Darbe ve Darbecilere “Bir Daha Asla” Demek İçin

Darbe ve Darbecilere “Bir Daha Asla” Demek İçin

Türkiye’de parlamenter demokratik rejimi hedef alan kanlı 15 Temmuz darbesini yurttaşlarımızın ve Anayasa’ya sadakatle bağlı kamu görevlilerimizin canları pahasına verdikleri direniş sayesinde atlattık. Bugüne değin 1960, 1971, 1980, 1997 ve 2007’de olmak üzere her on yıla bir darbe sığdıran askeri vesayet heveslileri 2016’da umduğunu bulamadı. Ülkemizde toplum ve siyaset son derece kutuplaşmış olsa da iktidar ve muhalefet partileri en ufak tereddüt göstermeden parlamenter demokratik rejim ortak paydasında bir araya gelmeyi başardı. Bu sağduyulu tavrı ve başarıyı kutlarken, demokrasimizin asıl büyük sınavının şimdi başladığını unutmamak gerekiyor. 15 Temmuz direnişinin ve yitirdiğimiz yurttaşların hatırasını yaşatmanın en doğru yolu yaşamlarını feda ettikleri demokrasiyi güçlendirmekten, askeri ve sivil otoriterliğe karşı hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmekten geçiyor.

15 Temmuz’un istisnasız tüm asker ve sivil suç ortaklarının ivedilikle yargı önüne çıkarılması en büyük önceliğimiz olmalı. Bu süreçte masumiyet karinesinin, adil yargılanma ve savunma hakkının ihlali, işkence ve kötü muamele gibi darbe soruşturmasının haklılığına ve meşruiyetine gölge düşürecek intikamcı ve otoriter aşırılıklarla kararlılıkla mücadele etmek gerekiyor. Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi’nin “Eşimin katilini bile yakalarsanız sakın işkence yapmayın” sözü herkesin kulağına küpe olmalı. Askeri rejimin en büyük mağdurlarından biri olan İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi’nin “Darbe girişimcisi askerlere yönelik linççi grupların gerçekleştirdikleri işkence, kötü muamele ve öldürme eylemleri meşru gösterilemez” açıklaması da bir arada yaşam kültürümüzün güçlenmesi yolunda çok anlamlı bir adım.

Darbeyi fırsat bilen iktidar medyası başta olmak üzere iftira, karalama ve linç kampanyaları tüm hızıyla sürerken darbenin suç ortaklarının kim olduğunun ve saiklerinin büyük bir hassasiyetle tespit edilmesi gerekiyor. Metin Gürcan’ın T24’te yayımlanan “Bir darbe girişiminin anatomisi” ve “Kamikaze darbe girişiminin karmaşık sosyolojisi” makaleleri darbenin toz dumanı henüz dağılmamış olsa da bu sorulara ilişkin önemli ipuçları sunuyor. Gürcan, darbenin Gülen cemaati mensupları, Hükümet ve/ya Erdoğan karşıtları, laiklik hassasiyetleri aşırı yüksek olanlar, kişisel çıkar ve şahsi kariyer peşinde koşanlar, emre itaat edenler ve tehdit ve şantaja boyun eğenler olarak özetlediği bir “cunta treni” tarafından yapıldığını savunuyor. Doğru yürütülen bir soruşturma ve Meclis’te dört partinin oybirliğiyle kurulan araştırma komisyonunun etkin çalışması darbecilerin kimlikleri ve aralarındaki ilişkilerin niteliği hakkında bizlere önemli bilgiler sunacaktır.

