Yaşamak Bir Ağaç Gibi Tek ve Hür ve Bir Orman Gibi Kardeşçesine

Yaşamak Bir Ağaç Gibi Tek ve Hür ve Bir Orman Gibi Kardeşçesine

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” demiş sevgili şair Nazım Hikmet Ran.

Ne kadar reddedilemez güzellikte bir şiirsel arzunun gerçekliği değil mi? Sevgili şairin yıllar öncesindeki şiirinin mısralarında dile getirdiği hümanist düşüncelerini 2015 yılı Türkiyesinde halen başaramamış bir milletin evlatlarıyız hepimiz. Son yıllarda bırakın kardeşçe hep birlikte huzur içerisinde yaşayabilmeyi, son günlerde yaşadığımız olaylar karşısında insan olabilmeyi bile başardığımızı söyleyebilmek güçleşmektedir. Her geçen gün, her geçen dakika toplum içerisinde artan kin, nefret, öfke söylemleri günlük toplumsal yaşantılarımızı, iş dünyamızı, ev hayatımızı derinden bir şekilde etkilemeye başlamış bulunmaktadır. 92 yıl önce Cumhuriyetin kuruluşunda ellerindeki oldukça kısıtlı imkanlarla dünyanın dört bir tarafından gelen emperyalist hamleler karşısında yoğun biçimde savaşları kazanarak millet olabilme mücadelesini başaranların oluşturduğu ülkenin kurucu nüvesini ve mücadele ruhunu hızlı biçimde kaybetmekteyiz. Ülke son yıllarda dış politika açısından hiç olmadığı kadar dışa bağımlı ve kırılgan, ekonomi 2009 yılından bu yana tarihinde hiç olmadığı ölçüde uzun süreli bir düşük büyüme patikası içerisine sıkışarak toplam gelir pastasının küçülmesi karşısında kavga ederek adil gelir paylaşımı noktasında bulunmamaktadır. Her geçen finansal türbülanslar neticesinde zengin kesim daha bir zenginleşmekte, fakir düşük ücretlerde çalışan büyük bir kesim ise daha bir fakirleşmektedir. Seçimler arifesinde sürekli gündeme getirilen maaş artışları ise, çalışanların kalıcı gelir seviyesi artışları yaşayabilmelerini sağlayabilecek geniş perspektifli bir yaklaşımdan uzak defaten yapılan belirli bir süre ikramiye ödemeli gelir tahsisatı şeklinde gözükmektedir.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana 10’ar yıllık dilimler halinde ülkenin ortalama büyüme trendine bakıldığında on yıl %5’lik bir büyüme yakalandığını ancak bir sonraki 10 yıllık dönemde %3’e yakın ortalama büyüme gerçekleştiği gözlenmektedir. 1950’den itibaren geçen 65 yıl içerisinde %3 ile %5 arasında sürekli iniş çıkış yaşayan yüksek büyüme volatilitesine sahip bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıyayız. 2002-2015 yılları arasında kimi çevreler tarafından zaman zaman ekonomik alanda çok başarılı olunduğu şeklinde dile getirilen ekonomik görüş ilgili dönemdeki %4.4’lük ortalama ve 2009 yılından bu yana da gerçekleşen ortalama %3.2 seviyesi ve son 7 yıldır sürekli gerileyen büyüme ile uzun vadeli ortalama altı vasat bir ekonomik performans ile bizleri karşı karşıya bırakmaktadır. 