Türkiye Ekonomisinin “Alternatif Gerçekleri”

Türkiye Ekonomisinin “Alternatif Gerçekleri”

16 Nisan referandum sonuçları gerek Türkiye’de gerekse dış basında uzun uzadıya tartışıldı. Ancak söz konusu tartışmalarda açıkta kalan bir husus; referandum sonuçlarının Türkiye ekonomisi üzerindeki kısa vadeli etkilerinin ötesinde, ülkenin uzun dönemli ekonomi politikalarına ve bu bağlamda karar alma kabiliyetine yönelik etkileri oldu. Referandum sonuçlarının güvenilirliği, AGİT raporu, vs. gibi tartışmaları bir kenara bırakırsak, salt ekonomik açıdan bakıldığında referandum sonrasında ülkenin mali piyasalarında bir bahar havası estiği aşikâr. Bu durumun bir nedeni Economist dergisinin de vurguladığı gibi “piyasaların siyasi çalkantılara otoriterleşmeye göre çok daha derin endişeyle yaklaşması” dır.

Referandum sonuçları ile ilgili en dikkat çekici hususlardan birisi; evet oylarının AKP-MHP bloğunun temsil ettiği toplam oy oranının altında kalması ve İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin gibi Türkiye ekonomisinin bel kemiğini oluşturan metropollerin tercihini hayır yönünde kullanması olmuştur. Söz konusu durumun ana nedenlerinden birisinin, seçmenlerin ekonomik gidişata ve ekonomi politikalarına yönelik algılarının son yıllarda olumsuzlaşmaya başlaması olduğu düşünülmektedir.

İktidar partisinin 2002 yılından bu yana belki de en güçlü olduğu ve en çok takdir gördüğü alan, Türkiye ekonomisinin geldiği noktadır. IMF verilerine göre 2002-2015 yılları arasında Türkiye ekonomisi ortalama %4,8 oranında büyümüştür. Bu büyüme, Türkiye’nin dünya ekonomi ligindeki sınıf arkadaşları olan Brezilya (%2,9), Arjantin (%3,5), Güney Afrika (%3), ve Rusya (%3,6) gibi ülkelerin yanısıra, küresel büyüme ortalamasının da (%2,8) üzerinde bir performansa işaret etmektedir. Nisan 2017 tarihli IMF dünya ekonomik görünüm raporuna göre ise; 2017-2022 döneminde Türkiye ekonomisinin, nispeten yavaşlayarak da olsa benzer performansını sürdürerek, ortalama %3,35 oranında büyümesi beklenmektedir. Bu büyüme, yine yukarıda sayılan ülkeler ve küresel ekonomiye yönelik büyüme beklentilerinden daha iyi bir performansa işaret etmektedir.

Bununla birlikte, söz konusu beklentiler, dönemin şartları ve bir önceki dönemde oluşan gerçekleşmeler çerçevesinde düzenli olarak revize edilmektedir. Dolayısı ile 2017 yılı Nisan ayında yapılan bu tahminlerin, 2022 yılı sonuna kadar geçerli olacağını beklemek doğru değildir. Nitekim; Türkiye’de işsizlik oranı Aralık ayında %12.7’ye yükselmiş, 15 Temmuz’dan bu yana Türk lirası dolar karşısında yaklaşık %30 seviyesinde değer kaybetmiş, 2016 yılında Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırım miktarı bir önceki yıla göre %29 oranında azalarak 12 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiş ve enflasyon Şubat ayından bu yana çift hanede seyretmiştir.

Reel ekonomiden ziyade mali piyasalarda yaşanan bahar havasının aksine referandum sonrası dönem, Türkiye için sadece güncel ekonomik göstergeler itibarı ile değil; geleceğe dönük olarak, özellikle ekonomi politikalarına yönelik karar alma mekanizması çerçevesinde ilave riskler taşımaktadır. Nitekim, son yıllarda Türkiye ekonomisine yönelik alınan kararların, ülkemizin orta gelir tuzağından kurtulması ve gelişmiş ekonomiler ligine sıçramasına yol açacak yapısal dönüşüm yaratmasından ziyade, olası bir sendelemeyi önlemeye yönelik olduğu görülmektedir. Daha da endişe uyandıran bir diğer konu ise, son dönemde Türkiye’nin ekonomi politikaları bağlamında kendisine alternatif gerçekler yaratmaya başladığının görülmesidir.

