Dünden Bugüne Değişmeyen Nefret Söylemi

Dünden Bugüne Değişmeyen Nefret Söylemi

2000’li yılların ikinci yarısından itibaren Türkiye’de tarihle yüzleşmeye dair olumlu bir hava esiyor. Sebepleri bir yana, bu konudaki gidişatın olumlu olduğunu söylemek mümkün. Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra tahmin edilenden daha geniş bir kitlenin bu olayı kınaması sonrasında artık birçok yurttaş, insan hak ve özgürlüklerine, özellikle de en temel hakkı olan yaşama hakkına saldırıları daha yürekli şekilde eleştirebiliyor. Öte yandan, şu anda ulaştığımız noktaya çok rahat gelmediğimiz, geçmişte yaşanan felaketleri anlama, yüzleşme ve hatta özür dileme denemelerinin oldukça çekingen başladığını unutmamak lazım. 60. yıldönümünü yaşadığımız 6-7 Eylül 1955 Olaylarını da olması gerektiği gibi gerçek bir pogrom, bir katliam olarak anmak bir kaç yıl öncesine kadar bu kadar kolay değildi. Bazıları, yaşananlarla yüzleşmeye vesile olan gelişmelerden birini 2009 yılında çekilen Güz Sancısı filmi olarak gösteriyor. Fakat filmin kendisi dikkatle incelendiğinde bile ister popüler, ister ticari, ister siyasi kaygılarla olsun geçmişle yüzleşme eyleminin büyük ölçüde samimiyetsiz olduğu çok açık. Film, bir yanıyla katliamı eleştiriyor gibi görünüyor, fakat öbür yanıyla İstanbul Rumlarına ilişkin kurgulanan bazı çirkin kurgular içeriyor ve yurtlarından edilmiş insanları bu sefer de yeni bir sembolik katliama maruz bırakıyor.

Çekildiği dönemde oldukça popüler olan Güz Sancısı, Yılmaz Karakoyunlu imzasını taşıyor. Merkez sağ siyasetin bilindik bir temsilcisi olan Karakoyunlu, daha önce Salkım Hanımın Taneleri denemesinde de erken Cumhuriyet döneminin acı sayfalarına küçük bir giriş yapmıştı. Fakat ‘Güz Sancısı’nda gerek Karakoyunlu’nun gerek senarist Tomris Giritlioğlu’nun ortaya çıkardığı kurgu İstanbullu Gayrimüslimlerden özür dilemekten ziyade, Cüneyt Arkın’ın Battal Gazi filmlerindeki klişelerin seviyesinde bir ilkellik göstermekteydi. Film, ailesi İstiklâl Caddesinde yaşayan çok genç bir Rum kadının, babası siyasi otorite ile yakın ilişki içerisindeki bir tüccarın oğlu olan bir Müslüman genç ile yaşadığı aşk hikâyesini anlatmaktaydı. Fakat en dikkat çekici husus, Beren Saat tarafından canlandırılan genç kadının, kendi babaannesi tarafından pazarlanan bir seks işçisi olması; bunun karşısında Belçim Bilgin Erdoğan’ın canlandırdığı Türk kadın karakterin ise sıradan “iffetli” bir kadın olarak filmde yer alması. Bu açıdan film, bütün Türk kızları aile ve vatanlarına bağlıyken, bütün Bizanslı Rum kızların gördükleri ilk Türkün kucağına atıldıkları Cüneyt Arkın filmlerindeki manzaranın biraz ‘butik’ bir tekrarından farksızdı. Acaba olay örgüsü içerisinde mecbur muydu bedeni sermaye olarak kullanılan bir kadının varlığı? Türklerin devlet üzerindeki egemenliği ile Türk gencinin Rum kadının bedeni üzerindeki egemenliği, anlaşılan o ki merkez sağcı yazarın kafasında son derece netti. Senaryonun Beyoğlu’nda Müslüman bir kızın, bir Rum gence gönül vermesi üzerine kurulması elbette düşünülemezdi. Bedenini özgürce kullanabilen, bu yüzden de saldırıya açık-mütehak olan Müslüman değil Rum olabilirdi. Bu satırların yazarı için cinsel özgürlüklerin sınırı bir ahlaki gösterge olmasa da, bu filmi izleyen yüzbinler için durum farklıdır. Yunanistan’da da gösterime giren bu film, iyimser duygularla filmi izlemeye giden kaç Yunan’ı incitmiştir, emin değilim. Bu da akla rahatlıkla şu soruyu getirmektedir: Eğer siz “ötekilere” karşı kafanızda yarattığınız hayali olumsuz algıları silmekte ısrarcı değilseniz; onları hâlâ sizin egemenliğiniz içerisinde sizin mallarınız olarak görüyorsanız; ya da kendi iffet anlayışınızın sadece size ait olduğunu ve kalan herkesin iffetsiz olduğunu düşünüyorsanız; o zaman ötekilerden özür dilemenin anlamı nedir? Bir taraftan cellada cellat derken aynı anda cellattan çok kurbanları aşağılayan bir film yapabilir misiniz? Yapsanız bile bu film kimi mutlu etme amacı taşıyabilir?

