Recep Bonaparte’ın “18 Brumaire”i – 2

Recep Bonaparte’ın “18 Brumaire”i – 2

Bu yazının birkaç ay önce yazılan ilk bölümünün amacı, AKP yönetiminin kendi iktidarını nasıl bir anlatı üzerinden halka kabul ettirdiğini ve Erdoğan’ın nasıl bir “yeni ulu önder,” ya da “Müslüman Napoleon” hikâyesi etrafında kitleleri sürüklediğini anlatmaktı. Çünkü 1 Kasım’ın şok edici sonuçları, gelir adaletsizliği, yolsuzluk, kurumların yozlaşması ve ülke güvenliğinin tehdit altında olması gibi bu ülkenin gerçek sorunlarının sandık iradesine yansımasının sınırlı olduğunu; seçmenlerin iktidarın anlattığı “dünya liderliği” hikâyesinden bütün gerçek sorunlara duyarsız kalacak düzeyde etkilendiğini göstermişti.

Bugün ise Erdoğan yönetimi, kendine bağlı kitlelerin desteğiyle kanlı bir askeri darbe girişimini bastırarak hikâyenin içini doldurdu ve malum anlatı artık bir gerçeklik temeline oturdu. Cumhurbaşkanının darbe girişimini “Allah’ın bir lütfu” olarak anması da oldukça anlamlıydı. Çünkü iktidar, ordunun 1617’den bugüne her canı istediği zaman yönetimi değiştirebildiği bir düzende (Talat Aydemir’in en başından başarısızlığa mahkûm girişimini saymazsak) ilk defa bir askeri ayaklanmayı bastırarak yönetimi elinde tutabildi. Üstelik Erdoğan, kendi siyasi geleneğinin en büyük idollerinden Sultan II. Abdülhamid’in bile muvaffak olamadığı bir işi başarmıştı. Kaldı ki, Fransa’da darbe ile imparator olan III. Napoleon’un aksine Erdoğan, gücünü bir darbeyi bastırarak kazandı ve bundan sonra yapacağı haklı ya da haksız tüm eylemleri demokrasiden aldığı meşruiyete dayandırma şansına da kavuştu. Böylelikle Türkiye’nin 18 Brumaire’i de günümüzdeki demokratik devletler dünyasına uygun bir ruh içerisinde tamamlanmış oldu.

18 Brumaire’e Giden Yolda Galipler ve Mağluplar

Bundan beş yıl önce AKP’nin toplumsal tabanı üzerine sorular sorulsa, çoğu sosyal bilimci Gülen Cemaatinin eğitim kurumları, ticaret, iş dünyası, emek sınıfı ve sivil toplumun daha birçok alanındaki ilişkilerini dikkate alıp, onların AKP’nin muhafazakâr toplum kitleleriyle ilişkisini yönlendiren ana rehber görevi üstlendiğini rahatlıkla iddia edebilirdi. Öyle ki, bazı Zaman yazarlarının sivil topluma dair Antonio Gramsci’den yaptığı alıntılar, Cemaatin AKP’nin ayakta kalma formülünü “iktidarın kendine bağlı sosyal kurumlar yaratması ve nesiller yetiştirmesi” olarak tanımladığını bize anlatıyordu. Cemaat, kurulmakta olan sosyal yapının temel taşı olan ‘lider kültü Erdoğan’ın aşırı yükselişini mi önleyememişti; gün geçtikçe artan maddi zenginlikleri sosyal mühendislik projesine verdikleri önemi mi azaltmıştı; yoksa aşırı genişleyen örgütlenme yapıları kontrolü zor hâle mi gelmişti – hangi sebep baskındır bilinmez, fakat yaşananlar Gülencilerin toplumsal yapı içerisinde hiç de güçlü olamadıklarını gösteriyor.

Yıllar boyunca AKP iktidarının sağladığı imkânlarla Türkiye’de AKP’li olmayan bütün siyasi hareketleri ve toplum kesimlerini ötekileştiren, sıkça aşağılayan ve dışlayan Cemaat, bunu yaparken de sosyal yapıyı devlet sembolleri içerisinde Atatürk’ün yerini alabilecek bir Erdoğan kimliği üzerinden tasarladı. İktidar kendine yakın bir medya karteli oluşturmadan önce AKP’nin başlıca propaganda aracı Cemaatin TV kanallarıydı ve Erdoğan’ı aşırı yücelten propagandayı da onlar başlatmıştı. Öyle ki, Gezi Direnişi sırasında (Erdoğan–Cemaat çekişmesi alttan alta devam ederken bile) “Erdoğan’dan çok Erdoğancı” tavır aldılar. Bugün ise yok olmanın eşiğindeyken, yıllar boyu ötekileştirdikleri sosyalistlerden, Kemalistlerden, milliyetçilerden ve liberallerden boşuna destek bekliyorlar.

