CHP’nin Sürdürülemez Dengeciliği

CHP’nin Sürdürülemez Dengeciliği

7 Haziran seçimlerinden sonra “istikrarı getirebilecek makul parti” stratejisiyle 1 Kasım seçimlerine giren CHP, aşmak için kilitlendiği yüzde 30’un oldukça altında bir oy alarak, yüzde 25’in partisi kalmaya devam etti. Nesnel bir gözle bakıldığında CHP liderliğinin özellikle 2014 yerel seçimlerinden beri yeni bazı seçim taktikleri denediğini, bunların sandığa yansımasını umduğunu ama 1 Kasım’la beraber çok ciddi bir hayal kırıklığı yaşandığını teslim etmeliyiz.

1 Kasım’dan beri Türkiye’de sadece tek bir kişinin, Erdoğan’ın siyaset yaptığını söyleyebiliriz. Onun dışında gündem belirleyebilen, dikkatleri çekebilen bir aktör mevcut değil. MHP liderliği kendi delegelerinden kurultay kaçırmakla meşgul. HDP, PKK’ya ve silahlı mücadeleye karşı net bir tutum takınamamış olmanın, yalpalamanın sancılarını yaşıyor. Şu anda kendi dışına odaklanabilecek tek parti CHP. CHP’nin son dönemde yaşanan süreçte oldukça edilgen bir konuma savrulduğunu görüyoruz. Peki neden? Neler yapılabilirdi ve neden yapılamıyor?

CHP, Türkiye’nin temel meseleleriyle ilgili net söylem ve politikalar oluşturamıyor. Tam da bu nedenle, söz konusu meselelerde kriz olduğunda bocalıyor. Genel stratejisi olmadığından taktiği var algısı oluşabiliyor ama stratejisi olanların küçük hamleleriyle taktikleri de boşa çıkabiliyor.

Dokunulmazlık meselesi yukarıda anlattığım zaafları net biçimde göstermesi bakımından ele alınabilir. CHP, Kürt meselesinde hafife alınmaması gereken bazı adımlar atmadı değil. Ama meselenin önemiyle uyumlu bir söylemi ve bununla irtibatlı politika önerileri olmadığı için atılan değerli adımlar da boşlukta kalabiliyor. Veya atılan bir adım, birileri ürker mi kaygısıyla dengeciliğe kurban gidiyor.

Son dönemde yeniden çatışma ortamına girildiğinde CHP, ortaya çıkan insan hakları ihlallerine dikkat çeken girişimlerini sıklaştırdı, yaşananları kayda geçirdi. Ne var ki CHP Genel Başkanı’nın söylemi güvenlikçi dile sıkıştığı için, yine net bir duruş sağlanamadı. Bugün sokağa çıkıp, “Kılıçdaroğlu’nun konuyla ilgili en hatırladıkları mesajı nedir?” diye sorsak, muhtemelen “Ak Parti göz yumduğu için PKK’nın şehirlere silah yığmasına” dair eleştirileri anımsanacaktır. Güvenlik zafiyetini eleştirmek, bu güvenlik meselelerini sürekli olarak karşımıza çıkaran büyük ve genel hataları asıl hedef tahtasına koymadığınızda pek bir şey ifade etmeyecektir.

Bu dönemde CHP, konuyla ilgili bütün mesajlarının birinci sırasına “Derhal çatışmasızlık noktasına geri dönülsün” talebini koymalıydı. Ardından konu, TBMM çatısı altında şeffaf biçimde ele alınmaya devam etsin. Çözüm Süreci yeniden işlerlik kazansın” diyebilmeliydi. Ama CHP bu ana mesaj üzerinden ilerleyemedi. Neden? Kabartılan milliyetçilikten korktu. Net bir mesaj veremediğinde hep yaptığı gibi yine dengeciliğe meyletti.

