Reisçilere Masallar 3 – Hayaller Kösem, Gerçekler Nilhan

Reisçilere Masallar 3 – Hayaller Kösem, Gerçekler Nilhan

 

2017 baharında gerçekleşmesi beklenen Anayasa Referandumu öncesi MHP’nin desteğini arkasına alan AKP hükümeti, 2015 yazından beri çimentoladığı yeni Türk–İslamcı resmi ideolojisini referandum sürecinde de ciddi bir propaganda aracı olarak kullanmaktadır. Burada iki partiyi birleştirebilecek en önemli ortak değerlerden birisi de elbette Osmanlı leyhtarı söylem olarak karşımıza çıkacaktır. Ne de olsa imparatorluğun kıtadan kıtaya at koşturduğu günlerde otoritenin tek kişide toplanmış olması, mutlakî yönetimlerin daha kuvvetli, kudretli olduğu yolundaki çarpıtılmış algıya da katkı koyacaktır. Örneğin devlet başkanına parlamentoyu feshetme hakkını açıkça veren anayasa değişikliğinin kamuoyuna anlatılması sırasında Sultan II. Abdülhamid’in Osmanlı–Rus Savaşı sırasında Osmanlı Meclis-i Mebusanını kapatmasını emsal göstermek, bunu yaparken de “mecliste hainlerle işbirliği yapan bir sürü Sırp, Bulgar, Ermeni mebus vardı” şeklinde bir anlatıyı benimsemek, iktidar için olası bir propaganda taktiği olabilir. Diriliş Ertuğrul dizisinin başarısı üzerine Abdülhamid için de benzer bir projenin hayata geçirilmek üzere olması, eğer referanduma yetişirse Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı gönüllerinde “hayattaki Abdülhamid” olarak yaşatan (sadece AKP değil MHP’lilerin de içinde bulunduğu) geniş bir seyirci kitlesini etkilemek için de fırsat yaratacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde yüzyıllarca savaş, kıtlık, mültezim zulmü ve vergi ile belleri bükülen yoksul köylülerin (en az kendileri kadar gariban) torunlarının kendilerini Osmanlı torunu ilan ettiği bir “yanlış bilinç” yapısı içerisinde gerçekten hanedana mensup birilerinin, Erdoğan Türkiyesinde yaratılan Osmanlıcı iklime dâhil olması çok da sürpriz olmayacaktı. Asıl sürpriz, bugün yüzlerce üyesi olan ve üyelerinin ezici çoğunluğu en yüksek düzeyde eğitime sahip koskoca bir hanedan ailesini temsil iddiasıyla çıkan genç bir kadının, bir sosyal medya trolü seviyesinde sözler sarf ederek sadece kendisini değil bütün hanedanı hedef hâline getirmesi oldu. Yaptığı gaflarla (özellikle 1821’de ölen Napoleon Bonaparte’ın, 1842’de doğan II. Abdülhamid’i övdüğünü iddia etmesiyle) üç günde ülkenin gündemine oturmuş olsa da Nilhan Osmanoğlu’nun akademik bir tarihçi olma iddiası yoktur ve bilgi eksikliği hoş görülebilir. Fakat AKP’nin resmileşen tarih söyleminde Osmanlı hanedanı üzerine inşa edilmiş yapay tarih ve bunun etrafında üretilen sahte efsaneler, o hanedanın kamuoyundaki sembolü olma iddiasındaki bir kişiyi dahi bu denli etkileyebiliyor ve o kişi hiç sorgulamadığı bilgiler yüzünden televizyon ekranlarında mahcup düşebiliyorsa; o resmi anlatısının dayatıldığı milyonlarca öğrencinin düşünce yapılarının ve psikolojilerinin ne denli tahrip olabileceğini düşünmek oldukça korkutucu olacaktır.

