Kurultayın Ardından CHP: Gerçekler ve imkanlar

Kurultayın Ardından CHP: Gerçekler ve imkanlar

CHP’nin geçen hafta yapılan Kurultayı, AK Parti’nin yayıldığı hegemonyacı reel politikte CHP’nin veri gerçeklerden ne tür politikalar üretip, başarılı olup/olamayacağına ilişkin ipuçları üretti. 12 Eylül rejiminin ardından yeniden açılışından bugüne neredeyse çeyrek asır geçen partinin yakın dönem tarihi iktidar arayışıyla özdeşleşmiş olmasına rağmen, ikinci parti olmaktan bir türlü kurtulamayan CHP gerçeğiyle karşı karşıyayız. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığıyla başlayan yeni dönemde sosyal demokrasiyi iktidarla taçlandırmak adına mümkün olanın ötesinde adımlar atılmasına rağmen, 7 Haziran ve 1 Kasım’da yine partililerin özlemi gerçekleşmedi.

35. Olağan Kurultay CHP’nin yeni dönem politik perspektifini şekillendirme adına önemli işaretlerin alındığı bir kurultay olarak değerlendirilebilir. Bu Kurultayı tabii ki 1980 öncesi CHP’nin parti içi diyaloji tesisini sağlayan etkinliklerine benzetmek mümkün değil. Geçmişte Kurultayların tüm süreçlerinde Türkiye’nin yeni yetme partilerine sadece parti içi demokrasi değil, ülke sorunlarını tanımlama, çözüm önerileri geliştirme anlamında politik tahayyül ve perspektif dersleri de veren CHP, günümüzde politikanın hıza ve rutin olana teslim oluşu nedeniyle, Kurultayları kapsayıcı program/tüzük değişikliklerine imkân sağlayan proaktif diyaloji mekanizmasına dönüştüremiyor. Fakat, Kılıçdaroğlu’nun bu değişiklik gerekliliğini çeşitli vesilelerle dillendirmesi nedeniyle, değişim umudunu önümüzdeki program ve tüzük Kurultaylarında beklemek en mantıklı olanı.

CHP YENİ DÖNEME HAZIR MI?

Kurultay’da gerek Kılıçdaroğlu’nun konuşması, gerekse sonuç bildirgesi, Türkiye’nin en temel ve acil ihtiyacı olan aksak/mekanik demokrasisini demokratikleştirme zorunluluğuna dair önemli saptamaları içermektedir. Özellikle sonuç bildirgesinde dillendirilen Türkiye’nin bugün ihtiyacını duyduğu ve dördüncü devrim olarak tanımlanan “Özgürlükçü Demokrasi” anlayışı ile içeriğinin çok net olarak doldurulduğu partinin yeni dönem hedefleri, aksayan demokrasiyi işleyen demokrasiye dönüştürme anlamında bir kapsayıcı-demokratik özgürlük rehberi şeklinde okunabilir. Yargıdaki siyasallaşmanın sona erdirilmesinden, siyasi parti ve seçim yasalarının demokratik temsil odaklı düzenlenmesine, yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden kalkınmayı yalnızca zenginleşme olarak anlayan yaklaşıma son verilmesine, insan haklarına saygılı bir güvenlik politikası oluşturulmasına kadar uzayan hedefler ülkede dillendirilme ihtiyacı olan taleplerin partililere ve kamuoyuna aktarılmış olması adına önemliydi.

Fakat iş, Genel Başkanı, Parti Meclisi üyelerini seçip, birkaç tüzük değişikliği yapıp, ardından sonuç bildirgesini takdimle bitmiyor, tüm bunlar partinin seçim kazanmaya aday parti olması için yeterli değil. Sözkonusu yolda atılması gereken, parti içi ve dışı dinamiklerin şekillendirdiği çok adım var. Kılıçdaroğlu’nun tek aday olarak girdiği Kurultay’da yeniden Genel Başkan seçilmesi partililerin kendisine besledikleri umudun dışa vurumu olmakla birlikte, seçim sürecinin yansıttığı ve dikkatle incelenmesi gereken 2 husus var: İlki; 200’ün üzerindeki delegenin geçersiz oy kullanması. İkincisi sosyal demokrat etiketli bir partide ister tüzüğün emredici hükümleri (adaylık için gerekli imza yeter sayısı) , isterse Balbay dışında kendine ve delegelere güven problem nedeniyle Kılıçdaroğlu’nun karşısına genel başkan adayı çıkamaması.

Bu seçeneksizlik Türkiye’de sosyal demokrat partilerin örgütsel yapılarında liyakat yerine himayeye dayalı ilişkilerin kendine özgü yerel oligarşinin tunç kanunundan kaynaklanmaktadır. Bu yerel politik kanunun hüküm icrasının müsebbibi parti yerel teşkilatlarında profesyonel politikanın liyakat temelinden çok, kliantalist, mezhep gibi ilksel bağların hâkimiyetidir. Bu nedenle, CHP’de yerelde politik kariyer yapma herhangi bir seküler-ilksel aidiyetler, hatta kliantalist, popüler referanslar olmadan kolay değil. Söz konusu referansların farklı partilerde farklı aidiyetler ve amoral ilişkiler üzerinden şekillendiği de malum.