2008 ABD küresel krizinden bu yana yapılamayan ülkenin ekonomik, hukuk, eğitim başta olmak üzere kritik alanlarındaki yapısal reform hamleleri ABD ve Avrupa’nın ekonomik krizlerinin hasarları ile mücadele ederken gerçekleştirememiş olmamız ülkenin geleceğine, bugünün gençlerine karşı yapılmış en büyük haksızlık olduğunu ifade etmek isterim. 2002-2007 yılları arasında AKP’nin yerel ekonomik kriz neticesinde uygulama fırsatı bulduğu ekonomik reform ve dışa açılma hamleleri son 7 yılda tam tersi bir şekilde uygulanmak suretiyle elde edilen tüm kazanımların hızlı bir şekilde geri verilmeye devam edildiği bir dönemi hepimize yaşatmaktadır. Ülkenin kişi başı gelir seviyesi cari dolar fiyatları üzerinden 2001 krizinden bu yana $3.500 seviyelerinden $10.500 seviyelerine kadar 2008 yılına kadar yükseliş kaydettikten sonra 2015 yılı sonunda büyük bir ihtimal ile $9.500 ve 2016-2017 yılları içerisinde de $9.000 seviyelerine doğru geri çekiliş yaşayabileceğimizi göstermektedir. Hane halkının 2001 krizi öncesindeki 20 yıl boyunca yüksek enflasyon ve yüksek faiz sarmalı içerisinde uzun vadeli düşük nominal faiz üzerinden borçlanma imkanlarının hiçbir şekilde gerçeklememiş olması sebebi ile Kişi Başı Borç/GSMH oranı 2001 yılından itibaren hızlı bir şekilde %2’den %20 seviyelerine kadar 10 kat yükselmiş bulunmaktadır. Diğer taraftan da 2013 yılı ortasına kadar izlenen düşük kur politikası uygulanmasının sonucunda reel sektör döviz borçlanmasını da hızla arttırarak bugün itibarıyla $185 Milyar büyüklüğünde bir döviz açık pozisyonu riski oluşmuş durumdadır. 2016 başından itibaren ABD’nin sıfır faiz politikasından resmi olarak çıkışının düzenli faiz artışları ile tescilleneceği yeni normal piyasa koşulları altında ülkenin ekonomik anlamda ciddi bir baskı altında yıllar yaşayacağını beklemekteyim. Hane halkının yüksek borçluluk ve azalan reel gelir seviyesi altında ekonomik sıkıntılar yaşaması neticesinde hür bir siyasi irade beyanı göstermesi de haliyle kolay olamamaktadır. 2014 ve 2015 yıllarında yaşanan düzenli döviz kuru artışları, sıkışan İç Pazar koşulları ve istikrarsız düşük büyüme patikası içerisinde hareket eden Dış Pazar imkanları altında reel sektörün işletme sermayesi ihtiyacı her geçen gün yükselmekte, ödeme vadeleri sürekli ileri bir tarihe doğru ötelenmektedir. 2016 yılında yükselecek döviz kuru yeni yüksek seviyeleri ile yaşanan bu döngüde reel sektör içerisindeki en kırılgan şirketlerden başlayarak iflaslar, el değiştirmeler ve birleşmeler akabinde bankacılık sektörünün de sıkıntıya düşeceği çok muhtemel bir gelişme olabilir.