Cumhuriyetçiler için Osmanlı Hanedanı

Kemalist siyasi gelenek ve İslamcı muhafazakârlık arasında 90 yıldır süren çekişme içerisinde Osmanlı Hanedanı, her iki tarafın söylemlerinde de gerçekte olduğundan çok farklı noktalarda konumlandırılmıştır. Cumhuriyetçi geleneğin resmi tarih anlatısının hanedana olumlu bir rol atfetmesi elbette beklenemez. Cumhuriyetçilerin yaygın görüşü, hanedanın bir bütün olarak işgal kuvvetleri ile işbirliği yaptığı ve bunun sonucunda yine işgal kuvvetleri yardımıyla Türkiye dışına güvenlikli şekilde çıkarıldığı yönündedir. Bütün resmi tarih anlatılarında karşımıza çıkan genellemeler hanedanı yüzlerce üyesiyle birlikte tek parça ve birlikte hareket eden bir yapı olarak gösterse de, gerçekte yaşananlar, her zaman olduğu gibi anlatılanlardan farklıdır. Hanedan içerisinde milli mücadeleye kalben destek verenlerin olduğu, hatta şehzade yaverliği döneminde Mustafa Kemal Paşa ile yakın ilişkisi bulunan Şehzade Ömer Faruk Efendi’nin Anadolu’ya geçme teşebbüsünde bulunduğu iddiası çeşitli tarihçiler tarafından farklı zamanlarda dile getirilmiştir.

Atatürk’ün, kendi tarih anlatısını kurguladığı ve kendisi için makbul olan ve olmayanları sınıflandırdığı Büyük Nutuk’unda Sultan Vahdettin için 17 farklı yerde ağır ifadeler yer almakta olsa da hanedanı toplu olarak hedefe koyan bir anlatıya rastlanmaz. Nutuk’ta Kazım Karabekir ya da Rauf Orbay gibi sonradan fikir ayrılığına düştüğü yakın yoldaşlarının dahi Atatürk’ün ağır üslubundan nasibini aldığı düşünüldüğünde hanedan ailesine yönelik daha yoğun eleştirilerin bulunması şaşırtıcı olmazdı. Fakat Vahdettin’e verilen tepkinin emsali, hanedanın tamamına yönelik söz konusu olmamıştır. Sultanların müstebitliğinden bahis geçer, ama aile hedefe toptan konulmamıştır. Elbette Cumhuriyet rejiminin kurulmasının ardından yaşanan ortam, hanedan için çok da iç açıcı olmasa da hanedan, sürgün haricinde toplu bir kıyımın da kurbanı olmamıştır. Osmanoğulları, Birinci Dünya Savaşı sonrasında imparatorluklarını kaybeden Hohenzoller ya da Habsburglardan iyi durumda olmasalar bile Sovyet Devrimi sırasında kurşuna dizilen Romanovlardan şanslıdırlar. İlerleyen yıllarda önce hanedana mensup kadınların, daha sonra da erkeklerin ülkeye dönüşüne izin verilmiş, gerek haneden üyeleri gerek yüzellilikler olarak bilinen sürgünlerin çocukları Türkiye’de çalışma hakkına sahip olabilmiştir. Bu durum, günümüzdeki hanedan üyeleri arasında Cumhuriyetle barışık olanların sayısının fazlalığını açıklayacak bir başka önemli faktör olarak görülebilir.