Cemaat ve birçok başka unsurun desteğiyle yükselen Erdoğan’ın liderlik hikayesi ise 18 Brumaire Türkiyesinde altın dönemine giriyor. III. Napoleon’un bile eline geçmemiş bir şansa sahip olan Erdoğan, artık “kurtarıcı mesih” rolünü herkesin içtenlikle nefret ettiği cemaate karşı üstlenebiliyor. Önceleri sokaktaki vatandaşın gözü önünde olmayan İsrail ya da “Haçlı Avrupasına” karşı modern Selahaddin Eyyubî olarak mücadele azmindeyken, bugün herkesin gözünün önünde duran “iç düşmana” karşı kılıç sallıyor. Artık I. Napoleon, III. Napoleon ve Atatürk gibi “Başkomutan” unvanını taşıyarak daha önce sahip olmadığı bir başka sıfatı da kendi liderlik hikâyesine ekliyor.

Marx’ın Anladığı ama Türkiyeli Marksistlerin Anlamadığı Şey?

Fransa’da seçilmiş cumhurbaşkanı Louis Napoleon’u, imparator III. Napoleon yapan süreç, Karl Marx’ı 18 Brumaire’i yazarak kendi teorilerini gözden geçirmeye ve iki sınıfın doğrudan kavgası yerine farklı ara sınıfların ve sınıf dışı unsurların girift ilişkilerini açıklamaya zorlamıştı. Hikâyede Marx için en ters unsur da köylülerdi. Marx aynı analizi Türkiye’nin bugünü için yapıyor olsaydı, köylülük-kentlilik arasında sıkışmış, burjuva olmadığı hâlde burjuva gibi yaşamak ve düşünmek için şartları zorlayan milyonlarca insana bakar ve iyice kafası karışırdı.

Fakat Türkiye’nin yalnızca Komünist Manifesto’da anlatılanlarla değişebileceğine inanan birçok klasik Marksist için Erdoğan Türkiyesinde cevaplanamayacak sorular var. Köylülük bilinci ve hemşerilik kimliğinin emekçi bilincinin kat kat önünde olduğu, tarikattan aşirete kadar sınıfsal kimliği sulandırabilecek bir sürü ara unsurun karşımıza çıktığı bir toplumsal yapıyı 19. Yüzyıl Avrupasında yazılanlara bakarak anlamaya çalışıyorlar. Sosyal hareketliliğin aşırı yüksek olduğu; hızla zenginleşenlerin bir kuşakta burjuvalaşabildiği; emek sınıfındaki seçmenlerin tercihlerinin sendikalar yerine hemşeri dernekleri üzerinden şekillendirildiği; iktidarın devletin laik yapısının avantajı ile tekelinde tuttuğu camileri anti-laik propaganda için kullanabilme kolaylığına sahip olduğu böylesine garip bir toplum ve devlet yapısı içinde yaşamalarına rağmen bu yapısal garipliklere karşı formül üretemiyorlar.

Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu’nun kendi küçük memleketinde başarabildiği mucizeyi Türkiye kadar karmaşık bir toplumun bütününde başarabilmek için mevcut tartışmalardan çok daha fazlası gerekiyor. Fakat tartışmalar genellikle sosyalizmin ortodoks yorumunu benimsemeyenlerin, sosyal demokratları ya da radikal demokratları küçümsemesinden, onları “neoliberalizmin maşası” olmakla suçlamasından öteye gitmiyor.  Fakat hiçbir sosyalist, 15 Temmuz gecesi farklı sosyal sınıflardan gelip kendisini Erdoğan için canlı kalkan yapıp onun uğrunda can veren yüzlerce insan çıkmışken, emek sınıfının Sünni–muhafazakâr kesimlerinde Erdoğan neredeyse bir Hugo Chavez hâline gelmişken, gerçek bir sınıf bilincinin önündeki engelleri sorgulamıyor.

