Suriye’den dersler: Adalet yoksa barış da yok!

Suriye’den dersler: Adalet yoksa barış da yok!

Tahir Elçi’ye ithaf edilmiştir…

Bu yazıyı tasarlarken, Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin öldürüldüğünü öğrendim. Maalesef bu acı kayıp, yazının başlığını doğrulamış oldu.

Yaklaşık 4.5 yıldır Suriye’de büyük bir yangın var. Bu yangının önce komşulara, oradan da görünüşte uzak coğrafyalara sıçrayacağı çok açıktı.

Ama dünyamızda köhneyen bir devletler sistemi var. Bu sistemde Realizm dedikleri bir dar görüşlülük hakim. Üstelik bu köhnemişliğe rağmen, elde edilebilmiş bazı kazanımların da son yıllarda ortadan kaldırıldığına şahit olduk.

Uluslararası hukuktan bahsediyorum. Başta ABD olmak üzere, köhnemiş devletler sisteminin görünüşte rakip ama özde aynı ön kabulleri paylaşan aktörleri, meydanın boş olduğunu anlayınca, Uluslararası hukuk alanındaki kazanımlarımızı birer birer elimizden almaya başladılar.

Bu bakımlardan ne ABD, ne Rusya, ne Fransa ne de Türkiye birbirlerinden farklı değiller. Çıkarları zaman zaman farklılaşsa da köhnemiş bir devletler sisteminin realizm temelinde muhafazasında anlaşıyorlar.

Bu açıdan bakıldığında, dünyanın “çok kutuplu olduğu” da yanlış bir saptama. Birbiriyle benzeşen ve suçlarında ortaklaşan çok aktör var. Fakat alternatif bir sistem tahayyülü olan; hatta alternatif bir devletler sistemi tahayyülü olan bir aktör bile yok. En azından görünür ve etkin bir aktör yok.

Yukarıda birbirleriyle sözde rekabetleriyle mevcut devletler sistemini daha da kuvvetlendiren aktörlerin, son zamanlarda meydanı iyice boş bulduklarından bahsetmiştim.

Neden meydanı boş buldular? Çünkü dünyamızda 1970’lerde devletlerine baskı yapacak kadar etkin bir Barış Hareketi vardı. Sol hareketlerin beslediği, ama onlarla sınırlı olmayan Barış Hareketi, mevcut sistem aktörlerini bir yere kadar terbiye edebiliyordu.

Peki sonra ne oldu? Önce duvar yıkıldı. Sosyalizm cazibesini yitirdi. Ardından Yeni-Sağ saldırı başladı. Yeni Sağ saldırının iki boyutu vardı:

Birisi bizim çokça tartıştığımız Neo-Liberal iktisadi saldırı. Diğeriyse fazla ilgi göstermediğimiz; devletlerin korkunun kitlesel üretimine dayalı güvenlikçi söylemler üzerinden yeniden meşruiyet bulduğu siyasal restorasyon.

Devletler, meşruiyetlerini yeniden tesis ederlerken, toplumlarının korkularını alabildiğince istismar ettiler. Hatta toplumlarını birbirlerinden korkar hale getirerek, hedef şaşırtmayı da başardılar. Türkiye’de bu sürecin toplumsal kutuplaşma ve kültürel yarılma üzerinden işlediği açık. Ama bu sadece bizde yaşanan bir yarılma değil.

Gelelim Suriye’ye. Yukarıda güvenlikçi söylemler üzerinden Realizmin bencilliğine ve dar görüşlülüğüne yeniden sıkışan devletler sisteminden bahsettik.

Böylece Suriye’den “uzakta” kalan aktörler, büyük bir kayıtsızlıkla yaşananlara seyirci kalmayı tercih ettiler. Sadece devletler mi? Onların yurttaşları da bu kayıtsızlığı kabullendiler.

Irak’ta Felluce veya Musul IŞİD’in eline geçtiğinde bazı ülkelerde haber değeri bile taşıyamayan önemsizlikte kaldı.

Suriye’ye komşu devletler ne yaptılar peki? Yine Realist paradigmaya bağlı kalarak, savaşı bitirmek yerine, oradaki vekillerini palazlandırdılar.

Ta ki Suriye’de kimyasal gaz kullanılarak “Üstünlerin” bu konudaki kırmızı çizgisi ihlal edilene kadar, ABD , Fransa ve Birleşik Krallık, ilk başlarda yaşananlara oldukça ilgisiz kaldı. Sonra gaza geldiler.

ABD’nin bölgesel koalisyon oluşturarak sürece dahil olması, bir süre sonra Rusya’nın da benzer refleksler vermesine yol açtı.