Örneğin; Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nun 2016 yılı Aralık ayında aldığı bir karar ile ulusal veri hesaplama sistemini değiştirmesi neticesinde, GSYİH büyüme ortalaması 2012-2015 döneminde %6.1 olarak hesaplanmış ve bu değer Türkiye’yi, Çin’in ardından dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi konumuna getirmiştir. TÜİK’in söz konusu değişikliğe yönelik gerekçesi sistemin Birleşmiş Milletler (SNA 2008) ve Avrupa Hesaplar Sistemi’ne (ESA 2010) geçiş çerçevesinde güncellendiği yönündedir. Bununla birlikte, Dünya Bankası tarafından da ifade edildiği gibi, örneğin 2012 yılı yeni GSYİH tahmininde gerçekleşen %10,8’lik artışın sadece %0,7’lik kısmı ESA 2010 sistemine uyum çabalarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Diğer taraftan, yeni hesaplama yöntemine göre, 2016 yılında büyüme oranı 2015 ve öncesi döneme göre ciddi bir düşüş ile %2,9 olarak gerçekleşmiştir. Bu oran, hükümetin son Orta Vadeli Plan (OVP)’ında 2016 yılı için hedeflenen %3,2 oranının biraz altında bir oran olarak lanse edilmekle birlikte, gerçekte %3,2’lik hedefin eski hesaplama yöntemine göre belirlendiği ve yeni yöntemle %2,9 olarak hesaplanan 2016 yılı gerçekleşen büyüme oranının OVP’de kullanılan eski hesaplama yöntemi ile yaklaşık %1 seviyelerinde olduğu gözlerden kaçmamalıdır. Esasen OVP hedefinden önemli ölçüde sapma olduğunu ortaya koyan bu fark, sorunlara doğru teşhis koyulabilmesi açısından ekonomi yönetimi tarafından dikkate alınması gereken bir husustur. Benzer şekilde, TÜİK tarafından 2016 yılı üçüncü çeyreğinde %1,8 olarak açıklanan ekonomik daralmanın, Dünya Bankası tarafından %2,7 olarak açıklandığı da dikkate değer bir başka husustur.

Ülkemizde son dönemde hızla artan işsizlikle başa çıkılması amacıyla başlatılan bir başka sıradışı kampanya da istihdam seferberliğidir. Söz konusu seferberlik, işgücü piyasasının düzenlenmesine yönelik somut ve kalıcı reformlar olmasından ziyade, siyasi iradenin işverenlerden daha çok istihdam yaratma ricasının bir sonucudur. İlginç olan, söz konusu seferberliğin işverenler tarafından da olumlu karşılanarak, birbiri ardına istihdam sözleri verilmesidir. Bununla birlikte, yine gözlerden kaçmaması gereken bir husus, istihdam sözü veren iş dünyası temsilcilerinin aynı zamanda bir kıdem tazminatı fonu kurularak, (orta vadede yaşanacak işten çıkarmalar dahil) ilave istihdamın firmalar üzerindeki maliyetlerinin devlet tarafından karşılanması talebidir. Bu talep, yeni yaratılacak istihdamın sadece samimiyeti değil; sürdürülebilirliği konusunda da endişeler yaratmaktadır.

Ekonomi yönetiminde; farklı görüşlerin rahatça ifade edilip değerlendirilmesi sonucunda ve kamu ve özel sektörün tüm paydaşlarından alınan bildirimler çerçevesinde ortak akıl ile uygulamaya koyulan politikaların, bugüne kadar olumlu sonuçlar doğurduğu görülmektedir. Bununla birlikte, gücün merkezileştiği ve kurumsal yapının erozyona uğradığı yönetimlerde, yönetim kademesinde ifade özgürlüğünün sekteye uğraması, doğru politikaların belirlenmesinin önünde önemli ve kalıcı bir engel olarak ortaya çıkabilecektir. Bu durum, farklı görüşlerin harmanlanması ile ortaya çıkan rasyonel politikaların üretim sürecini de sekteye uğratan önemli bir sorundur.

