15 Temmuz’un dış politikaya yansıması

15 Temmuz’un dış politikaya yansıması

Önce bir tesadüfü not edelim. 15 Temmuz kanlı darbe girişimi Erdoğan/AKP iktidar blokunun Mavi Marmara nedeniyle İsrail’le; savaş uçak düşürülmesi nedeniyle Rusya’yla bozulan ilişkilerin normalleşme sürecine girmesinden hemen sonra geldi.

Devamla iktidardan bakan ve iktidara yakın köşe yazarları tarafından, 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında ABD’nin olduğu açık biçimde ifade edildi ve yazıldı.

Dile getirilen bu iddialar, sadece Fethullah Gülen’in ABD’de olmasından değil ABD’nin doğrudan darbe girişimin içinde olduğuna dayanıyordu. Nitekim bu iddialara ABD yönetiminden sert cevaplar geldi.

İktidarın iadesi için dosya yolladığı Fethullah Gülen için ABD’den gelen “kanıt isteriz” mealindeki açıklamaların tepki çektiğini not düşelim.

 

ABD ve AB’DEN UZAKLAŞAN TÜRKİYE

Yine darbe girişimi takip eden ilk günlerde ABD medyasında çıkan analizler, girişime mesafeli olmaması nedeniyle Türkiye’den sert eleştirilerle karşılandılar.

Bu süreçte gündeme gelen “idamın geri gelmesi” tartışmaları AB ile fiili olarak donmuş olan müzakerelerin askıya alınması tehdidi ile karşı karşıya gelince AB ile de ilişkiler gerildi.

Son olarak önce İtalya sonra Avusturya ile başlayan sert tartışmalar, vize muafiyeti ve onun şartı olan mültecilerin geri kabul anlaşmasının askıya alınması ile Türkiye ABD’den sonra AB ile de arasına belli bir mesafe koymuş oldu.

15 Temmuz sonrası ABD ve AB ile ilişkiler belli ölçüde soğurken; aynı dönemde Rusya ile tam ters ısındı.

 

PUTİN ve ERDOĞAN’IN KAZAN-KAZAN ORTAKLIĞI

Rusya lideri Putin, 15 Temmuz’dan hemen sonra 17 Temmuz’da Erdoğan’ı araması ve bugün St. Petersburg’da yapılacak görüşeme için uzlaşmaları, yine Rusya’nın bu süreçte Batı’yı sorumlu tutan açıklamalarının bu yakınlaşmada önemli yer tuttuğunu söylemek gerek.

Erdoğan/AKP iktidar blokunun Batı’ya mesafe alarak Rusya’ya yakınlaşması iki aktör açısından dönemsel bir “kazan-kazan” politikası olduğu açıktır. Ancak bu ilişkinin uzun vadeli olarak sürdürebilir olduğu tartışmalıdır.

Türkiye’nin uzun vadede Batı’dan koparak Doğu’ya yaklaşması kolay değildir. Elbette bu durum, Batı’yla ilişkiler sürerken Rusya ve İran başta olmak Doğu ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmasına engel değildir.

Ancak şu çok açık ki Türkiye, 15 Temmuz sonrası Rusya ile ilişkileri ısıtarak; Batı’yla pazarlık gücünü arttırmaya çalışmaktadır.

Bütün mesele bunun Batı tarafından nasıl görüleceğidir.

Şunu kabul edelim ki, Türkiye nasıl kendi çıkarının maksimize etmek için manevra yapıyorsa aynı şekilde ABD ve AB de elindekilerle kendi çıkarını maksimize etmek için aynı manevraları yapacağı açıktır.

Bu açıdan bakıldığında; Fethullah Gülen ABD için, üyelik müzakereleri AB için, ülkesine sığınan 8 darbeci asker Yunanistan için Türkiye’ye karşı kullanabilecekleri birer kozdur. Bu yüzden Gülen’in de, 8 askerin de iadesi bu aşamada zordur.

Bu açıdan, uluslararası ilişkilerde çıkarları maksimize etmenin iki temel referansı vardır. İlki toplumsal meşruiyeti güçlü bir iktidar, ikincisi ise buna bağlı olarak alınacak siyasal risk.