Buradaki sorun, Suriye gibi nispeten küçük bir ülkede çok fazla sayıda bölgesel iddiaya sahip aktörün rekabet etmesi. Üstelik bu aktörler, Realist paradigmayla iş tutuyorlar. Bu da demektir ki, meseleyi çözmekten çok yangını daha da körüklemiş oluyorlar.

Arada ortaya çıkan göçmenlik krizi de, refah şovenizminden mustarip Batılıları fena halde rahatsız etmeye başladı.

Hem eski usullerle (ahlaksız bir vekalet savaşıyla) meseleleri çözmeye kalkın, hem de çözemeyip ortalığa saçılan göçmenlere karşı duvarlar inşa edin.

Burada fena halde yanlış giden bir şeyler var. Bugün aklı başında pek çok insanın hemfikir olduğu bir husus var: Bu yangın, daha başlarda söndürülmeliydi.

Komploya meyyal bazı kafalar şu tespitimi paylaşmasalar da ben yine iddiamı ortaya koyayım: Bugün Suriye iç savaşında taraf olan hiçbir devlet ve halk, mevcut durumda dünden daha güvenli bir konumda değildir. Yani bu savaş, herkesin evine tehdit ve belirsizlik getirdi.

Peki bu yangın daha başlarda neden söndürülemedi? Yanıt basit: Köhnemiş devlet sisteminin Realist kabulleriyle yangın söndürülemez; daha da azdırılır.

Üstelik yangın her yere sıçramıştır. Korku küreselleşmiştir. Nedeni çok ama çok açık: Adalet yoksa barış da olmayacak.

Böyle bir devletler sisteminde, İŞİD gibi yapıların köktenci söylemlerle adeta nihilist denilebilecek bir şiddete susamışlığı yan yana getirebilmeleri de aslında anlaşılırdır. Mevcut sistemin daha abartılı bir türevidir aslında sahneledikleri.

Ama onlar mevcut devletler sisteminin ihtiyacı olan kedi-fare oyununun sahnelenmesi için de çok elverişli görünüyorlar. Öyle bir düşmanınız olsun ki, çok korkutucu “barbar” görünsün ama size karşı kazanma ihtimali de olmasın. İşte mevcut devlet sisteminin sahnelediği kedi fare oyunu. Bayatlıkta benzersiz.

Ama bir dakika, ya IŞİD “devletleşmeyi” başarırsa ne olacak? Ne mi olacak? “Realistler” zamanla bu devletle ortak iş tutmanın yollarını elbette bulacaktır. Üstelik bunu şimdiden yapabilen mahir devletler de var!

Belki daha somut olmak adına Türkiye ve Rusya arasındaki dalaşmaya bakabiliriz. Türkiye’yi dinsel milliyetçiler yönetiyor; Rusya’yı da bildiğimiz ulusalcılar.

Erdoğan’a bakınca Putin’i; Putin’e bakınca Erdoğan’ı görüyoruz. İki ülke de Suriye’de mevcut çıkmazı daha da derinleştiren tercihlerde ısrar ediyor:

Putin, Esad’la devam etme üzerinden “strateji” oluştururken, Erdoğan da devletinin hayli eski Kürt alerjisini aynen devralarak “PYD/YPG Fırat’ın Batısına geçemez stratejisinde” ısrar ediyor. Erdoğan’ın bahsettiği alan şu anda IŞİD kontrolünde. Yani Erdoğan, fiilen IŞİD kontrolünün önünü açmış olurken, Putin de, Esad’ın uzatmaları oynamasını sağlıyor.

Böylece IŞİD ve Esad, can almaya devam edebiliyorlar. Bu şekilde bir yangını söndüremezsiniz sadece azdırırsınız.

Demek ki mevcut devlet sisteminin kendisinin sorun olduğunu algılamadan, ona alternatif tahayüllerle sahaya inmeden sahici bir değişimi ummak “realist” değil.

Yaşlı gezegenimiz, fena halde “sol duyuya” susamış durumda…

 

2009 yılında doçent, 2015'de profesör derecesini almış olup halen Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde akademik faaliyetlerine devam etmektedir. New York Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları Merkezi (1999-2000), Hollanda'daki Modern Dünya'da İslam Çalışmaları Uluslararası Enstitüsü'nde (ISIM) 2005-2006 sonbahar döneminde ve ABD'deki Northwestern Üniversitesi, Buffett Uluslararası ve Karşılaştırmalı Araştırmalar Merkezi'nde 2011-2012 bahar döneminde misafir öğretim üyesi olarak bulunmuştur. Prof. Yüksel'in yayınlanmış kitapları; Anti-Komünizmden Küreselleşme Karşıtlığına: Milliyetçi Muhafazakâr Entelijansiya; AKP Devri: Türkiye Siyaseti, İslâmcılık ve Arap Baharı; 1960’tan Günümüze Türkiye Tarihi'dir.

1 Yorum

Düşüncenizi Paylaşın