Demokratikleşen Bir Galatasaray Taraftarının Fatih Terim ile İmtihanı

Demokratikleşen Bir Galatasaray Taraftarının  Fatih Terim ile İmtihanı

Türkiye’de popüler kültür figürlerinin hayatlarındaki sansasyonel değişiklikler, televizyonu asgari düzeyde takip eden bir izleyicinin evine bile bir şekilde giriyor. Futbolun popüler kültürün lokomotif öğelerinden biri olduğu bir ülkede de milli takım teknik direktörünün olaylı bir şekilde görevinden ayrılmasının ülke gündeminin en üst sırasında bir anda oturması ise elbette şaşırtıcı değil. Özellikle o teknik direktör, onyıllarca Avrupa’nın kulüp ve milli takımlarınca ezilen bir takımın yükselen bir futbol ekolüne dönüşümünü başlatan öncülerden en büyüğüyse…

Fakat ne yazık ki bu sıfatlarla hayatımızda yer kaplayan Fatih Terim artık ülkenin en nefret edilen futbol adamlarından biri olarak anılıyor ki, kendi içinden yetiştiği ve Avrupa’nın zirvesine taşıdığı Galatasaray taraftarları içinde dahi ondan nefret edenlerin sayısı bir hayli artmaya başladı. Milli takımdaki başarıları sonrası Fenerbahçeliler bile kendisine saygıda kusur etmezken bugün Galatasaraylılar arasındaki ağırlığı dahi yok olmaya yüz tutan Terim’in durumu, birçok yazar tarafından “kişiliğinin değişmesiyle” açıklanıyor. Üç gündür memleketin en derinlikli (!) yazarları bizlere biraz Dorian Gray’in Portresi biraz da Doktor Jekyll ile Bay Hyde tadında Fatih Terim hikâyeleri anlatıyor.

Öyle ya; ciddi bir toplumsal dönüşümü incelemek varken “Terim parayı gördü şımardı” gibi yüzeysel cümlelerle durumu açıklamak ve bu kadar ciddi bir dönüşümü Terim’in bireysel şahsiyetine indirgemek, eli kalem tutan herkesi en azından bir spor yazarı yapabiliyor. Bu yazının amacı da, Fatih Terim’in şahsiyetiyle uğraşmak yerine, onun hitap ettiği toplumun değer yargılarındaki dönüşümü incelemektir. Dikkatli bakıldığında görülebilir ki Fatih Terim’in hikâyesinin, dönüşüm içindeki Türkiye’nin sosyolojik ve siyasal kodları anlamında bizlere çok büyük ipuçları vermektedir.

İmparatorluk Dönemindeki bir Galatasaraylı Gözünden Fatih Terim

Kaba tanımlarından ya da tarihsel kökenlerinden ayrı olarak İmparator unvanının sıradan bir insanda yarattığı algının: en üst yönetici ya da “kralların kralı” şeklinde olması beklenebilir. 1950’lerde dünya arenasında bazı cılız başarılarla ilk defa sesini duyuran, fakat milli ligin kurulduğu 1959 yılından 1995 yılına kadar geçen 36 yıllık sürede (Galatasaray’ın efsanevi 1988-89 kadrosuyla Mustafa Denizli yönetiminde Şampiyon Kulüpler Kupasında yarı finali çıkması hariç) sürekli ezilen Türk futbolunun kurtarıcısı her anlamda Fatih Terim’dir. Türkiye Milli Takımını 1996 Avrupa Şampiyonasına, dönemin dünya üçüncüsü İsveç’i geride bırakarak taşımış, hemen sonrasında futbolcu olarak yetiştiği Galatasaray’a dönerek kulübüne dört şampiyonluk, bir UEFA Kupası, bir de Süper Kupa kazandırmıştır. İster planlı bir başarı, ister hasbelkader bir yükseliş olsun, Terim’in Türk kamuoyu için birçok psikolojik eşiği yok ettiği bir gerçektir. 2002 yılında Dünya Kupası Üçüncülüğü Şenol Güneş’e nasip olsa da, takımın iskeletindeki 11 oyuncunun 8’i Terim’in Galatasarayının oyuncularıdır.