“Parti içerisinde küstürülebilecek ulusalcılar” korkusu, CHP içerisinde artık kemikleşmiş bir refleks haline geldi. Üstelik doğru anlatıldığında, etraflıca tartışıldığında CHP Örgütü’nün pek çok meseleyi kavradığı deneyimlendiği halde. Bence CHP Örgütü’nün büyük çoğunluğu, ulusalcı tezlerle ve reflekslerle iktidar olunamayacağını gayet iyi anlıyor. Bu konuda çok daha cesur ve kararlı olunmaması için hiçbir sebep yok.

Bir de parti dışında “milliyetçi hassasiyeti” olanların da dikkate alınması kaygıları olabilir. Ama tüm bunlarda ıskalanan çok ama çok önemli bir durum var. Türkiye’de dengecilikle alınabilecek bir yol mevcut değildir. Karşınızda siyasal merkezi Beştepe’de temerküz etmek isteyen, bunun da sürekli olarak alışılmadık yöntemlerle yapan bir rakip mevcutken sadece elinizde olanı tutmaya yönelik dengecilikle alacağınız yol olmadığı gibi elinizdekini de kaybedebilirsiniz.

Bugün Kürt meselesini sırf bir asayiş meselesi olarak görenlerin sesleri çok gür çıkıyor olabilir. Ama bunun temelde siyasal bir mesele olduğunu kavrayanlar da azımsanmayacak sayıdadır. Bir de siyasetin kendisinin, ikna etmek için çeşitli araçları devreye sokma sanatı olduğunu unutmamalıyız. CHP, Kürt meselesinde izlenen yolun çözüm değil daha fazla mesele getireceğini, ülkenin bölünmesi sürecini derinleştirebileceğini çok daha gür sesle anlatabilirdi. Bunu deneyebilirdi.

Kürt meselesinde böyle bir söylemi ve buna paralel politika önerileri olmadığı için CHP’nin Dokunulmazlık meselesinde bocalaması da kaçınılmazdı. Son birkaç aydaki silahlı çatışmalarda karşılıklı 6000’e yakın kişinin öldürüldüğü bir ülkede, yasal siyasal alanı gözbebeği gibi koruyamayan bir siyasal sistem hamasete teslim olmuş demektir. Dokunulmazlık meselesini Davutoğlu’nun yanan bir kestane olarak elinde bulduğu aşikardır. O her zamanki hamasetiyle bu meseleyi pehlivan restleşmesine soktuğunda CHP, milliyetçi hamasetle sıkıştırılacağı endişesine kapıldı. Oysa Davutoğlu’nun ilk mesajlarının satır aralarına bakıldığında, “birkaç kulak bükelim ama fazla ileri gitmeyelim” noktasında olduğunu görebiliriz. Ama mesele büyüdükçe büyüdü ve Davutoğlu sele kapıldığı halde CHP’ye saldırarak “cambaza bak” deme “siyasetine” sığındı.

Bu noktada CHP’nin hiç acele etmeden yanan kestaneyi uzaklaştırmak adına yapabileceği şeyler yok muydu? İlkesel olarak dokunulmazlığı kaldırmanın sakıncalarına değinerek, bunun Kürt meselesinde şiddet sarmalını daha da derinleştireceğini anlatmayı deneyebilirdi. Bence toplumun çoğunluğu bunu anlardı. Diyelim bu söylem yeterince etkili olmadı, o zaman CHP, “yargı bağımsızlığına güvenmediğim bir ülkede bu topa girmem” diyebilir ve böylece genişçe bir kesimi ikna edebilirdi. Üstelik mevcut düzenleme (bir defalık eldekilerin kulağını bükme) anayasaya temelden aykırıyken bu da vurgulanabilirdi.

Tüm bunlar mümkünken, “Anayasaya aykırı ama destek vereceğiz” demek; “minderden kaçtı dedirtmem” anlayışının ötesine geçemeyen bir tutum olmaya mahkumdur. Üstelik eğer bu yasa referanduma giderse, üç partinin hep beraber “Kürtlerin vekillerini yeme” oyununa dönebilir ki, böyle bir yan yana gelişi en çok kimin istediğini tahmin etmek zor olmasa gerektir.