Darbecileri ve zihniyetlerini anlamanın yolu “cunta treni”ne katılan kişilerin öznel durumlarını ve legal ve illegal ilişki ağlarını irdelemekten geçse de, on yılda bir darbe üreten sorunlu ekosistemin de sorgulanması büyük önem arz ediyor. Türkiye’deki cezasızlık kültürünün ve TSK’nın kurum kültürünün dönüştürülmesi darbecilerin kim olduğundan bağımsız atılması gerekli bir adım. Ordu-sivil ilişkilerinin yeniden yapılandırılması, gün ışığında yönetim ve hesap verebilirlik kültürünün güçlendirilmesi bilgi-temelli ve kanıta dayalı siyasa, kurumsal ve uzun soluklu adımlar gerektiriyor. Türkiye’de demokratik gelişimi akamete uğratan ve parlamenter rejimin kurumsallaşmasını engelleyen darbeler zincirinin bir daha geri dönülemez şekilde kırılması da önceliğimiz olmalı.

7 Nisan 2016 günü Washington Post gazetesine verdiğimiz beyanatta Cenk Sidar ile birlikte çok net iki iddiada bulunmuştuk:

1) “Türkiye’de askeri darbe ihtimali kesinlikle yoktur. Türkiye, askeri darbeler dönemini kapatmıştır.”

2) “Seçmenler, askeri rejimle AKP arasında tercih yapmak zorunda kalırsa seçilmiş Hükümeti tercih edecektir.”

Haberin yayımlanmasından sonra geçen 100 günün ardından bu iddialarımızdan ikincisinde haklı çıkmış olsak da birincisinde yanıldığımızı görüyoruz. Bu noktada sormak istiyoruz: Darbeler döneminin geri gelmemek üzere kapandığı bir siyasi ortamda nasıl oluyor da yüzlerce ve belki de binlerce TSK mensubu böyle bir gafletin içine düşebiliyor? Önümüzdeki süreçte belki de bizi bekleyen en büyük görevlerden biri subayların siyasal, toplumsal, ekonomik ve diplomatik gerçekliklerden bu derece kopuk ve habersiz olmalarını engellemek olmalı. Aklıselim sahibi her askerin de rahatlıkla görebileceği gibi demokrasisi pek çok badireler atlatmış ve bugün de otoriterliğin pençesinde kıvranan Türkiye’nin mevcut parlamenter demokrat refleksleri bir askeri darbenin başarılmasını imkânsız kılıyor. Darbeci askerlerin bu gerçeği idrak edemeyecek yetersizlikte olması en az yol açtıkları kan, gözyaşı ve yıkım kadar acı ve endişe verici.

Şuna eminiz ki darbecilerin hükmettiği bir Türkiye, baskının, işkencenin, geri kalmışlığın ve yoksulluğun Türkiyesi olacaktı. Yine eminiz ki darbe girişimini fırsat bilerek derinleştirilecek bir otoriterlik de baskının, işkencenin, geri kalmışlığın ve yoksulluğun Türkiyesi olacaktır. İşte bu nedenle, 15 Temmuz darbesine karşı mutlak bir zafer elde etmenin yegâne yolu özgürlükçü demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü güçlendirmekten geçiyor. Darbe ve darbecilere samimiyetle “Bir Daha Asla” demenin yolu demokrasiye, çoğulculuğa ve bizden farklı düşünen, inanan, konuşan ve yaşayan yurttaşlarımıza sahip çıkmaktan geçiyor. 12 Eylül’den 15 Temmuz’a, 1980’in Arayış’ından 2016’nın Yeni Arayış’ına uzanan çizgide her tür vesayetle mücadele etmek özgürlükçü demokratlar için vazgeçilmez bir görev olmaya devam ediyor, edecek…

TBMM'de 24. dönem CHP Bursa Milletvekili olarak görev yapmış, Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ve Türkiye - Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu üyeliklerinde bulunmuştur. Yüksek lisans ve doktora eğitimini Harvard Üniversitesi'nde gerçekleştiren Erdemir, ODTÜ ve Bilkent Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Halihazırda Washington’da bulunan Demokrasileri Savunma Vakfı'nda kıdemli analist olarak çalışmaktadır. Sosyal Demokrasi Derneği bilim kurulu üyesi ve İnanç Özgürlüğü için Uluslararası Parlamenterler Girişimi (IPPFoRB) kurucularındandır. 2016 yılında Stefanus İnanç Özgürlüğü ödülüne layık görülmüştür.