AKP’lileri Hayal Kırıklığına Uğratacak Hanedan Profili

Osmanlı hanedan üyeleri, gerek Cumhuriyetçilerin gerek İslamcıların tahayyül ettiği biçimlerden çok daha farklıdır. Modernleşmenin tepeden başlatıldığı Osmanlı toplumunda ilk modernleşen ailelerden birisi de hanedandır. II. Mahmut devrinden devletin sonuna kadar aile hayatları hızla değişmiş ve batılılaşmıştır. Devletlerinin yıkılışından önce de sonra da Osmanlı hanedan ailesinin bireyleri batılı eğitim almış, batılı zevk ve uğraşlara aşina, Avrupa hanedanları tarafından da Avrupalı olarak değerlendirilen kişilerdir. 1856 Paris Konferansı sonrası Avrupa Devletler Sisteminin bir parçası kabul edilen devletin yönetici ailesinin Avrupa’daki aristokratik bağlara dâhil edilmesi dahi gündeme gelmiştir. Bu konuda aktarılan en belirgin olaylardan birisi de İngiltere Kraliçesi Victoria’nın, kendi torunlarından birini o dönemin sultanı Abdülaziz’in veliahtı Murad Efendi (sonradan V. Murad) ile evlendirme fikrini ele düşünmesi fakat fikrin Abdülaziz tarafından hoş karşılanmadığı için hayata geçememiş olmasıdır.

Osmanlı hanedanının asıl yapısını bilenler için hanedan üyesi denildiğinde akla piyano çalan, çok iyi vals yapan, davetlere smokinle giden, iyi şaraptan anlayan, en az bir plastik sanatla uğraşan kişiler gelmektedir. Türkiye’de hilafetin kurulmasını hayal eden güruhun (özellikle de tarikat lideri konumunda olup, en basit günlük uğraşların dahi İslam’a uygun olup olmadığı konusunda sürekli fetva verenlerin) son halife Abdülmecid Efendi’nin, kendilerinin pek hazzetmediği resim sanatıyla ciddi anlamda uğraştığından, önemli bir Türk ressamı olarak kabul edildiğinden, ya da denize girerken çekilmiş mayolu fotoğraflarının varlığından haberdar olmadıklarını tahmin etmek zor değildir. Bu örneklerin de gösterdiği gibi hanedanın Türkiye’deki modernleşme idealine gayet uygun batılı yaşam tarzı, AKP’li ortalama muhafazakârları hayal kırıklığına uğratacak düzeyin de üstündedir. Üstelik Cumhuriyetten önce ortaya çıkan bu yaşam tarzı profili Cumhuriyetten sonra da hanedan üyelerinin maddi olanakları nispetinde hâlen geçerlidir. AKP’nin Osmanlı hayranı kitlelerinin “asr-ı saadet” olarak kabul ettikleri yüzyıllarda dahi Osmanlı hanedan üyelerinin kafa yapısı, kültürü ve dünyaya bakışları, bugünün Osmanlıcılarının zannettiğinden çok daha fazla batılıdır. Buna bağlı olarak Osmanlı hanedan üyelerinin ekseriyetinin Atatürk ya da Cumhuriyet ile kavgalı olmaması çok da şaşırtıcı değildir. Hanedan, Cumhuriyetin kitlelere yaydığı batılılaşmayı Cumhuriyetten önce benimsemiş ve kendi özel hayatında çoktan uygulamaya koymuştur. Siyasi olarak Atatürk’e ve onun siyasi geleneğine daha mesafeli duran hanedan üyeleri dahi, Nilhan Osmanoğlu örneği gibi birkaç istisnai çıkışı saymazsak, devleti ve rejimi hedef almamış, muhalif duruşlarını ve soyadlarını siyaset arenasına girmek için bir araç olarak kullanmayı düşünmemişlerdir. Özellikle hanedanın reisi konumunda bulunan kişilerin, hanedan asaletine yakışır şekilde aileyi siyasi tartışmaların dışında yıllarca tuttukları unutulmamalıdır. Polemiğin sürüp gitmesi sonucu Nilhan Sultan’ın ailenin önemli şahsiyetleri tarafından uyarılması da muhtemel olacaktır. Zira Napoleon’la ilgili yaptığı gaftan çok daha vahim olarak kendisine günlerdir yöneltilen en büyük eleştiri, genç hanedan üyesinin siyasi polemiği kendi ticari faaliyetlerinin reklamı için devam ettirdiği yönündedir.

