Türkiye’nin Restorasyonu

Türkiye’nin Restorasyonu

Geçtiğimiz yazımda Türk Siyasi yakın tarihinden kısa örnekler vermek suretiyle içinde bulunduğumuz bu sıkıntılı dönemden çıkış öncesinde tarihe bir not düşebilmek açısından durum tespiti yapmıştım. Bugünkü yazımda ise, Türkiye’nin Orta Gelir Tuzağından çıkabilmesi için acilen atması gereken temel adımları kısaca tartışmak istiyorum.

2001 krizi ile birlikte Türkiye’nin toplam GSMH’sı yaklaşık $150 Milyar seviyelerine gerileyerek kişi başı gelir miktarı da $2160’lar seviyesine düşmüştü. 1990’lı yıllarda $3000-$3.500 seviyesini aşamayan kişi başı gelir seviyesi, Kemal Derviş liderliğinde 2001 krizi neticesinde 1.5 yılda gerçekleştirilen “Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş” adı altındaki ekonomik programı, hızla atılan yapısal reformlar ve tamamlayıcı hukuki düzenlemeler neticesinde oldukça sağlam bir uluslararası nitelikte altyapı düzenlemelerine kavuşmuştu. 2002 Kasım erken seçimi ertesinde ise, AKP iktidarında ilgili program 2008 yılına kadar harfiyen uygulanarak “Sürdürülebilir Ekonomik Büyüme” imkanı Uluslararası Piyasalar ve Bol Likidite Koşulları çerçevesinde kesintiye uğramadan başarılı bir şekilde tamamlanmıştır. Ülkenin ekonomi tarafında o tarihten sonra birikmeye başlayan sorunlar iktidarın yapısal dönüşüm ve reformist temennileri ile birlikte (Orta Vadeli Planlar, 1700 Adet Reform İlanı,..vs.) aynı yapıda sürdürülmeye gayret sarf edilmiştir. ABD’de 2008 yılında başlayan Küresel Kredi Krizi akabinde Türkiye’de de miadını doldurmuş bulunan 2001 Model Ekonomik Program üzerinde ufak tefek para politikası rötuşları ve mali disiplin hamleleri atılmak suretiyle olabildiğince devam ettirilmeye çalışılması neticesinde düşük büyüme problemi, yapısal cari açık döngüsü ve %8 platosunda hareket eden kronik enflasyon problemi oluşmaya başlamış bulunmaktadır. 2008 Küresel Krizinin İktidardaki Siyasi Lider tarafından o dönemde kamuoyuna “Teğet Geçti” şeklinde yapılan betimlemelerinin ertesindeki yıl Türkiye %5’e yakın düzeyde GSMH’sında bir küçülme yaşayarak global ekonomik sisteme tam entegre olan küçük bir oyuncu olduğunu net bir şekilde ispat etmekteydi. Küresel kriz ekonomiyi teğet değil tam ortadan delik deşik etmekteydi. 2010 yılından itibaren ABD’den başlayan küresel kriz koşulları artık Avrupa’ya devrolmaya başladığında ise, Dünya ekonomileri eğimi hafif sağa doğru kaymış bir şekilde V harfi ile tarih edilen bir ekonomik toparlanma trendi içerisine girmiş bulunmaktaydı. ABD ekonomide yavaş yavaş yaşadığı krizin yaralarını sarmaya gayret sarf ederken Avrupa ekonomileri de öncelikle Güney Avrupa ülkelerinde baş gösteren “Hızla Yükselen Tahvil Faizi, Borç Krizi, Resesyon, Yüksek İşsizlik” gibi temel iktisadi sorunlar ile boğuşmaktaydı. Türk ekonomisinde yapısal reformlar anlamında kaçırılan en önemli fırsat, o yıllardan başlayarak Avrupa’nın kriz ile en yoğun biçimde boğuştuğu dönemin ülkede boşa harcanması olmuştur. Türk Özel Sektörü ve İmalat Sanayisi de doğal olarak en büyük ihracat pazarının bulunduğu Avrupa ekonomilerinin sıkıntı yaşadığı 2010-2013 yıllarındaki pazar kayıplarını telafi etmek üzere Kuzey Afrika, Ortadoğu, Kafkaslar coğrafyası başta olmak üzere ihracat kompozisyonunda kısa bir süre içerisinde %20’ye yakın değişiklik yapmak suretiyle Avrupa krizinin can yakıcı etkisini bir nebze olsun hafifletme gayretleri içerisinde olmuştur. 2013 Haziran’ından itibaren o zamanki FED Başkanı Ben Bernanke’nin ABD ekonomisindeki sıfır faiz politikası ve kredi krizi koşullarının yarattığı bol likidite imkanlarının zaman içerisinde daraltılacağına dair verdiği ilk sinyaller gelişmekte olan ülkeler nezdinde Türkiye başta olmak üzere kırılgan 5 ülke için en fazla olumsuz etki yapacağının öncü sinyallerini vermekteydi. Özellikle her yıl GSMH’nın %25’ine yakın miktarda bir dış finansmanı ($220 Milyar) yenilemek zorunda bulunan Türkiye açısından 2013 yılı ortasında Bernanke tarafından verilen ikazlar oldukça önem arz etmekteydi. Ancak Türkiye o tarihten itibaren ekonomik gelişmeden daha önemli olduğunu düşündüğüm Toplum ve Devlet arasında “Gezi Direnişi” ile başlayan “Temel Hak ve Özgürlükler, Demokrasi, Çevre ve Hukuk” mücadelesi talep edilenlerin karşılanmadığı bir dönemi bizlere yaşatmaktaydı. Gezi Direnişi akabinde gelen 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmaları ile başlayan süreç ise, Türkiye’de 1990’lı yıllarda tekrarlanmış olduğu gibi Siyasetin Ekonomik önceliklerin önüne geçtiği “Yeni Türkiye” döneminin de başladığının bir habercisi olmuştur. Yolsuzluk soruşturmalarının üzerinin kapatılmasından itibaren geçen son 2 yıllık seçim dönemi bir yandan devam ederken seçim sonrasın bir anda başlayan! Terör Eylemleri ise, TSK’nın ve Terör Gruplarının bir çok şehirlerimizde gerçekleştirdiği terör eylemleri ile artık Askeri Uygulamaların Siyasetinde önüne geçtiği 1990’lı yılları tekrar hafızalarımızda hatırlamamıza yol açmış bulunmaktadır.