Sonuçta en büyük Avrupalı devleri yenmenin artık Türkiye’de hiçbir büyük kulüp için büyük bir rüya olmaması; Türk oyuncuların Avrupa’nın en büyük liglerinin lejyonerleri olarak boy göstermesi; Terim ve onun gibi Türk hocaların dünyanın en büyük sermayeli kulüplerinde hocalık yapabilecek kapasitede değerlendirilmesi ve elbette dünya futbolunun zirvesindeki yıldızların Türkiye liginde oynamasının artık sürpriz olmaması, Terim’in başlattığı dönüşümün meyveleridir. Bu şanlı şecere sonucu Galatasaraylıların, kulüplerini diğer iki büyük İstanbul kulübünün önüne taşıyan Terim’e duydukları hayranlık, onun 2002 sonrasında birkaç defa Galatasaray’ın başına geçtiği fakat hocalığının sonuçlarının hüsran olduğu sezonları da gölgelemiştir. Kendisine takılan İmparator lakabının hakkını tam anlamda vererek “ben ders veririm, kimseden alacak dersim yok” dediğinde dahi yıl 2008’dir ve milli takımı Avrupa Şampiyonasında bir adım daha ileride yarı finale taşıdığı için birilerinin onun imparatorluğunu sorgulaması çoğu yorumcu tarafından nankörlük olarak anılmaktadır.

Terim işte o yıla kadar ülke futbolunun sorgulanamayan babasıdır. Yeşilçam’ın popüler muhafazakâr örneklerindeki yaşlanıp güçten düştüğü anlarda dahi evine ekmek götüren, evinin direği olan ve saygıda kusur edilmemesi gereken babadır İmparator Fatih Hoca, çoğumuzun gözünde. Henüz kimsenin, Terim’in gerçekte hangi Yeşilçam karakteri olduğunun farkında olmayarak onu Münir Özkul zannettiği o son günlerde benim de içinde bulunduğum birçok Galatasaraylı, kendini Franz Joseph’in Habsburg İmparatorluğunda ya da Sultan Süleyman günlerindeki İstanbul’da hissetmektedir.

Demokratlaşan Bir Galatasaraylının Hikâyesi

Bir Galatasaray taraftarı olarak benim, bir takımdaşım gibi Terim’i dışarıdan görememem, uyanışımı geciktiren etmenlerden birisidir. Çok sonra anladığım üzere Fatih Hocanın gerçek karakteri Münir Özkul değil, bilâkis onun “Yaşar Usta” rolünde karşısına dikildiği “Fabrikatör Salim Bey” karakteridir. Bize kötü adam olarak anlatılsa da, kimse meseleye Salim Bey gözünden pek bakmaz. Disiplinli, gaddar, ya da sevgisiz olsa da pekâlâ birileri eşini kaybetmiş ve ömrünü kızına daha büyük bir servet bırakmak ve onu en güçlü adayla evlendirmekten başka amacı olmayan Salim Bey’i mazur görebilir. Ne de olsa Salim Bey, kimsenin otomobili rüyasında göremediği 1970’lerde kızına doğum gününde spor araba hediye eden bir babadır. Şımarık (!?) kızı Alev’i oynayan Itır Esen ise, koskoca spor arabayı reddedip çulsuz sevgilisi Ferit’in (Tarık Akan) üç kuruşluk hediyesine tamah etmektedir. Varsın Alev arabaya ihtiyaç duymasın. O kadar masraf edilmiş, para harcanmış. Yavuz Sultan Selim ya da Osmangazi Köprülerini ömrü boyunca kullanmayacak milyonlarca taşralı vatandaşımız nasıl bu yatırımları alkışlıyorsa, Alev’den de babasını takdir etmesi beklenecektir. Babadır önünde sonunda… Sevse de, dövse de otoritedir. Sorgulanamaz… Film biraz daha farklı bir söylemde anlatılıp, Salim Bey’in gaddarlığı izleyicinin gözüne bu kadar sokulmasa, eminim birçok izleyici “değer mi a kızım, ne idüğü belirsiz bir aile için kaç yıllık babana yüz çevirmeye” diyebilir kendi içinden. AKP’lisiyle, CHP’lisiyle, HDP’lisiyle ve elbette MHP’lisiyle her renkten muhafazakârlığı içinde barındıran bu toplum, üstelik de bir kız çocuğunun isyanını kaldırabilir mi?