Nazım’ın anlamlı şiiri ile yaptığım yazının giriş bölümünü ekonomik gelişmeler bağlayarak yazının ana fikrinden sizleri daha fazla uzaklaştırmak istemiyorum. Toplumsal iç barışı ve huzuru tesis etmeden, hukuk ve adalet kavramlarını uluslararası temel normlara bir an önce eklemlemek amacıyla ülkeyi Batı ülkelerine yakınsatmak üzere geniş kapsamlı bir restorasyon sürecine yol almak için acilen hareket geçmeden 2002-2008 yılları arasındaki ekonomik performansları yakalama imkanımız uzun bir süre daha maalesef olamayacaktır.

Ülke içerisindeki kutuplaşmalar Siyasi, Kültürel Kimlikler ve Hayat Tarzları üzerinde hızlı bir şekilde yükselmektedir. Ülkenin yaklaşık %40’lık bir kesimi iktidar tarafında iken %60’lık bir diğer kesimi diğer tarafta konsolide olmuş bir şekilde 1 Kasım seçimlerine girmekteyiz. Yani siyasi, istatistiki anlamda yapılan araştırmalarda gözlemlenen sol ve sağ siyasi ideolojilerin merkez toplam üzerinden gelen normal dağılım eğilimi Türkiye’de çok ciddi bir şekilde her iki tarafa doğru yaslanan siyasi kutuplaşmalar ile çatışma ortamını sürekli körüklemektedir. 2010 yılındaki siyasi kutuplaşma, AKP karşıtlığı üzerinden CHP ve MHP üzerinden tam olarak birbirlerine yakınmamış durumda iken, 2015 yılında AKP karşıtlığı, CHP-MHP-HDP ile birbirine oldukça yakınsar bir şekilde iktidar karşıtlığı şeklinde konsolide olmuş bulunmaktadır. Kültürel kimlikler arasındaki kutuplaşmalar Türk-Kürt, Sünni-Alevi, Dindarlar-Laikler, Modernler-Muhafazakarlar şeklinde karşılık bulmaktadır. Konda araştırma şirketi Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın 2015 yılı içerisinde yapmış olduğu bir araştırmaya göre, Türklerin yüzde 57’si gelin veya eş olarak, yüzde 54’ü iş ortağı olarak, yüzde 47’si komşu olarak bir Kürt’ü istememektedir. Buna karşılık Kürtlerin de yüzde 26’sı gelin veya eş olarak, yüzde 25’i iş ortağı olarak, yüzde 22’si komşu olarak bir Türk’ü istememektedir. Doğal olarak ülkede yaşanan siyasi kutuplaşmalar hayat tarzı kutuplaşmalarını da körüklemektedir. AKP karşıtlığını oluşturan toplumdaki Modern Kesim bir tarafta, Gelenekselci Muhafazakarlar ve Dindar Muhafazakarlar AKP yandaşı şeklinde diğer bir uç tarafta konsolide olmaktadır. Toplum içerisinde bu derece yoğun bir şekilde yaşanan kutuplaşma neticesinde, Cumhuriyetin 92 yıl önce temel hedefi olan “Kalkınma ve Modernleşme” ülküsünü tamamlayarak küreselleşen gelişmiş G-20 ülkelerinde genel kabul gören Temel Hak ve Hürriyetleri, Demokrasiyi Batı standartlarına çekebilmemiz oldukça sancılı olacaktır. 1969 genel seçimlerinden 12 Eylül askeri darbesine kadar hükümetlerin ortalama siyasi ömürleri 305 gün olmuştur. 1983-2002 dönemine kadar ise, 14 Hükümet ortalama 1 Yıl 4 Ay görev yapmış bulunmaktadır. ABD Ay’a ayak bastığı günkü Tercüman gazetesinin manşetinde Demirel’in manşetlerdeki şu sözü bugün geçerliliğini korumaktadır. “İtişip Kakışmakla Zengin Olamayız” 30 Eylül 2015 tarihinde NASA Mars’da su bulunduğuna dair açıklama yaptığı saatlerde ise, biz 46 yıl öncesinde olduğu gibi birbirimizle itişip kakışmakla meşgul durumdayız. Bilim adamları sanayi, tıp gibi öncü alanlarda 3 boyutlu yazılar üzerinden yeni maddelerin baskılarının haberlerini verirken bizler halen birbirimizi yemekle uğraşıyoruz!