Ailenin genel yapısı konusunda bilgiye sahip olunması, Cumhuriyetçilerin de hanedan üyelerine yönelik eleştirilerinde kantarın topuzunu çok kaçırmamaları açısından önemlidir. Hanedanı toptan hedef almak, hanedanın Cumhuriyetle barışık olan çoğunluğunu boş yere inciteceği gibi, Osmanlı Hanedanının gerçek batılı karakterini kamuoyuna tanıtarak AKP’nin resmi tarih anlayışını çürütebilme şansını da onların ellerinden alacaktır. Şayet CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, Nilhan Osmanoğlu’na verdiği cevapta hanedanı eski çağlardaki görünümüyle tanımlamak yerine, “gerçek hanedan bu değildir” şeklinde ailenin batıcı yönünü vurgulamış olsaydı, Nilhan Sultan’ın çıkışları üzerinden siyasi malzeme peşinde olan AKP’lilere daha büyük bir darbe vurabilirdi. Ayrıca bugün Osmanlı Hanedanına mensup daha yetkin birilerinin pekâlâ söz alarak ailenin gerçek kişiliğini topluma anlatabilir ve en azından bugüne kadar yüzlerce torunu bulunan bir ailede neden bugüne kadar kimsenin Nilhan Sultan ve ailesinin yürüttüğü şekilde devletle bir mal-mülk kavgasına girmediğini de hatırlatarak hanedanın tamamına biraz da haksızca yüklenilmesinin önünü alabilir.

Fakat bu konuda yerleşmiş algıların ortadan kalkabileceğine dair beklentim hayalperestlik olarak da eleştirilebilir. Ne de olsa 90 senelik Laik – İslamcı çatışması içerisindeki en temel tartışmalar, hanedan üyelerine dair konuları da doğrudan içermektedir. Örneğin “Vahdettin memleketi İngilizlere satan hain miydi, yoksa Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderen asıl kişi miydi?” sorusu etrafında sürekli devam eden kısır tartışmanın karara bağlanması neredeyse imkânsız gözükmektedir. Burada en azından, Vahdettin’in bireysel karakteri ve davranışlarının, en hanedan karşıtı Cumhuriyetçi tarafından bile ailenin genelinden ayrı değerlendirilmesi daha adil olacaktır. Çünkü II. Mahmut ve Abdülmecid gibi padişahların Türkiye’deki modernleşmeye olan katkıları ve bugünün laik sisteminin hazırlayıcısı olan sekülerleşme reformları unutulmamalıdır. Batılılaşma karşıtı Türk muhafazakârlarının gözbebeği, İslamcıların kendi Olimpos Dağının tepesine oturttukları II. Abdülhamid dahi, Cumhuriyetçilerin gözüne girecek düzeyde olmasa bile kesinlikle AKP’lileri üzecek düzeyde batılıdır.

Hanedan, Hanedan Olarak Kalsaydı AKP’liler Ne Yapardı?