İkinci olarak daha acı, fakat bir öncekinden daha zor fark edilen bir konu da filmin olayların asıl vahametini saklayan yapısıdır. Olayın tarihsel boyutunu okumadan filmi izleyen bir seyirci, İstiklâl Caddesindeki birkaç dükkândaki çulun çaputun yağmalanması ve sokaklara saçılmasının neden bu kadar tantana edildiğini kendi kendine sorabilir. Fakat 6-7 Eylül Katliamı ne bir cadde, ne bir semt ile sınırlıdır. Üstelik yalnız İstanbul Rumları değil yer yer Ermeni ve Yahudileri de hedef alınmıştır. Yalnız dükkânlar değil, kiliseler, ayazmalar, okullar, evler velhasıl Rumlara ait olan her türlü kamusal ve özel mülk hedeftedir. İşlenen cinayetlere, tecavüzlere, sokak ortasında zorla yapılan sünnetlere (okuyucu bunun bildiğimiz fennî sünnet olmadığını anlayacaktır) filmde en ufak bir atıf yoktur. Beren Saat’in oynadığı karakter, bütün güzelliği ile yağmacı sürüsünün arasından cadde ortasından yürüyebilir bir sahnede. Katliamı anlatan birçok kaynağın da ortak işaret ettiği üzere, herhangi bir Rum yurttaşın katliamın gerçek sabahında; filmin son sahnesinde, yağmalanan oyuncakçı dükkânı önünde “ah ne acı şeyler oldu” şeklinde yas tutan Avni Yalçın’ın sükûnetine sahip olma şansı bulunmamıştır. Kitlesel bir göç dalgası başlamış, şehirlerini 500 senedir Müslümanlarla paylaşanlar, artık o Müslümanların korkusuyla İstanbul’u terk etmişlerdir. Oysa Güz Sancısı, bu acıların yüzde birini yansıtmaktan uzaktır. Filmin İstanbul Rumlarından özür dilemekten daha açık görünen bir derdi de, olayların sorumluluğunu 2009 konjonktürüne uygun birilerine yüklemektir. Yazar ve senarist, katliamın sorumluluğunun dönemin solcularına yıkılması ve bunun üzerinden bir komünist cadı avına çıkılması ahlaksızlığını pas geçmezler. Fakat muhtemelen Karakoyunlu’nun siyasi duruşundan olacak, Menderes ya da Demokrat Partinin hiçbir temsilcisine en ufak eleştiri yoktur. Kaynağı belirsiz bir takım derin devletçiler ve hatta bugünün ülkücülerine benzetilen bir takım agresif paramiliter gruplar olayın sorumlusu şeklinde gösterilir. Menderes’in Demokrat Partisini, aynı ceberrut devlet zihniyetinin dışında gösterme kaygısı; ihaleyi kaynağı meçhul bazı Turancılara yıkar. Günümüz ülkücüleri 6-7 Eylül konulu fotoğraf sergilerini basacak kadar konunun tartışılmasına tahammülsüzdür. Fakat yine de onları, bir başka siyasi odağın günahından sorumlu tutmak adil olmayacaktır.

Güz Sancısı filmi 7 Eylül sabahında biter. Fakat 6-7 Eylül Katliamı İstanbul Rumları için maalesef bir son değildir. Nitekim yine Kıbrıs bahanesiyle 16 Mart 1964 tarihinde İstanbul Rumları ile evli Yunanistan vatandaşlarının ve çocuklarının sürgün kararı çıkartılır. 1930 yılında Atatürk ve Venizelos arasındaki bir ikili anlaşma, iki ülkenin vatandaşlarına da Türkiye ve Yunanistan’da serbest ticaret, evlilik, miras ve mülk edinme hakkı tanımaktadır ve 34 yıllık süre içinde bir ayağı Türkiye’de bir ayağı Yunanistan’da yüzlerce aile kurulur. Türkiye Hükûmeti anlaşmayı tek taraflı feshederek hayatlarını İstanbul’da kuran bu yüzlerce aileyi de kendi öz vatanlarından kovar. Yine ocaklar yıkılmış, yine kalpler kırılmış, birbirine düşman olacak yeni nesillerin tohumları atılmıştır.

Bu başlığa sahip bir yazıyı 2012 yılında kaleme almıştım ve amacım, geçmişle yüzleşme eylemini sadece kendi çıkarları için, özellikle de Kemalist dönemin kusurlarının altını çizmek için uygulayan sağ söylemin samimiyetsizliğini irdelemekti. Aradan geçen zamanda yaşanan dönüşüm, iktidarın giderek otoriterleşmesini ve Gezi Protestolarında açığa çıktığı gibi toplumsal muhalefetin yükselişini beraberinde getirdi. Artık sağ söylemi, en azından AKP propagandasını eleştirmeye eskisi kadar gerek yok. Çünkü artık köklerinde var olan milliyetçi – mukaddesatçı çizgiye dönüş yapmış durumdalar ve nefret söylemini eskiye nazaran çok daha samimiyetle kullanabiliyorlar.

Yüksek lisans derecesini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Rusya Tarihi ve Araştırmaları Merkezinden almıştır. Bu dönemde Türkiye kültürel ve siyasi tarihinde Rus ve Komünizm karşıtlığı üzerine yaptığı çalışmaları daha sonrasında ODTÜ'de nefret söylemi ve Türk milliyetçi söyleminde "öteki algısı" konusunda geliştirmiştir. Doktora tezini Türkiye'de Anti-Semitizmin Kemalist ve İslamcı söylemlerdeki kıyaslaması üzerine hazırlamaktadır. Çalışma alanları alanları arasında siyasi tarih, ideoloji ve söylem, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, Yahudi karşıtlığı, Türkiye modernleşme tarihi ve "Türkiye kültür ve sanat tarihinde siyasi etkiler" bulunmaktadır. Hâlen siyasi danışman olarak görev yapmaktadır.

Düşüncenizi Paylaşın