Türk Siyasetinde rekabet ve kalite yoksunluğunun bulunduğu tartışma götürmek bir gerçekliktir. Bir ülke layık olduğu şekilde yönetilir söylemi bu ülkenin kaderi hiçbir şekilde olmamalıdır. Parlamentodaki 4 parti de kimlik siyaseti içerisine sıkışmış bulunmaktadır. Dincilik AKP, Laikçilik CHP, Türkçülük MHP ve Kürtçülük HDP’nin tekeline alınmış bir şekilde ilerlemekteyiz. Muhalefetteki tüm partiler de bu sıkışmışlık içerisinde siyasi mücadelelerini vermektedirler. Hepsinin ortak kısıtları ise, Coğrafi Güçlülük veya Zayıflık, Sosyolojik Kısıtlılık ve Hayat Tarzı Kısıtlılığı şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Ancak ortak bu kısıtları aşarak muhalefetin toplumda Türkiye’yi kadroları, söylemleri ile yönetebileceklerine dair yeterli güveni tesis etmeleri durumunda siyasi başarının da geleceği açıktır. Zira hayatta hiçbir zaman her şey sürekli kötü veya her şey sürekli çok iyi gitmemektedir. Her inişin bir çıkışı her çıkışın bir inişinin olduğunu unutmamak gerekir.

Türkiye’nin geleceği asıl şimdi başlamaktadır. 1 Kasım seçiminden sonra olması muhtemelen AKP-CHP Büyük Koalisyonu ile Türkiye’nin 2009 yılından bu yana yitirilen önceki yıllara ait tüm kazanımlarını tekrar hayata geçirebilecek 2 yıllık bir Restorasyon dönemi yaşaması mevcut şartlar altında en hayırlı seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Her iki parti kurullarının ortak bir konsensüs şeklinde ve tüm toplum katmanlarının asgari katılımının da sağlanacağı Yeni Anayasa ile Devletin ve Yönetim Düzenini Yenilenmesi ilk icraat olmalıdır. Toplum nezdinde yeniden yeni bir “BİZ” olgusunun hayata geçirilmesi ise, yeni iktidarın bir diğer öncelikli icraatı olmalıdır. 2.5 yıl süren Çözüm Süreci ise, 7 Haziran seçimleri öncesinde kaldığı noktadan itibaren hızla tarafların şeffaf bir şekilde tüm iradelerini yansıtabildiği geniş platform üzerinden ilerletilerek koalisyon hükümetinin ortak başarısı şeklinde Türkiye’nin geleceğine Barış’ın tesis edilmesi ile taçlandırılacağı çok önemli bir icraat olarak hedeflenmelidir.

Yazıya Nazım ile başladık yine Nazım bir dörtlüğü ile bitirelim.

Düşmezse Düşmesin Yakamızdan Ölüm,

Bizimde Üstümüze Güneş Doğacak Gülüm,

Gülüşüne Bir Kurşun Sıksa da Ölüm,

Unutma ki Umuda Kurşun İşlemez Gülüm.

AZ Notus Portföy Yönetimi A.Ş. Yönetici Ortağı olarak profesyonel yaşamını sürdürmektedir. 2006-2011 yılları arasında İş Yatırım Risk Yönetimi Müdürü olarak görevde bulunmuştur. 2007 yılında Türkiye’nin ilk serbest yatırım fonunun ihraç, risk ölçüm ve yönetim esasları, portföy risk limitlemeleri, risk raporlama ve izleme çalışmalarında aktif olarak yer almıştır. Doktora çalışmasını Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü’nde tamamlamış, 2008 yılında Muhasebe-Finans Ana Bilim Dalında Doçentliğe hak kazanmıştır. 2002 yılından itibaren özel üniversitelerin lisans ve yüksek lisans öğrencilerine yönelik olarak ilgili konularda verdiği eğitimler ile akademik çalışmalarına devam etmektedir.