BÖKE’NİN ALDIĞU OYUN ANLAMI

Ülke koşullarında ilksel bağların siyasetteki rolünü yok saymak mümkün olmasa da, mesele partilerin bu bağların sayısal çoğunluk tahakkümüne direnip direnemedikleridir. Kanımızca direncin anahtarı tüm süreçlerde delege temelli seçilme yöntemi yerine, üyeliği süreçlerde doğrudan aktif seçici hale getirecek kurumsal düzenlemelere (Siyasi partiler yasası ve tüzük değişikliğiyle) gitmektir. Aksi takdirde, sayıları ancak 1000’i bulan seçiciler kurulu ve çarşaf liste fetişizmiyle CHP bırakın seçmene, üyelere bile açılamayarak kendi içine kapalı kalmaya mahkûm oluyor. Genel başkanın birlikte çalışmak istediği isimleri dahi belirleyemediği bir sistem demokratik görünse de, işlevsel değildir.

Kurultay iradesi bağlamında irdelenmesi gereken bir diğer sonuç; Selin Sayek Böke’nin delegeden en fazla desteği alarak Parti Meclisi’ne girmesi. İlk bakışta sözkonusu tercih Böke’nin CHP’nin görünen yüzü olarak öne çıkan teknokratik popüler kimliğine dayanıyor görünse de, bunun CHP örgütünün zihinsel derinliklerinde radikal bir değişim özleminin yansıması olduğunu düşünüyoruz. Böke nasıl ki DYP’li delegelerin 90’ların başında Demirel’in ardından taşrayı temsil eden İsmet Sezgin, Köksal Toptan yerine, Boğaziçi mezunu, batıda lisansüstü eğitim görmüş, emekli vali kızı bir akademisyeni genel başkan yaparak, sosyal piramitte yükselme arayışını Çiller şahsında ilan etmişse, CHP delegeleri de Böke’ye verdiği destekle aslında klasik CHP beşeri sermayesinde değişim arayışına girdiler.

Yapılan; tek kişi üzerinden dahi olsa, eskimiş CHP’li siyasetçi profilinden kurtulmak amacıyla, sarsılmışların dayanışmasını sergilemeleriydi. Böke tercihi; onun şahsında CHP örgütünün klasik CHP’li profesyonel politikacı tipi yerine, Kılıçdaroğlu’nun başlattığı yenilenmeye açık özgürlükçü, sosyal piyasacı, küreselleşmeye yatkın vizyon arayışı ve yenilenmeye destek verilmesidir.

ÇOĞULCULUK VE KAPSAYICILIK SORUNU

Kurultay’da oluşan Parti Meclisi CHP’nin önümüzdeki süreçte kamusal yüzü olması anlamında irdelenmeye değer diğer yapı. Özellikle Parti Meclisi’nin delege oyundan çıkması yapıyı görece demokratik niteliğe büründürse de, çoğulculuk ve kapsayıcılık sorunludur. Çünkü, aşağıdan yukarıya doğru seçilerek gelen yapı daha mahalle delege seçimlerinden başlayarak liyakattan çok himayeye dayalı olarak şekillenmekte ve bu yapısal ilişki sistemi üst yönetime kadar sirayet etmektedir. Yapının oluşumunda şekilsel anlamda demokratiklikten söz edilse de, son tahlilde tüm kademelerde CHP’yi esir olan profesyonel siyasetçiler ve profesyonel particilik egemendir.

Hal böyle olunca CHP’nin parti içi demokrasi diye dillendirdiği siyaset ve örgüt tarzı aslında belediye başkanlarının, delege ağalarının kontrol ettiği, sade seçmene, üyeye kapalı nevi şahsına özgü oligarşik bir yapıdır. CHP’nin iktidar iddiası için önümüzdeki süreçte Tüzük Kurultayında yapılacak değişikliklerle bu sorunlu yapının tasfiyesi zorunludur. “Peki, ama nasıl?” sorusuna yanıt aramak bir sonraki yazının konusu. Bütün mesele; gerçeklere eleştirel yaklaşıp, yeni imkânlar yaratmak üzerine düşünmek ve CHP’nin nasıl farklı toplum kesimlerini kendisine çağıran bir parti olacağına yanıt aramaktır.

 

 

 

 

1 Yorum

  1. ayten aydin says:

    Bu degerlendirmenuz sizin de soylediginiz gibi bir yeni yaziniza guzel bir temel olacak nitelikte diyecegim.
    Bir kucuk katki olarak vizyoner ile misyoner arasindaki farki iyi anlamak ve aciklamak gerekecek .
    Bir vizyoner yeter ve artar da misyonerlerin sayisi gercek farki yaratir. Acizane hatirlatirim.

Düşüncenizi Paylaşın