edebilen kadınları yaratmak için çalışmalıdır.

    Bizi muasır medeniyet seviyesine çıkaracak olan tek şey annelerimizin,kız kardeşlerimizin, eşlerimizin, kızlarımızın çabaları olacaktır. Kadınları eğitebilirsek, onları iş sahibi, söz sahibi, güç sahibi yapabilirsek bu karanlık yönetimler tarihin karanlık sayfalarında sonsuza kadar kaybolup gidecektir.

Düşüncenizi Paylaşın