3 Yorum

  1. Ayten Aydin says:

    Bu cok anlamli yazinin iyi ve derin okunmasi ve de yorumlanarak ta Nazim Hikmet’in dedigi gibi “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” vecizesini bir hedef olarak alinmasi ve oylece gelecegin onarilmasina yaklasilmasini onerecegim. Bunun icin de yazinin ilettigi durum analizi sonunda en iyisi olmasa bile meclise girebilecek butun partilerin kutuplasmak yerine biribirini anlamalari ve de bir orman gibi kardescesine butunleserek yasamayi ve de yol aldikca ogrenmeleri icin hepsinin olusturacagi bir parlamentoya ve de tamamen tarafsiz bir Cumhur Baskanina ihtiyac var. Bunun icin malzeme de var simdi iyi bir asci gerek. Bu da ilk planda dogru malzeme getirecek 1 Kasim secimi olacak. Bu bir son firsattir ve kacirilmasi bir afet nedeni olur. Demirel’in vecize gibi “İtişip Kakışmakla Zengin Olamayız” soylemi de guzel bir alinti olmus. Bu meyanda ekonominin bir yeniden tarifi ve onun yereli kalkindirma esasina dayanmasi gerektigini hatirlayalim Zira bozuk saati duzeltmeye calismaktan sa yeniden tabana donup ona en uygun calisanini yapalim. Bu meyanda son Nobel ekonomi mukafatinin icerigi ve de secim nedeni uzerinde iyi dusunmek gerek. Tabii ki umidimiz bizi yasatan guctur. Onu hic kaybetmememiz gerek.
    Nazim’in siiriyle soyledigi gibi ” Unutma ki Umuda Kurşun İşlemez Gülüm.” Buna inanalim.
    Umarim bu cok kapsamli yazi benim dusuncelerimle birlikte Yazarin gudecegi bir diyalog kapisi acar.

  2. E.E GÜNER says:

    Tespitler son derece doğru. Bu tespitlerin temeli olan toplumsal uzlaşma konusunda ise Anadolu toprakları üzerindeki tarihsel kronoloji ve sosyolojiye bakıldığında daha da aydınlanacaktır.
    Devlet tarihi; yönetenler tarafından daima hizip odaklı kurgulanmıştır. Bunun ana teması da imparatorluk dönemi stratejilerinde yatmaktadır. Uzlaşmış ve bilgi tabanlı toplumlar birbirleri ile mücadele etmek yerine yönetimi sorgular. Bu da eğitimden geçer. Yüzyıllar boyu cahil bırakılan Anadolu halkları doğru bilgi ve donanıma ulaşmakta hep zorlanmıştır. İstenen de aslında tam budur. Eğitimsiz bırak sorgulamasın , biat kültürüne dayalı ümmet olsunlar. Verilenle yetinsinler.
    Ama bilgi çağı artık bu tip planları zorluyor. Genç kitleler kendinden önceki kuşakların hatalarını devam ettirmek istemiyor. Burada da oyunun kuralını değiştirmek istemeyen yöneticiler devreye giriyor.
    Bu ülke halkları yüzyıllardır devleti sırtında taşıdı. Gelişmiş ülkelerdeki toplumlarda olduğu gibi bir şans elde edemedi. Devlet için birey, kolay harcanan bir unsur olarak görüldü. Bunun sonucu da zor oluşan aydın kitlenin katli de arada kaynatılarak topluma Yaradanın takdiri olarak sunuldu.
    Herkesin içi acıyor. Güzel günler gelecek demek istiyor. Ama içinde bulunduğumuz süreç o kadar sancılı ve siyasiler o kadar yeteneksiz ki halkı kaygıya sevk ediyor. Umarım bu zor ve acılı süreci dediğiniz gibi aydınlık bir dönemle sonlandırırız.
    Sevgiyle Kalın…

    ” Bahçesinde dal olamayanın biri, girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor. ”

    Özdemir ASAF

  3. ayten aydin says:

    En dogru teshinizin de halki egitimsiz birakip beyinlerini degersiz anlamsiz seylerle doldurmayi gaye edinmis bir kitlenin hakimiyeti altinda kalindi. Yeniden dogus noktasi ozgur bir egitim ve de halk muzigi basta -arabesk degil tabii-yerel kulturlerin canlandirilmasi ve de halkin yerine baglanmasi ve onu korumasinda.

Düşüncenizi Paylaşın