Saygı duyduğum Osmanlı tarihi doçenti bir ağabeyimin mizah kaygısıyla yaptığı bir yorum, AKP resmi tarihi etkisi altında yaşayan kitlelerin, kendi muhayyel dünyalarında hayranlık duydukları kişi ve kurumlara ne kadar kör baktıklarını açıkça gösteriyor. Kendisi özetle: “Türkiye Devleti, Osmanlı Hanedanı yönetiminde bugünlere gelebilseydi, herhalde Nilhan Sultan gibi aileye mensup 5-10 bin ayrıcalıklı kişi olacaktı ve her biri devlet bürokrasisinde bir yere gelecek, halka ve milli iradeye kapalı bir devlet yapısı oluşacaktı. Sonra da AKP, ‘halkın sesiyiz’ sloganı işte bu ayrıcalıklı hanedan üyelerini devirmek üzere siyasi propaganda yapacaktı” diyerek bu yazı için de bana ilham kaynağı olmuştur. Bugün kendisine karşı bütün unsurları bir iç – dış mihrak ortak şemsiyesi altında toplama iradesinde olan milliyetçi muhafazakârlar, bugün nasıl çoğunun kökeni Anadolu ve Rumelinin köylerine dayanan bir sürü CHP’liye ülkeye yurtdışından ithal edilmiş Avrupalı ajanlar ve dönmeler; HDP’lilerin tamamına ise “kripto-Ermeniler” gözüyle bakan ipe sapa gelmez bir üslubu benimsemişse, devletin yönetici eliti olan Osmanlı hanedan mensuplarını da “bunların zaten hepsinin annesi gâvur, Orhan Gazi’den beri hiçbiri safkan yerli ve milli değil” gibi akıllara ziyan ifadelerle eleştirebilirdi. Çünkü Osmanlı hanedanı mensupları daha göz önünde olsalardı, AKP’lileri rahatsız edecek bir görüntü çizeceklerdi. Kaldı ki bugün Cumhuriyet rejimine açıktan tavır alan belki de ilk Osmanlı hanedan üyesi olan Nilhan Sultan’ın dahi orta sınıf bir AKP seçmeninden görüntü olarak çok farklı olduğunu unutmamak gerekir. Başını türbanla kapatmayan, “imamhatiplilere zulüm yapıldı” demesine rağmen kendisi büyük ihtimalle yabancı dil eğitimi veren batılı okullarda eğitim görmüş olan, şayet yapıyorsa İslami ibadetlerini de büyük ihtimalle (Cumhuriyetin öngördüğü modele uygun olarak) kamusal alandan çok özel alanında yerine getiren bir sultan, bir noktadan sonra en azından daha bilinçli ve okuyan AKP’lilere samimiyetsiz gelecektir. Burada trajik olan, sadece muhafazakârların değil, laik cumhuriyetçilerin de hanedana dair algılarının eksik ve hatalı olmasıdır. “Bakın hanedan üyeleri dahi laik bir hayat yaşıyor” şeklinde bir açıklama tartışmayı toptan kesecekken, yapılamamıştır.

Fakat yine de hanedandan gelen birinin ilerleyen günlerde CHP’ye oy verdiğini ve referandumda da HAYIR diyeceğini açıklaması durumunda şaşırmamak gerekir. Çünkü hanedanın fiziki varlığı ve kamuoyunda görünürlüğü siyaseten Cumhuriyet rejimiyle bağdaşmıyor görünse bile; hanedanın üyeleri hem eskiden hem de günümüzde sosyal ve kültürel özellikleri ile Türkiye’de AKP’de vücut bulan taşra muhafazakârlığını değil, Türk modernleşmesini temsil etmektedirler. Hanedan üyelerinin ataları nasıl reayaları ile ayrı dünyalara aitse; bugünün hanedan üyeleri de minibüslerinin camlarına tuğra yapıştıranların, Facebook profillerine Tanzimat Dönemi Osmanlı devlet arması koyanların, düğününe mehter takımı getirenlerin; ve hepsinden daha elim ve vahimi, Osmanlıların ölesiye nefret ettiği Vahhabilerin İslam anlayışına hayranlık duyanların dünyasına ait değillerdir.

 

 

 

Yüksek lisans derecesini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Rusya Tarihi ve Araştırmaları Merkezinden almıştır. Bu dönemde Türkiye kültürel ve siyasi tarihinde Rus ve Komünizm karşıtlığı üzerine yaptığı çalışmaları daha sonrasında ODTÜ'de nefret söylemi ve Türk milliyetçi söyleminde "öteki algısı" konusunda geliştirmiştir. Doktora tezini Türkiye'de Anti-Semitizmin Kemalist ve İslamcı söylemlerdeki kıyaslaması üzerine hazırlamaktadır. Çalışma alanları alanları arasında siyasi tarih, ideoloji ve söylem, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, Yahudi karşıtlığı, Türkiye modernleşme tarihi ve "Türkiye kültür ve sanat tarihinde siyasi etkiler" bulunmaktadır. Hâlen siyasi danışman olarak görev yapmaktadır.

Düşüncenizi Paylaşın