 

DARBEYE KARŞI OLMAK YETER Mİ?

Önceki gün Yenikapı’da ve yurdun pek çok meydanında milyonlarca insan “darbelere karşı” ortak bir duruş sergiledi. Kabul edelim ki, bu ortak duruş darbelerle sınırlı bir ortak duruştur.

Darbeye karşı çıkanların başta demokrasi, özgürlükler ve laiklik başta olmak üzere Türkiye tasavvurları birbirinden hayli farklıdır. Erdoğan/AKP iktidar blokunun en büyük zaafı da bu konudadır.

Nitekim önceki gün darbeye karşı iktidar ve muhalefet partileri gibi aynı duyarlıkla karşı çıkan HDP bu uzlaşmanın dışında bırakılmıştır. Kürtlerin bir kısmının (HDP’ye oy verenlerin) toplumsal uzlaşmanın dışında bırakıldığı bir süreçte toplumsal meşruiyeti güçlü bir iktidardan bahsetmek mümkün değildir.

Bugün, büyük resimde Türkiye’ye baktığımızda darbe karşıtlığı dışında geniş bir uzlaşma görünmemektedir. Oysa Türkiye’nin darbe karşıtlığı dışında Kürtlerin de dahil olduğu demokrasi ve özgürlükler üzerinde geniş bir uzlaşmaya ihtiyacı vardır. Türkiye’yi uluslararası ilişkilerde güçlü kılacak olan bu uzlaşma olacaktır.

Kabul edelim ki, toplumsal uzlaşmanın yolu mesafe aldığımız Batılı özgürlükçü değerlerdedir, yaklaştığımız Rusya’nın otoriter değerleri değildir.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İnsan Hakları Hukuku Bölümü’nden yüksek lisans derecesi bulunan gazeteci ve yazar, Yeni Şafak gazetesinde editörlük ve köşe yazarlığı yaptı. Yeni Şafak'tan atıldıktan sonra T24 internet gazetesinde yazdı. 29 Ekim 2014′ye çıkan Millet Gazetesi’nde köşe yazmaya başladı. Millet'e el konulduktan sonra haberdar.com'da yazdı. Başörtüsü-Türban ve Sosyal Demokrat Parti Krizi ve Sol Arayışlar adlı kitapları bulunmaktadır.

3 Yorum

  1. Ayten Aydin says:

    Sanirim tehlikeli sularda seyrediyoruz. Bu cikmazda cozum icin geminin batmasina calisiliyor gibi. Bir yeniden dogus olacak. Ancak yozlasma derinlesmez ve halkin akli-selimi yitirilmezse.

  2. Ayhan Önal says:

    PKK tercihini yapmış ve kan dökmeye devam ediyorken, onun kuklaları ile toplumsal meşruiyet arasında bağ kurabilmek için Nasıl bir akıl tutulması gereklidir? HDP’den kanlı saldırılar için ne bir özür ne bir eleştiri gelmezken beyin daveti neyin meşruiyetinden bahsediyorsunuz? Fetöcülere de IŞİD’cileri de çağırsınlardı o zaman!

  3. Kemal Izmirli says:

    Cok guzel bir analiz. Ayten hanim’in dedigi gibi de cok tehlikeli sularda dolasiyoruz. Soyle ki: 1973-1974 yillari Kibris adasinda Makarios ABD ile buna benzer bir oyun oynamisti Adadaki ABD uslerinin kira ucretini yukseltmek istiyordu. Makarios’tan once ayni seyi Malta baskani Dom Mintof denemisti. Her ikisi Sovyetler Birligi ile diyaloga girmis ve ABD ye karsi SSCB ye us verme tehdidini kullanmisti. Iste o zaman ABD gudumlu Yunan Juntasi destegi ile Nikos Sampson Makarios’a suikast ve darbe yapmisti.

    Dis siyasette iki tarafli oyunlar oynarken elimizdeki levyenin sadece uzunlugu degil ayni zamanda saglamligi da cok onemlidir. Umarim devleti yonetenler bunun farkindadir ve levye ellerinde kirilmaz.

Düşüncenizi Paylaşın