Farklılıkların ve çeşitliliğin olmadığı yönetim sistemlerinde doğru çözümler üretmek bir yana, problemlere doğru teşhisler koymak zorlaşmaktadır. Bu durumun ekonomik karar alma süreçlerine sirayet etmesi ise kurumsallaşmanın erozyonu tehlikesine işaret etmekte ve rasyonel bir mekanizma olan ekonominin doğru yönetilmesinin önünde bir engel olarak uzun vadeli kalkınmayı sekteye uğratmaktadır.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın bağımsızlığına yönelik endişeler, bu duruma iyi bir örnek teşkil etmektedir. 2016 yılının ikinci yarısından bu yana Türk lirasında yaşanan çalkalanma ve değer kaybının önüne geçilmesi amacıyla, ihtiyaç duyulan faiz artırımının Merkez Bankası tarafından ancak dolaylı yollardan yapılması; söz konusu politikaların etkinliği, Banka’nın güvenilirliği ve kurumsal bağımsızlığına yönelik tartışmalara yol açmaktadır. Bu tartışmalar, Banka’nın dolaylı faiz politikasını Cumhurbaşkanı’nın faiz karşıtı açıklamaları nedeniyle uyguladığı düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Bu noktada ekonomide yine bir alternatif gerçeklik yaratılmaktadır. Dolaylı politikalarla faiz artırmadığını zanneden Türkiye’de efektif fonlama faizi 2016 Ekim ayından bu yana 400 baz puanın üzerinde artmıştır.

Popülist yönetim politikaları, kısa/orta vadede hükümetlere kazanç sağlayan çözümler üretmektedir. Bununla birlikte, söz konusu politikaların rasyonel bir şekilde yönetilmesi gereken ekonomi, ticaret, finans gibi alanlarda da uygulanmaya başlaması, uzun vadede kalkınma sürecini sekteye uğratan ve bu sürecin yeniden inşası döneminde ülkelere zaman ve dolayısı ile rekabet avantajı kaybettiren bir sorundur. Bu tarz politikaları, “değerli yalnızlık” gibi söylemler ile ısrarla sürdürmek, yönetim kabiliyetinin erozyonu ve kalkınma sürecinin kesintiye uğraması anlamına gelmektedir. Türkiye’nin uzun vadeli kalkınma hedeflerine ulaşabilmesi için ihtiyaç duyulan çözüm tek tip, duygusal, taraflı ve alternatif gerçeklere sarılan değil; farklı görüşlerin, çeşitliliğin, ortak aklın ve mantığın hâkim olduğu bir ekonomi yönetimidir.

 

Onur Bülbül, Türkiye Cumhuriyeti Ekonomi Bakanlığı’nda sırasıyla dış ticaret uzmanı, serbest ticaret anlaşması müzakerecisi, ve Bakan danışmanlığı görevlerinin ardınan, Türkiye Cumhuriyeti Washington D.C. Büyükelçiliği’nde diplomat olarak görev yapmıştır. Halihazırda ABD merkezli InnoNative Advisors isimli stratejik danışmanlık ve iş geliştirme şirketinin kurucu başkanıdır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Uluslararası İlişkileri Bölümü’nden lisans, İngiltere Sussex Üniversitesi’nden Avrupa Hukuku alanında yüksek lisans ve yine ODTÜ’den Uluslararası Siyasi İktisat alanında doktora derecelerine sahiptir.

1 Yorum

  1. Ayten says:

    Kisaca: tek tarafli yonetim, giderek cesitlilik potansiyelini de uyusturdugu icin gelecek bir uyanis olamayacak. Taki tabiat kanunlarinda oldugu gibi, her kaos geri kalan kuller arasindaki kivilcimlardan bir yeniden dogusu saglayabilir. Gelecegi gunumuze getirmek icin uyanmaliyiz.

Düşüncenizi Paylaşın