Ülkede son yıllarda bu kadar çözüm bekleyen sorun varken peki, yazının başlığını oluşturan Türkiye’nin Restorasyonu Programına nereden başlanması gerekecektir? Çok net bir şekilde “Hukukun Üstünlüğü ve Temel Hak ve Hürriyetlerin Eşit” bir şekilde hakimiyetinin tesis edilmesini içeren yeni bir Anayasa noktasından yola çıkılması gerekmektedir. Şayet bir ülkede Hukukun Üstünlüğü yerine Üstünlerin Hukuku kavramı yerleşmeye başlamış ise, o ülkede ekonomik anlamda hangi kararı alırsanız alın kalıcı bir netice elde edemeyeceğiniz çok açıktır. Türkiye’de işte 2012 yılından başlayarak yukarıda bahsettiğim temel kriterlerde hızla bir geriye gidiş olması ile birlikte, ülkede kamu destekli yerli müteşebbisleri (inşaat dışında) bulmakta zorluk çekersiniz, yurtdışından Avrupa Birliği Katılım Müzakerelerine hak kazandığımız yıllarda gelen ortalama $20-$22 Milyar civarındaki doğrudan yatırım miktarı da bugünkü gibi $5-$7 Milyar seviyelerine kadar geri çekiliverir. Hukukun üstünlüğü noktasında ana uzmanlık alanım olmaması sebebi ile fazla bir yorum yapmadan affınıza sığınarak İsveç (2015) Hukukun Üstünlüğü Endeksini oluşturan temel kriterleri burada ifade etmek isterim. Dünya Adalet Projesi kapsamında en iyi hukuk uygulama derecelerini tespit etmek üzere gerçekleştirilen projenin esasları şu şekilde belirlenmiş bulunmaktadır.