Sonuç:

Varolan tabloya baktığımızda ise gerek toplumsal sınıfların gerek toplumsal kimliklerin Erdoğan’ın artık hepsine hitap eden siyaseti karşısında darmadağın olduğunu görebiliyoruz. AKP Genel Merkezine Atatürk resmi astırıp Ahmet Hakan’a kurnazca Atatürk’ü öven yazılar yazdırarak, “şeriatçı” FETÖ’cülere karşı laikliği koruma adına destek aranıyor. Diğer İslamî cemaatlere “müsterih olun” mesajı verilerek “dinden çıkmış” FETÖcülere karşı standart İslamı koruma adına destek aranıyor. Cemaatin MHP’yi ele geçirmeye dair planı olduğu yönünde propaganda ile mevcut ülkücülerin kalbine giden yol aralanıyor. Toplumsal mutabakata Kürtler de alınacak olsa, Kürtlere başından beri şahince yaklaşan cemaatin yüzlerce ırkçı propaganda eseri piyasaya serilebilir. Nihayetinde FETÖ, Türkiye’de iktidar için herkese uygun bir iç düşman rolünü üstlenebiliyor.

Erdoğan’ın kutuplaşma merkezli siyaset yaptığı günlerde, CHP ya da başka toplum güçleri için kardeşlik, farklılıkların birlikteliği gibi bir hikâye ile mücadele verme şansı mevcuttu. Fakat yeni başkomutan (ikinci bir emre kadar), köylü-kentli, burjuva-emekçi, laik-dindar, müslim-gayrimüslim demeden bütün toplumsal kimliklerin üzerinde iktidarını güçlendiriyor, kendi başlattığı kutuplaşmayı kendi verdiği kardeşlik mesajları ile sonlandırmaya çalışıyor. Milliyetçilerin ve Kürtlerin pragmatik oyları AKP’ye kayacak gibi dururken, muhalefetin siyaset alanı da CHP’nin yorgun omuzlarına ve gücü sınırlı ellerine yükleniyor. 18 Brumaire’i darbe ile değil, darbe bastırılması sonucu yaşayan Türkiye’de ise halka yeni liderin “destanlarıyla” yaşamaya alışmaktan başka seçenek kalmıyor.

Yüksek lisans derecesini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Rusya Tarihi ve Araştırmaları Merkezinden almıştır. Bu dönemde Türkiye kültürel ve siyasi tarihinde Rus ve Komünizm karşıtlığı üzerine yaptığı çalışmaları daha sonrasında ODTÜ'de nefret söylemi ve Türk milliyetçi söyleminde "öteki algısı" konusunda geliştirmiştir. Doktora tezini Türkiye'de Anti-Semitizmin Kemalist ve İslamcı söylemlerdeki kıyaslaması üzerine hazırlamaktadır. Çalışma alanları alanları arasında siyasi tarih, ideoloji ve söylem, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, Yahudi karşıtlığı, Türkiye modernleşme tarihi ve "Türkiye kültür ve sanat tarihinde siyasi etkiler" bulunmaktadır. Hâlen siyasi danışman olarak görev yapmaktadır.

1 Yorum

  1. Názım Arda Çağdaş says:

    Yazarın Görsele İlişkin Notu:

    Erdoğan’ı kutlamak için yapılan ve bugünlerde AKP taraftarları arasında popülerliği bir hayli artan Misvak dergisinde yayınlanan İslamî karikatürde, Türkiye’deki İslamcıların bilinen kahramanları arasında yer alan II. Abdülhamid, Necip Fazıl Kısakürek, Aliya İzzetbegoviç ya da Mehmet Akif Ersoy gibi şahsiyetlerin yanında anti-Cumhuriyet ideolojisinin sembolleri olan Mustafa Sabri, İskilipli Atıf, Said Nursî ve Şeyh Said gibi kişilerin de yer alması dikkat çekicidir. Fakat daha da ilginç bir ayrıntı, küresel cihad anlayışının ve IŞİD’in de fikir babası olarak kabul edilebilecek bazı kişilerin: cihadçılığın öncüsü Abdullah Azzam, Arap Yarımadası El Kaidesinin mimarlarından kabul edilen Enver El Evlaki ve Beslan Okul Katliamı ile hatıralarda kalan Şamil Basayev’in de Erdoğan’ın olduğu tabloda resmedilmesidir.

Düşüncenizi Paylaşın