Sırf böyle bir referandum riskine girilmesi bile Ak Parti’nin hamasete nasıl kilitlendiğini açıkça gösterirken, bu tehlikeli oyunda bir şekilde var olma hatası, uzun yıllar üzerinize yapışıp kalabilecek bir yük olacaktır. Bu referandum, idam cezasının referanduma sunulması absürtlüğüne benzer bir milliyetçi öfke kabarmasına kayarsa, Kürtlerin bir bütün olarak rencide hissedecekleri bir ayrışmanın değirmenine kendi ellerinizle kaynar su taşımış olursunuz.

Düşünün CHP şu slogan etrafında bile çok daha ilkeli ve rahat bir konumda olabilirdi: “Ülkenin bölünmesini istemediğimiz için Dokunulmazlık oyununa gelmeyeceğiz. Bu tiyatroda taraf olmayacağız.” Şimdi CHP, bu dediğim yönde bir manevra yapsa bile bu taktiksel bir zikzak olarak algılanacak. Üstelik Anayasa Komisyonu’nda öneriye “evet” oyu veren bir parti olarak, eğer geri adım atılırsa, bu tutum hiç kimseyi sevindirmeyecek. CHP, Kürtleri kırdığı gibi yine Milliyetçi hamasetin “minderden kaçma” eleştirilerine maruz kalacak.

Yukarıdaki acı örnek üzerinden temel meselelerde net siyasal söylem ve politikalar geliştirememenin bedellerine değinmiş olduk. Mevcut seçmenleri yitirme korkusu dengeciliği, dengecilik de risk almadan aynı yerde durmayı kaçınılmaz hale getiriyor. CHP, MHP ve HDP’nin yaşadıkları krizi, kendisi için bir fırsata çevirebilir mi? Gerçekten yeni bir Türkiye için risk almazsa, siyasetteki bu boşluğu dolduracak aktörlerin çıkması ve CHP’den de oy almaları hafife alınmaması gereken bir ihtimaldir.

Var olma mücadelesi veren bir toplumda eski kurumsal yapı ve eski alışkanlıklarla hareket ederseniz, sizi de tarih dışına iterler…

2009 yılında doçent, 2015'de profesör derecesini almış olup halen Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde akademik faaliyetlerine devam etmektedir. New York Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları Merkezi (1999-2000), Hollanda'daki Modern Dünya'da İslam Çalışmaları Uluslararası Enstitüsü'nde (ISIM) 2005-2006 sonbahar döneminde ve ABD'deki Northwestern Üniversitesi, Buffett Uluslararası ve Karşılaştırmalı Araştırmalar Merkezi'nde 2011-2012 bahar döneminde misafir öğretim üyesi olarak bulunmuştur. Prof. Yüksel'in yayınlanmış kitapları; Anti-Komünizmden Küreselleşme Karşıtlığına: Milliyetçi Muhafazakâr Entelijansiya; AKP Devri: Türkiye Siyaseti, İslâmcılık ve Arap Baharı; 1960’tan Günümüze Türkiye Tarihi'dir.

2 Yorum

  1. Aytrn Aydin says:

    Son paragrafinizda su andaki durumu cok guzel tasvur etmis ve onun geregini cok guzel aciklamissiniz. Simdi ana soru bunu kim ve nasil atesleyecek ? Bugunku parti sistemi gerekeni yapacak gibi gozukmuyor. Bu adeta bir afet manzarasindaki durumda normal tedburler yeterli olmayacak gibi gorunuyor. Halkin da buyuk farkindaligi yaratilarak tam kapsamli bir afet onleme tedbirleri alinmasi gerekiyor. Teshis zor degil ama tedbir buyuk bir ozveri ve cesaret gerektiriyor. Yine bunun da halk icinde olusmasi gerekiyor. Kivilcimlar bulunup onlar alevlendirilebilir.

  2. yüksel taşkın yüksel taşkın says:

    Siyaset yapmayan ama çok yakından izleyenlerin bir şekilde sahaya inmeleri gerekiyor bence ama nasıl? İşte hep beraber düşünmek gereken şey.

Düşüncenizi Paylaşın