İşte o yıllarda aynı paralellikte dönüşen AKP yönetimi gibi, Fatih Terim de Salim Bey’in karakterinde gizli aynı cefakâr baba figürüdür. Çünkü Salim Bey’in 40 yıldır bizlere verdiği ve çoğumuz tarafından özümsenen mesajı şudur.

“Sana araba aldım (yollar köprüler yaptım, UEFA Kupası kazandırdım). Daha seni memnun etmek için ne yapayım? Ben görevimi yapıyorum! Senin görevin beni sevmek, beni sorgulamamak, benim koyduğum kurallar çerçevesinde efendi uslu yaşamak. Sen yaramaz çocuk olsan da ben senin babanım. Yaramazlık yaptığın zaman seni dövmek, aç bırakmak, ya da harçlığını kesmek benim görevim. Senin görevin ise, babanın en müşkül durumda bile senin iyiliğini düşündüğünü unutmamak, ailene ihanet etmemek. Etek giymeni istemiyorsam, sokakta taciz görmemen için, içki içmeni istemiyorsam da kötü yola düşmemen için”

Ben dönüşen Türkiye’de, önce kendi ailesi ve içinden çıktığı toplulukla, memleketle, arkadaş çevresiyle, sonra da toplumuyla yüzleşmeye çalışan milyonlarca bireyden sadece birisiyim. Görebiliyorum ki, herhangi bir otorite altında yaşarken, tercihlerimin sorgulanmasından, benim hayatıma başkalarının çeki düzen vermesinden memnun değilim. Aileye olan duygusal bağım beni anne babasını memnun etmek için özgürlüğünden feragat eden bir birey yapabilir; ya da devlete olan maddi bağım ve devletten hizmet talebim, devlete yönelik herhangi bir eleştirimin kanuni ya da etik sınırları geçmemesi konusunda beni ikna eder. Peki yalnızca gönüllü bağlarım olan Galatasaray için beni Fatih Terim’e sorgusuz sualsiz saygı duymaya mecbur eden bir şey olabilir mi? Her şeyin bugüne kıyasla çok kısır olduğu 1990’larda hayatımı renklendirdiği, 17 Mayıs 2000 gecesi beni yarım saat sevinçten hüngür hüngür ağlattığı için ona teşekkür edebilirim; fakat kamusal alandaki yüz kızartıcı söz ve hareketleri, tahammül edilmesi imkânsız hâle gelen egosu, hakkındaki korkunç iddialar, aldığı ücretlerin kamuoyunda huzursuzluk yaratacak noktada olması, sırf bana çocukluğumda verdiği mutluluklar karşılığında görmezden gelinebilir mi?

Diyelim ki, bana ya da milyonlarca Galatasaraylıya bugün aynı mutlulukları mislisiyle yaşatıyor olsun. Bu onu demokratik bir toplumun devamı için gereken her türlü kanuni ve ahlaki kısıtlamadan muaf tutabilir mi?

Platon, unutulmaz diyaloglarından Eutyphron’da bu soruyu bize Sokrates’in ağzından 2500 yıl önce sormaktadır. Sokrates, yakında kendisini ölüm cezasına çarptıracak mahkemeye savunmaya giderken genç Evtifron ile tanışır. Genç adam, kendi babasını dinsizlikle suçlayarak idamı için mahkemeye başvurmaktadır. Babası evdeki kölelerden birini cezalandırırken aşırı hırpalayarak adamın ölümüne sebep olmuştur. Evtifron da ailesinin tamamen yok olması pahasına, günahı işleyen babası da olsa ceza çekmek için mahkemeye başvurmaktadır. Diyalog okuyucuyu Evtifron’un yerinde olsa kendisinin ne yapabileceği sorusu etrafında kilitler.