  • Ceza Hukuku
  • Medeni Hukuk
  • Düzenlemelerin Etkinliği
  • İdarelerin Yetkilerinin Sınırlanması
  • Yolsuzluktan Arınmışlık
  • Yönetimde Saydamlık
  • Temel Haklar
  • Asayiş

Türkiye yukarıdaki temel prensipler üzerinde son 3 yıl içerisinde hemen hemen tümünde bozulan bir yapıya doğru gitmektedir. Türkiye’nin Hukukun Üstünlüğünden aldığı 0.46’lık skor Uganda, Burkina Faso, Özbekistan ve Zambiya ile çok yakın bir noktada bulunmaktadır. Ülkenin elde ettiği bu sonuçlar ile yerli ve yabancı yatırımcıyı sermaye koyarak orta, uzun vadeli bir yatırıma ikna edebilmeniz mümkün bulunmamaktadır. Geçtiğimiz hafta Avrupa’nın halen 4G kullandığı akıllı telefon teknolojisinde uzmanların görüşlerini dikkate alınmayarak Türkiye’ye özgü tanımlı bir 4.5G ihalesinden Devler kasasına 4 Milyar Avroya yakın bir geliri alacağı ihaleyi gerçekleştirmiştir. İlgili şirketlerin önümüzdeki 2-3 yıl içerisinde ihale bedeli, teknoloji altyapı yatırım miktarını telefon abone ücretlerine yansıtacağını düşündüğümüzde ortada çok uygun bir fiyat ile bir hizmet gerçekleşeceğini beklemediği ifade etmek isterim. Kaldı ki 3 sene içerisinde Dünya 5G teknolojisine geçtiğinde bugün verilen 4.5G lisans bedellerinin 5G için tekrardan verilemeye çalışılmasının yaratacağı ekonomik faydayı da ilgililere hatırlatmak isterim.

Dünya Bankasının bu yıl içerisinde Türkiye’de gerçekleştirdiği bir arama konferansında da tüm yönleri ile tartışılan Türkiye’nin Dönüşümü konusundaki görüşleri de burada kısaca tartışmaya açmak isterim. Ülkenin yapısal nüfus gücü sermayesini teşkil eden genç nüfus imkanı 2035 yılından itibaren bugünkü Avrupa Birliği içerisindeki Kuzey Avrupa ülkelerinde olduğu şekilde hızla gerilecektir. Dolayısı ile ekonomik transformasyonu gerçekleştirebilmek üzere önümüzde maksimum 15-20 yıllık bir süre bulunmaktadır. Kaldı ki ABD Krizi ve Avrupa ülkelerinin sorunları ile boğuştuğu geçtiğimiz 5 yılı maalesef boşa harcamış bulunmaktayız. Genç nüfusa yapılacak yoğun eğitim hamleleri ile kaliteli insan gücünü hızla yükseltmek durumundayız. Fakat siyasiler halen 4+4+4 veya farklı kombinasyonlardaki zorunlu eğitim sürelerini tartışarak gün geçirmektedirler.

Ülke içerisindeki tüm kamu odaklı uygulamaların şeffaflık ilkeleri çerçevesinde hesap verilebilir ve denetlenebilir bir şekilde yeniden tesis edilmesi gerekmektedir. Yabancıların “Checks & Balances” şeklinde ifade ettiği “Kontrol ve Denge” unsurunun özü son yıllarda tamamen kaybolmuş bulunmaktadır. TBMM çatısı altında sürekli çıkarılan Torba Yasalar ile hukuki ve idari düzenlemelerin gerçekleştirilmesi, sık sık değiştirilmesi ve alınan tüm kararların uygulama sonuçlarının ertesi yıl Sayıştay ve dolayısı ile kamu denetiminden uzakta tutulması gibi keyfi kararlar hızla ülke içerisinde kredibilite kayıplarına yol açmaktadır.