Elbette böylesi bir muhafazakârlığın modern dünyada pratik hayatta yeri olmadığı bir gerçektir. Fakat, aksini düşünerek babası olduğu gerekçesiyle evin reisinin çıkarlarını diğer tüm toplumsal çıkarların üstünde tutmak nereye kadar kabul edilebilir? Ya da en azından bir babaya, bir efendiye hangi noktaya kadar saygı gereğince laf edilmez; babadan/efendiden fayda gören bireyin eleştiri hakkı ne zaman ve nerede doğar? Otoriteye her koşulda saygı duyan, kurallara koşulsuz riayet eden bir birey için mesele çok karmaşık olmayabilir. Fakat Fatih Terim meselesi de, geçmişini sorgulayan her demokrat görüşlü Galatasaraylı için bu konuda büyük bir imtihan niteliğindedir.

 

Salim Bey mi Değişti, Yoksa Alev mi?

Bugün ne Muhteşem Süleyman, ne de Franz Joseph hayattadır. Devir, herkesin eşit haklara sahip olmasına gerektiğine inanma devridir.

Yazıda değişim ifadesinden bahsedilse de, gerçekte Fatih Terim’in ya da onun gibi değiştiği zannedilen birçok kamusal kişiliğin dikkatle incelenmesi sonucu çok da değişmedikleri gözlemlenebilir. Bu, Türkiye’deki muhafazakâr iktidar için de, yayılmak istenen muhafazakâr toplum modeli için de söylenebilir.

Terim her zaman Terim’di, bunu göremeyen bizdik. Her zaman çok para kazanıyordu, ama kimsenin şikayeti yoktu. Kazandığı başarıları vura kıra parçalaya alır, gerektiğinde ezerdi, ses etmezdik. Futbolcusuna tokat atması, onu kendine getirmek içindi. Türkiye’de kaç baba vardır ki oğluna bir kere bile vurmak için elini hareketlendirmeyen?

Başarılar bitti, hüsran günlerinde vefa borcu gereği ses edilmedi. Fakat artık dönüşen, kendi gücünün ve haklarının bilincinde olan, Terim gibi kamusal kişiliklerin doğuştan efsaneler değil; kendi ödedikleri vergiler sayesinde maaş alan kişiler olduğunu fark eden demokratik kitle artıyor. Böylece günümüzün imparatorlarının devri de tarih kitaplarındaki yeriyle sınırlı kalıyor. Devir, futbolcusunu insan yerine koymayan Mourinhoların ya da tokat patlatan Terimlerin değil, onunla kardeşlik bağı kurarak yüreklendiren Guardiolaların, Luis Enriquelerin devridir.

2017-18 sezonunda Fatih Terimsiz bir Galatasaray izleyebilme dileğiyle…

Yüksek lisans derecesini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Rusya Tarihi ve Araştırmaları Merkezinden almıştır. Bu dönemde Türkiye kültürel ve siyasi tarihinde Rus ve Komünizm karşıtlığı üzerine yaptığı çalışmaları daha sonrasında ODTÜ'de nefret söylemi ve Türk milliyetçi söyleminde "öteki algısı" konusunda geliştirmiştir. Doktora tezini Türkiye'de Anti-Semitizmin Kemalist ve İslamcı söylemlerdeki kıyaslaması üzerine hazırlamaktadır. Çalışma alanları alanları arasında siyasi tarih, ideoloji ve söylem, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, Yahudi karşıtlığı, Türkiye modernleşme tarihi ve "Türkiye kültür ve sanat tarihinde siyasi etkiler" bulunmaktadır. Hâlen siyasi danışman olarak görev yapmaktadır.

Düşüncenizi Paylaşın