Kamu kesiminden başlayarak yine yabancıların “Governance” şeklinde ifade ettikleri “Yönetişim” ilkeleri özel sektörün son yıllarda kendi bünyesinde uygulamakta olduğu Kurumsal Yönetişim teknik prensipleri üzerinden yola çıkılarak Kamu kesiminde de hayata geçirilmesi gerekmektedir. Özel kesim şirketlerinin Değer yaratmak üzere çıktıkları Yönetişim ilkeleri içerisinde iş ortakları, sermayedarları, paydaşlarına ve topluma açıkça sürekli hesap verilirken, en büyük organizasyon olan Devletin topluma hesap vermekten kaçınıyor olması kabul edilemez bir gerçekliktir.

İnovasyon son yıllarda en çok duyduğumuz bir kelime olmakla birlikte Türkiye’nin ileri teknoloji içeren imalat sanayisi ürünlerinin ihracatından aldığı payları %2-%3 seviyelerini aşamamaktadır. Katma değer yaratmaya yönelik ürünler üretiminde, uluslararası nitelikte patent alımlarında gelişmekte olan ülkeler içerisinde maalesef yer alamamaktayız. 1980’li yıllarda Güney Kore’den daha zengin olmamıza rağmen geçen 35 yıl içerisinde Güney Kore Eğitim, Sanayi, Teknoloji ve Dış Ticaret Serbestliği noktalarında yaptığı hamleler ile Türkiye’nin oldukça önüne geçmiş bulunmaktadır. Bugünün Dünyasında teknoloji devleri arasında bulunan Hyundai ve Samsung 1980’li yıllarda ağır makine imalatı ve inşaat sektöründe yoğun olarak faaliyet gösteren birer şirketlerdi. Ancak temel altyapı sektörlerinden elde edilen sermayeyi teknoloji ve eğitim alanlarında yoğun olarak kaydırabilmeyi başarmış olması ülkeyi 20 yıl gibi kısa bir süre içerisinde Orta Gelir Tuzağından çıkabilmesini sağlamış bulunmaktadır.

Yurtdışı piyasa koşullarının her geçen ay gelen ani tansiyon artışları ile ağırlaşmakta olduğu bu günlerde, Türkiye’nin hızla seçim sonuçlarından çıkan uzlaşı ve özveri taleplerini hayata geçirerek hareket etmesi gerektiği açıktır. Artık ülkenin boşa geçirilecek bir güne bile tahammülünün kalmadığı gerçeğini siyasilerde bir an önce kabul ederek 2001 krizinden çıkmak üzere toplumsal anlamda verdiğimiz kadirşinas özverili mücadeleyi siyasi liderlerinde, 1 Kasım Erken Seçimi ertesinde göstermelerini beklemekteyiz. Böylece Türkiye’de büyük bir Restorasyon Dönemi başlatmaları ve ekonomide, dış politikada, hukuk sisteminde, eğitim altyapısında ülkenin marka değerini orta vadede arttırmak üzere birlikte hareket etmeyi başararak ilerlemeleri en mantıklı seçenek olarak gözükmektedir.

Son Söz: Delilik; Aynı Şeyi Yaparak, Farklı Sonuçlar Beklemektir. (Einstein)

AZ Notus Portföy Yönetimi A.Ş. Yönetici Ortağı olarak profesyonel yaşamını sürdürmektedir. 2006-2011 yılları arasında İş Yatırım Risk Yönetimi Müdürü olarak görevde bulunmuştur. 2007 yılında Türkiye’nin ilk serbest yatırım fonunun ihraç, risk ölçüm ve yönetim esasları, portföy risk limitlemeleri, risk raporlama ve izleme çalışmalarında aktif olarak yer almıştır. Doktora çalışmasını Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü’nde tamamlamış, 2008 yılında Muhasebe-Finans Ana Bilim Dalında Doçentliğe hak kazanmıştır. 2002 yılından itibaren özel üniversitelerin lisans ve yüksek lisans öğrencilerine yönelik olarak ilgili konularda verdiği eğitimler ile akademik çalışmalarına devam etmektedir.

Düşüncenizi Paylaşın